2 Nisan 2013 Salı

Türklüğünüzle çok yaşayın!..


Kürt isyan hareketlerinin hiçbiri Türkleri hedef almadı. Türkleri aşağılayan, küçümseyen, reddeden ve düşman gören tek bir Kürt organizasyonu olmadı. Bu sadece 90 yıllık cumhuriyet dönemi için değil, öncesi ve Kürdistan'ın diğer parçaları için de geçerli. Siyasi çizgileri ne olursa olsun böyleydi, böyledir. Özellikle Kuzey'de Koçgirî'den Şêx Said (r.a.), Dêrsim, Agirî'ye kadar bu özellik korunuyor. Sonrasında zaten sosyalist düşünceyle beslenen kadrolar öncülük ettiği için hayat bulmuyor. Bugün de amiral gemisi konumunda olan PKK, kuruluş aşamasından itibaren hem bileşenleri hem ideolojik donanımının gereği buna tevessül etmemiştir. Klasik ulusal kurtuluşçu çizgiyi terkettiğinde de zaten birlikte yaşamaya yöneldiği için doğasına aykırıydı. Sorun ve hedef Türkler değil, devletleridir.
Buna rağmen nedir bu telaş?
Anıları depreşince minnacık duyarlılığı ile 20 milyon insanın, insan olarak tanınma çabalarını eşitleyen ve buna dayanarak kaderleri hakkında hüküm verme meşruiyeti aparan okur-yazarlar. Miadını doldurmuş uyarlamalar üzerine bina ettikleri siyaset teorilerini hem şoklayıp hem de soğuk zincirini defalarca kırdıkları için artık Ergenekon ve Kemalizm çukurunda kesifleşen agresif teşkilatçılar. Bir Kemalizm mucizesi olan zatın başkanlık ettiği kurucu partinin bilumum bileşenleri. Sosyolojiye sırtını dönmüş kendi psikolojik buhranında Allah'ı dert edip konformizmine halel gelmemesini tüttürenler. Fedakar bir kuşağın mirası üzerinde on yıllardır tepinip sabitlenirken küçülen ama lafını devleştirmekten sakınmayan arkaik kırıntılar…
Tanrıları ulus-devletin kendilerine farz kıldığı milliyetçilik dininin çılgınlık nöbeti eşliğinde egemenlik zikrinde coşan elitistler. Gaspedilen İslam ile kavmi fetihlerinin tarihsel birlikteliğini geleceğe de taşımak isterken uhrevi bir perdelemeyi tercih edip sinsi sessizlikte büyümeye çalışan çakma münevverler. Katliam fetvasının ardından doğru örnekten yanlış sulh öneren emekli vaiz/muvazzaf şeyh ve talebeleri. Uluyan cinsi sokağa salmakla tehdit etmeye başlayan aksiyoner ırkçılar. Çatırdayan egemenliklerini artık zorla da ayakta tutamayacaklarını anlayıp makas değiştiren yeni devlet treninin mürettebatı ve seccadeleriyle birinci sınıf kompartımana yerleşen yolcuları. Bir yandan Kürtlere göz kırparken, diğer yandan ellerini iktidarın nimetlerine daldırıp kafalarını okşatmak için uzatanlar...
Hepiniz 'Türk'sünüz. Mutlu olun. Utanmayın, sıkılmayın ve gocunmayın. Hep gurur duydunuz, duymaya devam edin. Etnik adınızla çok yaşayın. Kendinizi nasıl tarif ediyorsanız, adınızın kapsamını ne kadar genişletiyorsanız genişletin. Aşiret, kavim, toplum, halk, ulus, millet, milletler üstü; alt kimlik, üst kimlik, kimlikler üstü; etnik kimlik, hukuksal kimlik, anayasal kimlik… 
Hala anlamadınız mı?
20 milyon Kürt bunların hiçbirine dahil olmak istemiyor. Hakkınızı yemeyelim. Uzun zaman ayırdınız; çok uğraştınız, büyük bedeller verdiniz ve ödettiniz. Kürt toplumunu toprağıyla birlikte altüst ettiniz. Her dönemin donanımına uygun ameliyatlarla uzuvlarıyla oynadınız, yara bere içinde bıraktınız. Terbiye etmek için bütün yöntemleri cömertçe kullandınız. İmparatorluktan yapay bir devlete sıkıştırılmanın bütün hıncını üzerlerine kustunuz. Kirlettiniz, aşağıladınız, parça parça koparıp devşirdiniz, kendinizden kattınız...
Olmadı, olmuyor, olmayacak. Bitmedi, bitmiyor, bitmeyecek. Ya birlikte eşit ya da yan yana yaşamayı kabul etmekten öte yol kalmadı...
Kötülüğünüzün hedefindeki Kürtlerle yetinmediniz. Devletiniz ile birlikte hem Türk halkını hem de son sığınak olarak 'Türk' olmayı içine sindirenleri iğdiş ettiniz. Devletinizin kutsal payesini artırırken onların paryalığını katmerleştirdiniz. 90 yıldır zihinlerini yalanlarınızla enfekte ettiniz. Gözü, kulağı, elleri devlete açık bir modda tutmayı başardınız. Şimdi devletiniz kaotik ayrılıktansa restorasyonla yeni bir ittifaka kulaç atmaya çalışırken sizler yüzleşmekten korkup hem hünkürerek ağlıyor hem de vebalinizin eseri 'Türk hassasiyeti' ile tehditler savuruyorsunuz. Alışıksınız, bekliyorsunuz; kutsal devletiniz dönüp size gerçeği itiraf etmeli. Ardından da maalesef yine ondan aldığınız yetkiyle Türk halkının karşısına çıkarak anlatmalısınız. Niçin yalan söylediğinizi, bunun bedellerini izah edip özür/af dilemelisiniz. 'Türk hassasiyeti', sizin heyulanız; bu heyulayla Kürtler değil, siz uğraşacaksınız.

Kaynak: http://tuncelfikret.blogspot.com
İletişim: https://twitter.com/tuncelfikret

29 Mart 2013 Cuma

Ayrıntı mı?..


Türk devletinin yazılı akitlerine bile bağlı kalmadığını; dönemsel kabullerini de feraha kavuştuğunda rafa kaldırdığını en çok Kürtler bilir. İki tarafın da referans gösterdiği 1924 öncesinin bütün sözlü ve yazılı metinlerinin üzerinde bir asra yakındır zulümle tepiniliyor. Yeni iktidarın, meşruiyeti yasal/yazılı bir sözleşmeye bağlamaktan ısrarla kaçınmasının hikmeti nedir?  Bu teknik ayrıntı karşısında bile "Öcalan terk etme mesajını çok net verdi. Anlamıyorlarsa Öcalan onlara bir şey daha söyleyecektir. Çekilmede yasal düzenleme yok. Tek ve son karar bu" denilerek kestirip atmanın ve bu gücü, Öcalan üzerinden devşirmeye kalkışmanın, alaturka kurnazlık ve hilenin ilk etapta fırlamasıdır.

Tekrarlar trajedyası

Yakın tarih hafızamızı tekrar yoklayalım.
Dönemin Cmuhurbaşkanı Turgut Özal'ın girişimlerini hayatıyla ödeten Türk devleti, Güreş-Çiller liderliğinde 1925-1939 aralığının bütün mirasını güncelleyip zenginleştirerek kustu. Karadayı-Kıvrıkoğlu, benzer hedefe farklı yöntem ve bileşenlerle gitmeyi denediler. Milli Görüş'ün lideri Necmettin Erbakan'ın ılımlı çözüm arayışları sekteye uğradı. Ecevit'in liderliğini yaptığı koalisyonun kaotik aralığının ardından gelen AKP, devletin 1997'deki konseptini esas alarak zenginleştirdi. PKK, 2005'te yeniden silahlara sarılınca 2006'da Ahmet Türk ve Avrupa ile görüşmeler yeniden başladı. Öcalan'ın 2009'dan itibaren 'devlet heyeti ile' tabir ederek sürdürdüğü görüşmeler, 2006 girişiminin sonuçları üzerinden gelişti. 2010'un sonlarında ciddi bir şekilde tıkandı.
Bir paragrafa sığdırdığımız bu tarih aralığında 10 binlerce insan toprağa düştü, binlerce insan kaybedildi, binlerce yerleşim yeri yok edildi, milyonlarca insan göçertildi, hapishaneler taştı…
Öcalan, Ocak 2011'de görüşmelerini anlatırken devletin Kürt sorununa yaklaşımında köklü değişimler yaşandığını söyleyerek, değişime gidenin ontolojik devlet olduğunun altını çiziyordu. "Benim üzerimden sürecin yürütülmesinin daha pratik ve hızlı sonuç alıcı olduğu kanaatindeler" yargısının kamuoyuyla da paylaşılmasını istiyordu. Görüşmelerde pratik öneriler aşamasına gelindiğini aktaran Öcalan, devlet heyetinin pratik önerilerini makul-olumlu bulduğunu, tartışıp döneceklerini söylüyordu. Üstelik devlet heyeti, 156 sayfalık Yol Haritası'nda işlediği ilkesel çerçeveyi de olumlu karşılamıştı.
15 Ağustos 2009 tarihli Yol Haritası'nın üç basamaktan oluşan pratik adımları, tamamen şeffaf ve karşılıklı yükümlülük öngörüyordu.
06 Temmuz 2011'deki görüşmelerde hem devlete hem de Kürt tarafına sunduğu protokollerin varılan bir mutabakat metni olduğunu açıklıyordu. "Protokoller önümüzdeki süreçte atılacak somut ve pratik adımlara ilişkin devletle mütabakata vardığımız uzlaşma metinleridir" diyen Öcalan, iki konseyin (Barış Konseyi ile Anayasa Konseyi) oluşturulmasına-kurulmasına ilişkin anlaştıklarını deklare ediyordu. BDP ve Blok milletvekillerinin Meclis'te yemin etmemesinin doğurduğu krizin "mutlaka yazılı bir mutabakat"la çözülmesini salık veriyordu.
Öcalan, yaptığı görüşmeleri ne kadar önemsediğini anlatırken heyete güvenini de ekliyordu: "Burada benim oyalanmaya çalışıldığıma, heyetin ciddiyetsiz yaklaştığına inanmıyorum. Heyetin böyle bir yaklaşımı olmadığı gibi ben de çocuk değilim, kandırılayım."

Bu kez farklı mı?

Bilindiği gibi bütün bu trafik, 12 Haziran seçimlerinin ardından soğutuldu, durduruldu. "Umarım AKP de bizi yanlış anlamaz" diye şerh düşen Öcalan'ın felaket olarak nitelendirdiği dönem, 12 Haziran seçimlerinin verdiği güven patlamasıyla başladı.
Bedeli iki taraf için de ağır olan sonuçların ardından yeniden görüşmeler başladı.
Arkalarında uzun bir görüşme ve çatışma ikilemi bırakan tarafların her restinin, sapmasının, hilesinin faturasının ağırlığı ortada. Öcalan, daha Kürt tarafının önerilerini almadan bile 2. BDP heyeti ile yaptığı görüşmenin Milliyet'te yayınlanan tutanaklarında "Devlete güvenmeyin" şerhini tekrar ettikten sonra "Çekilmeden çekilmeye fark var. Tek taraflı bir çekilme olmayacak. Çekilme parlamento kararı ile olacak. Başbakanın dediği 'Çekilsinler onlara karışmayız' demesiyle olmaz. TBMM onaylayacak, çekilme komisyonla olacak. Ne PKK’nin sandığı, ne AKP’nin sandığı gibi bir çekilme olur. Hakikat komisyonu da kurulacak. Akil adamlar denetiminde olacak. Çekilme o zaman olacak. Köylere geri dönüş olacak. Bunları yapmazlarsa geri çekilme olmaz" diyor.
BDP heyetlerinin görüşme trafiğinden ve kamuoyuna açık bilgilerden anlaşılan Öcalan'ın BDP, KCK ve Avrupa yapılanmasının cevabi mektuplarının yanı sıra Türk devletinin de cevabını dikkate alarak bir programı ortaklaştıracağı yönündeydi. Amed Newrozu'nda açıklanan manifesto, Türk Hükümeti'nin engeline takılmadığına göre herkesin ne yapacağı da bellidir. Ancak ne sıradan Kürt bireyi ne de Kürt hareketinin en tepesinin Türk Hükümeti'nin ne yapacağına dair elinde net ve somut bir belge yok.

Kim ayak sürüyor?

2009'da başlayan görüşmeler 2006'nın devamı, yeni görüşmeler de 2009'un devamıysa mutabakatın ana hatlarında da ciddi değişiklik yok. Belki sıralama, öncelikler, isimlendirmeler gibi toplum psikolojisi hesaba katılarak tashih edilen noktalar vardır. Amed Newrozu'nda sunulan metinden anlaşıldığı kadarıyla temel parametreler ve ana omurgadan bir sapma yok. Buna rağmen Türk tarafı, bütün kanatlarıyla kilitlenmiş durumda. MHP ve CHP, iktidarın elini Kürt tarafına karşı güçlendirirken TSK, yasal yükümlülüğünü hatırlatıyor. 'Türk hassasiyeti' heyulasına türlü çıkınlarla destek atılıyor. Meclis Başkanı, "Meclis'i karıştırmayın" derken Başbakan, yetkinin kendilerinde olduğunu, tek karar mercii olduğunu söylüyor. Başbakan'ın başdanışmanı, Meclis'in devreye girmesiyle PKK'ye meşruiyet kazandırılmaya çalışılmak istendiğini, buna müsaade etmeyeceklerini çalınca bütün iktidar korosu da eşlik ediyor.

Kanlı tarihin gereği

Kürtler, yasal güvenceler, yazılı sözleşmeler ve açık işleyişler istemekte kanlı tarihlerinin gereği haklılar. Öcalan'ın BDP heyeti ile yaptığı görüşmeleri bile "yok hükmündedir" keskinliğinde reddeden anlayışın, dönüp dolaşıp eski bir oyunu devreye sokmasının kıymeti harbiyesi yok. Daha düne kadar küçümsediği, hakir gördüğü, türlü sıfatlar yakıştırdığı Öcalan'ı yüceltip geri kalan bütün Kürt aktörleri aşağılayarak varılacak huzurlu bir menzil yok. Türk tarafı, Öcalan'ın Tanrı, bütün Kürtlerin de koşulsuz biat eden kullar olmadığını idrak etmekten yoksun değildir. Klasik bir entegre strateji hilesiyle yol alınmaz. Gönderdiği mektuba taslak deyip "üzerinde cesurca tartışın, öneri ve eleştirilerinizi gönderin ona göre revize edeyim" diyen Öcalan ile Kürtler arasındaki bağın sembolik önemi yadsınıyor. Kürtler, Türk tarafının lanetlediği Öcalan şahsında kendi tarihini, kaderini, çaresizliğini ve çaresini görüyor. Öcalan'ı söylediklerinden bağımsız olarak tarihsel travmasının tersyüz edileceğinin umudu olarak mitleştiriyor. İdam edilen isyan liderlerinin sonuncusunu kurtarmanın ebedi şerefini edinme gayesiyle sahipleniyor. Kürtler, toprağa verdiği onbinlerce evladının aziz hatırasına halel getirmeden bu zorlu koridoru bütünlüklü ve hasarsız geçmek istiyor. Kürt tarafının bu psikolojiyi yönetmek gibi bir sorumluluğu var, dolayısıyla tek bir yanlış adım atma lüksü yoktur. Kürtlerin araçları değişebilir ama menzilleri bakidir.

Kaynak: http://tuncelfikret.blogspot.com
İletişim: https://twitter.com/tuncelfikret

27 Mart 2013 Çarşamba

Eşik aşıldı!..


Kuzey Kürtlerinin başat siyasi yapısı, soğuk savaş döneminde ve Leninist model/modellere uygun kuruldu. Manifestosunu, dayanacağı halkın özgünlüğünü de baz alarak tamamen sözkonusu modellerin teorik kaynaklarından beslenerek belirledi; ittifakları, savaş stratejisi, vizyonu, bu kapsamdaydı...
Kürtlerin dağınıklığı, 4 egemen devletin varlığı ve bölgenin uluslararası güçler açısından öneminin verili realitesi, mücadeleci gücün uyarı sistemlerini hassaslaştırdı. Buna, halkla içiçe olmanın dayattığı zorunluluklar da eklenince dünyadaki dönüşümü erken fark etti...
Bu dinamizm ve sınırlı pragmatizm, onu büyük oranda 'reel sosyalizm'in çöküşünün etkilerinden muaf tuttu. Kendisini yenileyebilme, zamanın dilini konuşma ve aygıtlarını kullanma kabiliyeti sayesinde hem yapısını hem de hedeflerini revize edebildi... 
90'lardan itibaren savaşın tırmanmasına çözüm arayışları da eşlik etti. Bunun için ateşkesler, diyalog gayretleri, çözüm deklarasyonları ve birlikte yaşamanın formülleri sunuldu... 
2000'lerde ise Sovyet ve Çin örneklerini mahkum ederek; devlet-iktidarı reddeden, bunun için de 'yerleşik sosyalistler'in hışmına uğrayan kuramcı aksiyonerler ile yeni yüzyılın sivil toplumcu, kapitalist modernite karşıtı, çevreci, katı devlet yapılanması muhalifi filozoflardan yararlandı. Aydınlanmacı yanılsamayı dıştaladı fakat Marksist metodoloji marifetiyle bir model çerçeve oluşturdu... 
Beslenmeyi bloke etmeyen bu paradigma, Demokratik Konfederalizm-Demokratik Cumhuriyet-Demokratik Özerklik gibi birbirini tamamlayan organizasyonlar kompleksini doğurdu.
Uzun vadeli; gelecek toplum ve dünya tasavvurları elbette çok önemli ama gereksinim noktası: 'Kürtlerin Ortadoğu'daki statüsü ne olacak' sorusuna büyük yıkımları önleyerek cevap bulmaktır.
Kürt haraketi, iki yönlü bir baskı ve izahatı eşzamanlı yürütüyor: Türkleri eşit birlikteliğe, Kürtleri de devletsiz çözüme razı etmek. Evet Kürtler, gaspedilen haklarının asgarisine kavuşurken Türkiye'nin geri kalanı da demokrasinin azamisiyle şereflenecek. Kaybeden yok...
Hem devlet ve her renkten bileşenleri hem de Kürt siyaseti farkında: Karşılıklı ikna ve rızaya dayalı birlikte yaşamayı reddetmenin faturasının ağır olduğu ve olacağı sır değil... 
Son hamle, Türk devletinin egemenliğini askeri zorla dayattığı 20 milyonluk nüfusun ayrı devlet istemini ötelemenin karşılığında ırk devleti karekterini gömme hamlesidir...

Devlet ne yapar?

Türk devlet geleneğinde sorunları adil, karşılıklı rıza ve kabule dayalı çözme yeteneği yok. Tarihsel serüvenine bakıldığında bu yeteneğin edinilmek istenmediğini görürüz. Zamana yayma, bastırma, yok etme veya tolere edilebilir eşiğe getirerek birlikte yaşamayı yeğlediği sabittir. Bu bir devletli Türk refleksidir ve dönemsel renk değişimlerine rağmen cari bir vakadır. Dışardan kabul ettiği meselelerde çözüm formülü nettir; ya kültürel-zihinsel sindirim sistemini genişleterek müttefik olur ya da kontrollü bir düşmanlık gerilimiyle idare eder. İçerden gördüğü sorunlar karşısında ise daha agresif, saldırgan, parçalayıcı ve merhametsizdir. 
Mısır'daki Kavalalı olayından tutun Balkanlara (Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Romanya, vs..) Arap coğrafyasına ve Girit'e kadar. Bunlar çözülmedi, kırıldı. Ermeni ve Kıbrıs meseleleri, büyük mezalimlere rağmen kısmen güncelliğini koruyor. Kürt meselesinde de Ermeni ve Makedon halklarının yaşadıklarının bileşimi yaşanmaya devam ediliyor. Bırakın halklarla ilgili meseleleri hala dünyanın en büyük metropolüne sahipken imar sorununu bile çözemiyor...
Kürtlerin bu gelenekle ilgili tarihsel ittifak kurgularını referans göstererek, güncel anlamlar yükleyip günümüze yanlış tercümelerinin dörtbaşı mamur bir AKP ve yeni Kürt işbirlikçiliğini doğurduğunu söyleyip itiraz etmenin şimdilik faydası yok. Geçmişte 'ittifak' dediğimizin toplumsal ifadesi ve kazananı-kaybedeni üzerinden şimdiyi ve geleceği devşirme gayretine girmemizin anlamı da yok. İşte bu devlet geleneğinin başındaki siyasi iktidarın yukarıdaki iki temel parametrenin dışına çıkacağına yönelik temkinliliğin devam etmesi, haklı ve meşrudur...

İyimser olmak

İyimser olmanın temel gücü, Kürt halkının ve siyasal organizasyonunun pratik refleks yeteneği ile acı tarihini eklediği 40 yıllık deneyimin oluşturduğu ortak akıldır. Ancak aktaracağım iki alıntı ve ekleyeceğim gelişmenin bize anlattığı kocaman realitenin ürettiği zorunluluğunun, 'Kürt ortak aklı'nın yeni devlet aklına 'minik' katkısıdır.
Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu: "İran, Suriye ve Irak ile sürekli çatışan bir dış politika konjonktürünün getireceği zararları dengeleyecek hiçbir alternatif ittifak politikası yoktur.  (Stratejik Derinlik-2001)"
Türk Adalet Bakanı Sadullah Ergin: "1,5 yıl Öcalan’la kimse temas etmedi. Ne oldu o süreçte? Bir hatırlayınız. Yani 2011’in işte seçimlerinden sonra yaşanan süreci bir hatırlayınız. Son 10 yılda olmadığı ölçüde bir maalesef öngörülmeyen eylemler, can kayıpları ve terör çizgisinde tırmanış görüldü. Bütün bunları sağlıklı analiz etmek durumundayız. Efendim bu sürecin sonucunda netice alacağınıza emin misiniz, bir garantisi var mı? Bir garantisi yok ama bu süreç yaşanmasa ne olacağının garantisi var, nedir o garanti? 30 yıldır ne oluyorsa 31. yıl da o olacaktır. Son 30 yılda yaşananlar şöyle bir düşünün kim kazandı? Türkler mi kazandı, Kürtler mi kazandı?(2013-Kanaltürk program deşifresi)"
Ekleyelim: Güney Kürdistan ile kırmızı çizgiler, tarumar oldu. Batı Kürdistan sürprizi karşısındaki afallamayı da benzer akıbet bekliyor...
Ölümcül bir eşik aşıldı, tökezlemeden geçenleri/geçecekleri zorlu bir koridor bekliyor…
Devam edeceğiz...

23 Ocak 2012 Pazartesi

Devlet çanağında zikir!..

Varlığını, cebren tescillediği çemberin içindeki insanlık ailesinin bütün renklerini kanatarak tekleştirmeye çalışan obez zorbanın, ecdadının kalabilen maddi mirası ile genetiğini değiştirdiği manevi mirasının izdivacından peydahlanan ucube neslinin hükümranlığıyla karşı karşıyayız. Talan ve yalan üzerine kandan harçla bina edilen, gaspettiği dinle zehirli bir sarmaşık gibi koca bir coğrafyayı saran imparatorluğun varislerinin, ecdadını utandırmayacağı aşikardı. Islahat, Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet terkibinin son halkasını güncelleyen bu ucube nesil, hepsinin toplamı kadar melez,
herbirinin keskin ucu kadar gaddar, ilkinin kapsamı kadar hacimli, ikincisinin vaatleri kadar açılımcı, üçüncüsünün kaotik entegrasyonu kadar kurnaz, sonuncusunun tahterevallisinde iki uca da oturacak kadar cambaz... Kadife eldivenli katil, çelik zırhlı meydan okuyucu, necis mekan cazgırı, cesetlerden müteşekkil dergahın abdestsiz abidi, çalınmış kefenlerden takkenin gönüllü hamalı; pervasızlıkta pişkin, nobranlıkta cömert, yalanda bereketli, hilede kalfa, katletmekte usta ama insani hasletlerde çıraklıktan terk... Aşısı var ama doğru zamanlamaya tesadüf etmeyince ölümcül moduna karşı uzun bir direniş terapisi zorunlu...

Uzman çavuşluğa terfi!

Yeryüzünün bütün kötülüklerini esirgemeden tattıran egemenliğin, bu coğrafyanın kadim halklarına musallat olan kanserli parçalarını teşhir etmek, en azından bütünlüğüne hükmetmesini engellemek, herbirinin kesif kötülüğüne karşı bir diğerinden medet ummadan infilak etmesini sağlamak insan soyunun kutsal ibadetidir. Yukarıdaki bütün aşamaların kesintisiz muhatabı olarak iki asrı aşkındır yokolmamakta direnen Kürtlerin, kaç kuşaktır parçalanamayan belleklerinde taşıdığı veriler, egemenin bütün organlarının günümüzdeki konuşlanmalarını, fonksiyonlarını,  koordinasyon kabiliyetlerini ve gönüllü uyumlarını anlamak için geçerliliğini koruyor. Üstelik yarına projeksiyon tutmanın altyapısı olmakla yetinmiyor, bugüne karşı hakikat sensorlarını tetikleyen; cari zulmün kamuflajlarını tarayabilen yetiye sahiptir. Türk egemenliğinin kanserli organlarından biri olan basın-yayın, kurbanlarından biri olan Kürtlere karşı zamanla en az silahlı güçleri ölçeğinde etkili; yine en az silahlı güçler kadar Türk toplumunun güdülerek, hem silik hem de saldırgan bir vasata hapsolmasını sağladı/sağlıyor. Koçgiri, Piran, Ararat ve Dersim merkezli kırımlar ile son isyanın 80 öncesi/sonrası, 90 sonrası ve şimdiki aşamalarındaki devlet bileşenlerini gözardı etmeden, çekirdek mentalite ve diğer organlar gibi basın-yayına yansımalarına bakıldığında, ırkçılıkta süreklilik, dilde sadakat, yöntemde zenginlik ama son aşamada, tekrar angajmanda farklılık görülür. Bugünün 90 sonrasındaki farklılığı siyasal iktidar-devlet ayırımından transit geçişkenliğe varılması; bu bütünlüğe angaje olan basın-yayının ömrünün iktidar bileşkesine endeksli olmasıdır. Dolayısıyla kötülük gönüllüsüdür, savaşan bir güçtür; olası kaybetme korkusunun gözükaralaştırdığı obur askerdir. Artık mehmetçik değil, uzman çavuş basındır. Devlet baki, iktidar geçiciydi; ikisinin bir süre nazlansalar da aynı yastığa baş koymaları sonrası iktidar devleti baki olmalı, çünkü ötesi insanlık mahkemesinin kesinleşen kararının infazıdır...

Sultan ile Gülen yazıcılar!

84'ten itibaren de Türk basın-yayını üzerine düşeni fazlasıyla yapıyordu; 93'ten itibaren ise bu görevi hem daha sistematize edildi hem de bağımlılığın hukuku oluşturularak fonların gazına basıldı. MGK, başbakanlık ve OHAL'de hem toplu hem de tek tek toplantılar yapıldı, brifingler verildi. Çünkü devlet, çözümün, varlığına kast olduğunu, egemenliği paylaşamayacağını, 'kontrol edilebilir terör' skalasının aşıldığını; katılım, milis gücü, gerilla yaygınlığı, savaş kapasitesi, köy-kent ilişkisi ve kitlesel güç ile beslenen kurtarılmış bölge ilanı aşamasını bertaraf etme kararı aldı. Devlet, kuralsız bir savaşı yürüten çeteler toplamına dönüşürken, basın-yayını da üzerine düşeni yapıyordu. Gazeteler, medya grubuna;  bankaları da olan holdinglere dönüştüler. Doğan, Karamehmet, Bilgin ve Uzan soluksuz depar atıyorlardı. Militarist, ırkçı, kışkırtıcı, cinsiyetçi, yalancı ve acımasızdılar. Haber seçimi, kaynağı, kurgusu, başlık tercihi, tamamlayıcı fotoğraf, karikatür, görüntü, grafik ve gizli/açık mesaj gayretiyle okuyucunun/izleyicinin muhakeme yeteneğini, sorgulama ihtiyacını bloke edip kutsallaştırdıkları mefhum ve fiillerle hipnotize sürüsüne katıyorlardı...
Bu durum 97'deki dönüşüm kararına kadar sürdü, 97-2002 dönüşüm sürecinde ekonomi, siyaset, medya elden geçirildi, yeni devlet bileşenleri hazırlandı. Devletin bütün kurumlarının varlıkları muhafaza edilerek insan malzemesi yeni döneme entegre; itiraz edenler ekarte edildi. Türk basın-yayını da nasibini aldı. Doğan ve Karamehmet'e devlet-siyasi iktidar dersi verilerek, iştahları dizginlenip varlıkları bağışlandı. Uzan, ekarte edilen askerlerle birlikte varlıklarını yitirdi. Bilgin, varlıklarını yitirip itiraflarla dönüş umudunu korumaya çekildi. Yeni dönemin gözdeleri ise AKP ve Fethullah Gülen Grubu'nun el konularak, doping yapılarak, yeniden oluşturularak merkezileşen basın-yayın organları oldu. 93'ün kurtarılmış bölge ilanı aşamasıyla birlikte konsept değişikliğine giden devlet aklı, 2011'in ortalarından itibaren yeni formatıyla Demokratik Özerklik statüsü ilanı aşamasıyla birlikte de nüansları olmakla beraber benzer kaygı ve gerekçelerle düz bir çizgi çizdi. Şimdi yaşadığımız ve adına 'entegre strateji' denilen konsept, Diyanet'ten GAP İdaresi'ne, Emniyet'ten YÖK'e kadar bütün devlet organlarının seferber olması; hepsinin psikolojik lojistiğinin Türk basın-yayın organlarınca karşılanmasıdır.
Sabırlı, azimli, merhametsiz; adalet ve hakikat kaygısı olmayan ahlaksız bir devlet aklının bütün çirkinlikleri, Kürt halkını ve siyasal güçlerini sarmaya çalışırken Türkiye toplumunun uysal performansından da gayet memnun. Uzman çavuş basınları ise Sultan'ın cennetinin sonsuzluğunu bir zamanlar inandıklarını söyledikleri Allah'ın cennetine tercih ettiler.

Kürt gazeteciler

Özgür Ülke'nin 1994'te bombalanmasının yıldönümü nedeniyle şunları yazmıştım: "Hoyrat bir terör rejiminin hükümranlığı gemi azıya almıştı. Tepeden tırnağa yürüttükleri kirli savaşa batmış iktidar bileşenlerinin, yargının göstermelik prosedürünü bekleyecek vakitleri yoktu. Tek tek öldürmenin, tutuklamanın, gözaltına almanın yetmediğini görmüşlerdi. Bir avuç insan, düşen her kalemi alıyor, kapatılan her ofisi yeniden açıyordu. Ne ensesine ateşleyecek bir paramiliter tetiği ne ölüm yolculuğu için ansızın alındığı JİTEM otomobilini ne de demir parmaklıkların ardındaki esarete karar verecek yargı labirentini önemsiyordu. Onlar, inatçı ve mütevazı hakikat avcıları oldukları kadar, rafinesiz paylaşmanın erdemine iman etmiş gazetecilerdi. Devletin şu veya bu kenarında durmuyorlardı. Kimsenin onlara valizle dosya getirdiği yoktu. Zaten bunlara gerek de yoktu. Yaşadıklarının verili referansıyla gördüklerini, gözlediklerini, tanıklıklarını, dinlediklerini, tereddütsüz aktaran modern zamanın amatör ruhlarıydı. Halk Gerçeği, Yeni Ülke ve Özgür Gündem ile başlayan yolculuğun meşakkatinin ve devletin cömert faturasının farkındaydılar. Ödemekten çekinmek bir yana paylarına düşenin azlığıyla hayıflandılar. Türkün ilk kadın liderinin militarizm ile izdivacının musallat ettiği terörizmin devletleşmesi, devletin çeteleşmesi ve çetelerin, gövdenin sağlam kolları olduklarını ispatlama gayretlerini, hayatın her alanına damıtmakla taçlandırma sabırsızlığı vardı. Tetikçiler yarışıyordu, istihdam kapasitesi artıyordu. Devlet çok tetikli bir silah, kolları altında debelenen bir ahtapot olmakla tarihi durduracağını sanıyordu..."
Durduramadı... Yeni devlet aklı da rehin aldığı Kürtler arasına onlarca meslektaşımızı da alarak; büroları basarak, devletlere şantaj yaparak, yüksek cezalar vererek, kapatarak, kara çalarak insanlık ailesinin hilafına tarihi durduracağını sanıyor. Umarım yanıldığında artık çöken sadece Sultan'ın kolonları olmayacak...

*PolitikART'ın 62. sayısı

9 Haziran 2011 Perşembe

Sultan çıldırdı!..

Türk Sultan'ın son iki gündür fren sistemini devre dışı bırakması ve Kürtlerin bütün değerlerine tereddütsüz dalması, 'Sultan Hazretleri MHP'yi baraj altında bırakıp Kürt meselesini rahatça çözmek istiyor' propagandasına sığmıyor... Seçim sathında suya yazılan şişkin vaatler, simülasyon çılgınlıkları ve 2023'e ışınlanıp kocaman rakamların yazımından behsetmiyoruz. Gecikmiş ve ertelenemez merhalesinde; öznesi insan ve patlamasının ölüm saçacağı bir meselenin pistinde yapılan çılgın işaretlerden bahsediyoruz... Kürtlerin parti, kurum ve siyasetçilerine dil uzatmanın yetmeyeceğini anlayınca dinine saldıran Sultan'ın, 12 Haziran'a ramak kala idam, ölümcül esaret ve direkt Öcalan'ı hedef alan küfürlere başlaması, anlık dürtmeler ve provokasyona yönlendirme hamlesi değil, 12 Haziran'a kadarki ara sürecin bittiğinin erken ilanıdır...
Yardımcısı Hayati Yazıcı, Fethullah Gülen Grubu'nun sunduğu günlük bülten Zaman'a çok açık ve net bir şekilde rehin tutulan Kürt siyasetçiler seçilse bile cezaevinde çıkamayacaklarını ve Meclis'e gelemeyeceklerini duyuruyor. Yine Yardımcısı Bülent Arınç'ın 'kurban olduğu' yeni Yargıtay da Kürt siyasetçi Hatip Dicle ile ilgili kararını seçime üç gün kala açıklayarak "Meclis'e giremez" diyor. Dışardaki adaylar ile ilgili karalamalar da delil icadına vardırılıyor...
Şafii, Alevi, Êzîdî, Hanefi, Şii, Hıristiyan şeklinde din/mezhep/inanç mensubiyetleri olan Kürtlerin, Şafii çoğunluğu üzerinde akıl almaz manipülasyonları, Selahattin Demirtaş'ın deyimiyle 'örgütlü yalan stratejisi'ne uygun olarak saçıyor...
'PKK domuzla besleniyor. Apo'nun papazı. PKK'liler CHP listesinde. Kandil-Silivri hattı. Ergenekon Kandil'de. Irkçı kafirler İslam düşmanı. Müslüman Kürtleri yakıyorlardı. Madımak'ı PKK yaktı. Madımak'tan Dağlıca'ya. Kürtçü ırkçılar. Bunlar Zerdüşt. BDP Kürtçe ezan okuttu. Suikast hazırlığı. BDP'li başkan tacizci. Korsan Cuma...' diye devam ediyor... 
Bütün bunlar yetmeyince de direkt Öcalan'a yöneliyor. Önceki günden itibaren Öcalan'dan alıntı yapıyor, geçmişe dair hayıflanıyor, tehdit ile küfürü birarada savuruyor. İdamı, bir ceza olarak benimseyen Türk Sultan, ''Partim 57. Hükümet koalisyonunda görev alsaydı Öcalan ya idam edilirdi ya da istifa ederdik, çekilirdik'' diye geçmişe ağıt yakıyor. Fakat bugüne dair müsterih ve net: "İmrali'dakiyle ilgili ceza kesinleşti. Ağırlaştırılmış müebbet hapis. Ak Parti bunun üzerinde asla oynamaz. AK Parti iktidar olduğu sürece orda olacak. Ben milletime ihanet etmem. Tayyip Erdoğan sağ oldukça, böyle bir şeye müsade etmez."
İşte hayıflanma üzerine bina edilen toplumsal realite ve gelecek vizyonunu kötürümleştiren siyasal akıl tutulmasının, ebedi iktidar marazıyla esir aldığı Türk Sultan, ilkel güdüleriyle gözükaralaşıyor. Öcalan'ın eski yazılarından İslam karşıtlığı çıkarmakla yetinmiyor, atfedilen bir tespitini "çok adi, çok alçakça" ifadeleriyle tanımlıyor ve "İmralı'dakinin işi bitmiştir" tehdidiyle 15 Haziran'a göz kırpıyor...
Türk Sultan, ilk kez Öcalan ile ilgili kesin ifade kullanıyor ve ilk kez Öcalan'dan alıntı yaparak, cevap veriyor. İsyan liderlerinin akıbetinin miras bıraktığı travmanın farkında olan Kürtlerin, Öcalan'ı şerhsiz sahiplenerek, bu lanetli döngüyü kırmak için ödediği bedel ortada. Türk Sultan da seleflerinin değerlendirme tutanakları, uluslararası müttefiklerinin raporları ve istihbaratın hazırladığı muhtemel sonuçlar analizini gözden geçirebilir. Bunun faturası için ödenecek bedelin, Öcalan'ın hasletleri ve siyasetinin ötesinde Kürtlerin kendi gelecekleri ve lanetli çemberin dışına çıkmak için sembolleştirdikleri tüzel kimlik gereksinimleri için vahim bir tablo sunacağı hesaplanmalı. Bu tablonun hasar tespiti yapıldığında ne ortak yaşam iradesi, ne AKP iktidarı ne de 2023'e tek parça varacak, ayakta kalmış bir Türkiye kalır... 
Gelelim tadını çıkardığı 'Kürtçe ezan' iftirasına. "Ben Türkçe dışında başka bir resmi dil tanımıyorum. Anadilde eğitim olmaz" diyerek Allah'ın hak dağıtımına şerh koyan, taksimata müdahale ederek şirke yeltenen Sultan'ın hassasiyetinin sahiciliğine. Önce şunu vurgulayalım. Cumhuriyetin tek parti dönemi dahil Kürtlerin kendi camilerinde ezanın orijinal haliyle hiçbir zaman oynanmadı. Kürtler, kendi camileri Türk Diyanet İşleri tarafından işgal edilene kadar vaaz ve hutbelerini Kürtçe veriyorlardı. Bugün yapılan da budur ve AKP/FG konsorsiyumunun iddia ettiği gibi tek bir alan ve camide Kürtçe ezan okunmamıştır. Bunu onlar da biliyor ama "Bunlar Kürt Kemalisti, Stalinist, ırkçı derebeylik" ithamları için semiriyorlar.
Türk Sultan ve kapıkulları ile ulufeci kalemşorlarına Pale D. Heban'dan alıntıyla hatırlatalım: Ortada Kürtçe ezan olmadığı halde, bunu sakız yapan, medyalarında çeviren ve inanmak için can atanlar üzülsünler. Arapça dışındaki ezan şerefi, Türkiye camilerinde dualara mazhar olan Atatürk ve silah arkadaşları ile seleflerine baki kalacak. Hiçbir kavim Arapça dışında ezanı denemedi, denemeyecek. Fatih ve Yavuz'un torunları olarak ilelebet bu istisna halinizle gurur duymaya devam edeceksiniz...
Kürt halkı ve giderek birliği hayal olmaktan çıkaran siyasal yapıları; yalan, iftira, hile ve oyunlarınızı biliyor ama varlık hasletlerinizi kanlı mı kansız mı sürdüreceğinizin kararı size kalmış. Çıldırmak veya birlikte çözmek; tercihin temel belirleyeni sizsiniz... 
Kürt halkı ve Üçüncü Blok bileşenleri ile barıştan yana olan herkesin, 15 Haziran'dan önce 12 Haziran etabı olduğunu unutmaması gerekir. Türk Sultan'ın çılgınlığını bloke edecek en önemli etmen, 12 Haziran'daki oylar olacak. İdam, esaret ve katliama gidecek sahte cennet plakalı duble yollarına ve bizden çaldıklarıyla lütfettiği sadakaya kanmayalım.

7 Haziran 2011 Salı

Kemalizmin tuzakları!..

Kürtler, hiçbir zaman Kemalizmi benimsemedi; itiraz etti, direndi, yenildi, sustu, bekledi ama yine itiraz etti. Ortak bir refleks oluştu; istisnasız hiçbir toplumsal katmanı, bu katı, tekçi, eklektik ve uydurma devlet ideolojisini özümsemedi... 
Tek bir Kürt köyünde Mustafa Kemal Atatürk'ün bilinen ismiyle anıldığına tanık olunamaz. Devlet zoruyla dayatılan, içi sürekli doldurulan ve güncellenen Kemalizmin, mutlak kontrol ile paralel olarak zamana yayılmış teslimiyeti de gözardı etmemesi; farklı tonlarla ve gerekçelerle nüfuz etme mahareti sayesinde çürütücü bir virüs olduğu açıktır. Yerleştiği bünyede sabırla ilerler, çünkü bütün kurumsal organizasyon ve zihinsel sera onun lehinedir. Fırsatını bulunca nükseder, bağışıklık sistemini çökertince de bütün hücrelerine hükmeder ve kurgulanmış bir ses ve eylem düzeneği haline getirir. Onun için koca profesörler kabız, din görevlileri haris, generaller seyis, siyasetçiler müflis modundadır...
Bütün Kürt siyasal yapıları teorik olarak devleti ve resmi paradigması Kemalizmi reddetti. Kürt halkı, bu kurumsal paradigmanın gücünü küçümseyenler, anlayamayanlar, ona benzeşmekten veya onun bir hafi kolu olmaktan kendini kurtaramayanları bir kenara attı. Kemalizm her deşifrasyonun ardından farklı bir sürümle tekrar şansını denedi...
Şimdi Şafii Kürtlere AKP üzerinden kurumsal varlığına, bütünlüğüne ve devlete hayatiyet veren vazgeçilmez ilkelerine halel getirmeden ama din sosunun ölçeğini yukarı çekerek yeniden hücuma geçmiş durumda. Bunun için müthiş bir tempoyla dört koldan kuşatmaya çalışıyor. Böyle olunca ihmal edilmiş gibi görünen Alevilere de müjde veriyor...
O müjdenin adı da rektefiye edilen CHP... CHP tarihini anlatmaya gerek yok. Sadece kaportası ve iç düşemesi değişmiş; belleği resetlenmiş bir 'Tuncelili' de kulağına merkezi komut cihazı takılarak şoför koltuğuna oturtulmuş... Kemalizmin otantik halinin Aleviler içinde meşruiyet sorgulamasına muhatap olmadan fink atma cüreti nereden? Dersim ve sürgünleri, bu celladın gönüllü muhipleri olamaz... Kemalizmin üzerine sıçrayarak kirlettiği bütün firari siyasetlerin mekanı niye Dersim, niye Alevi kitle olsun? Bunun haklılığına ve meşruluğuna inanmak en başta Kürt Alevilere ve hem Kürtlere hem de Alevilere büyük hakarettir...
Türk devletinin, Şafii Kürtler arasında din silahını kullanırken, Aleviler arasında hem Kürt ve Şafii fobisini yeniden enjekte etmeye çalışması hem de kendi üretimi protipleri model olarak sunmasının telaşının farkında olmalıyız... 
Devlet, Dersim ile Hakkari arasındaki köprüyü uçurmak istediği gibi Erzincan'dan Adıyaman'a uzanan hat üzerindeki hesaplarını tamamlamak istiyor. Üçüncü Blok'un yarattığı heyecanın Mersin, İzmir, İstanbul ve diğer metropol kentlerdeki Alevi kitlesince paylaşılmasından ürküyor... 
Kemalizm ve yeni sürümleri ile Türk-İslam sentezinin kurtçuklarını anlıyorum da, iki kumanın üvey evlatlığına razı olanların telaşı nedir? Mehmet Metiner, neo Kemalistlerin kapısında ne iş görüyorsa, Kamer Genç de Kemalistlerin kapısında aynı işi görüyor...
Başta Kürt Aleviler olmak üzere bütün Alevilerin, Van ve Siirt'teki adaylarından tereddüt etmeyecek bir toplumsal dönüşüm ve gelişimi sağlayan Kürt iradesinin, Üçüncü Blok ile birlikte yeni Anayasa için teminat olma gayretini anlamaları elzemdir... 
Kemalizmden uzaklaştıkça kendimize, insani, milli, felsefi ve dini varlığımıza yakınlaşacağımız; efendilerin tasallutundan kurtularak, özgürleşeceğimiz açıktır...

MHP meselesi

BDP'nin destekleyeceği aday veto edildikten sonra BDP, Elazığ'da boykot kararı alıyor ve açıklamaya hazırlanıyor. Bunu duyan eski il başkanı, Siirt'te olan Gültan Kışanak'ı arıyor ve buna itiraz ediyor. Boykotun etkili olamayacağını; CHP'ye, gerekirse MHP'ye bile oy yönlendirmesi yapılmasını istiyor... Gültan Kışanak da dinliyor ve il başkanını geçiştirmeye çalışıyor. Zaten ertesi gün il başkanının tepkisi yerine boykot kararı Genel Merkez tarafından açıklanıyor... Sonuç: İl Başkanı, öfkesinin aklını uçurduğu bir mertebede. BDP, boykot kararı vererek doğru olanı yapıyor... Türk Başbakan işte bu diyalogu büyük bir skandal olarak duyuruyor, talimatıyla da yayınlanıyor ama boşuna...
Cizre ve Başkale'de MHP'de olan Kürtlerin bundan vazgeçmesi üzerine üretilen teorilerin de anlaşılması lazım. Kürdistan'da iki çeşit MHP'lilik var. Birincisi; 60'lardan sonra Komünizm ve Aleviliğe karşı doktrine edilen Sünni Kürt öğrenciler. Bu öğrencilerin gayretleri. Buna paralel olarak yine benzer saiklerle ama içinde bariz Kürt düşmanlığını da taşıyan devşirmeler ve diğerleri. İkincisi; aile ve aşiretlerin yerel güç konumlanmalarından dolayı herhangi bir Türk yapısına monte olması... Şimdi bu iki koldan bir bölümü, Türk milliyetçiliği tarafını bir kenara bırakıp ama eski reflekslerini koruyarak muhafazakar partilere geçti... Bir bölümü özellikle Kürt olmayanlar ile birlikte ya JİTEM elemanı oldu ya da paramiliter çetelerin mimarlarıyla hareket etti... Aile ve aşiret çıkarları ve yerel güç dengesinden dolayı sığınanların bir bölümü ise şimdi bundan vazgeçiyor. Korucuların da vazgeçtiği gibi... DTK iki yıldır uğraşıyor. Katı bir ideolojik parti olmayan BDP hepsine kapılarını açmak zorunda. Gelenler de apolet almıyor, normalleşiyor...
Kürtlerin MHP'den varlık gerekçesinin hilafına beklentisi yok. MHP'nin de artık Kürtlerden taban devşirme derdi kalmadı, olanla yetiniyor...
Elbette engin bir ufuğa, derin bir belleğe, yüce bir idrak gücüne ve sınırsız bir kapasiteye sahip olduğunu sanarak, devletin her yalan ve taktik hamlesine atlamaya teşne olanları bir kez daha düşünmeye davet edeceğiz. Sosyolojik tanıma kapasitelerini bloke edip kimliğine yabancılaşanların, etik ve ilkenin paha biçilmez düsturlar olduğunu bir kez daha hatırlamalarını bekleyeceğiz...
Türk devletinin yapay kategorileştirmelerine değil, doğal alanlarımızı sahiplenerek, haklarımızdan feragat etmeden bir araya gelmek zorundayız... Bunu bize sağlayacak olan da Kemalizmin balkon üstü, balkon altı; merdiven üstü, merdiven altı versiyonlarının arasına tünemek değil, diz çökmemeyi düstur edinen Üçüncü Blok'un eşit bir paydaşı olma dürüstlüğüdür...

6 Haziran 2011 Pazartesi

Balkondaki Sultan!..

"Düşünmezsen yoktur" ciddiyetiyle Kürt meselesini idrak ederken, "vardır, benim sorunumdur, bütün Türkiye'nin sorunudur, çözeceğiz" esnemesiyle göz kamaştıran ve son seçime doğru "Bu ülkede değerli kardeşlerim, Kürt meselesi artık yoktur" müjdesini veren Türk Başbakan'ın tefsircileri ikna olmuyor. Onlara göre yaşadıklarımız, gördüklerimiz, duyduklarımız sahici değil. Muhterem Başbakan, üçüncü iktidar dönemini garantilemek ve böylece Kürt meselesini çözmek için minik numaralar yapıyor. Muhteremlik yarışındaki zevata göre; Başbakan, tıpkı 22 Temmuz 2007'deki 'balkon konuşması'nın benzerini yaparak, bembeyaz bir sayfa açacak. 22 Temmuz 2007'den itibaren yaşadıklarımızı gözardı etmemizi istedikleri gibi hafızamıza hakaret edip, dümdüz metinler üzerinde tefsircilik oynamanın kerametine inandırmaya çalışıyorlar. En iyi ihtimalle bütün doğal/temel hakları gaspedilmiş 20 milyonluk Kürt nüfusunun sorunları ile Moda sahilindeki alkol keyfine müdahaleden korkan 'endişeli modernler'in sorunlarını eşdeğer görüyorlar. Bununla da yetinmeyip sorunun büyüklüğü, toplumun siyasal ve psikolojik bariyerlere kilitlenmesi gayreti, stratejik devlet aklının konuşlanması ve vizyonu ile kolektif hazırlığın gözardı edilerek 'Türk Sultan'ın keyif anında, zaferinin merhametinden nemalanmayı beklememizi istiyorlar... 
Hatırlayalım... 22 Temmuz 2007 akşamı seçim sonuçlarının gayrı resmi sonuçları netleştikten sonra AKP Genel Merkezi'nin balkonunda hazırlanan selamlama ve konuşma platformundan 'yeniden Türkiyem, yürüyelim yeniden, daha güçlü Türkiyem' marşı eşliğinde 'güçlü Türkiye'nin güçlü lideri' anons ediliyordu. Tek başına iktidarı ikinci kez garantileyen Başbakan Recep T. Erdoğan, arkadaşları ile birlikte toplanan kalabalığı selamladıktan sonra alıyordu mikrofonu eline. 'En kalbi duygularla' selamlama, şükran sunma ve kutlama faslıyla başlayan Erdoğan, şımarmayacaklarını belirterek, siyasi rakiplerine yönelen kitlelere "müsterih olun, sizin de oylarınız değerlidir, tercihlerinize saygı duyuyoruz" müşfikliğiyle cumhuriyet ve milletin temel değerlerinden taviz verilmeyeceğini; "güçlü ve müreffeh Türkiye" ortak hedefiyle gerekçelendiriyordu. Herkesi kucaklayacaklarını, Atatürk'ün "muassır medeniyet seviyesini aşma" hedefiyle 2023'ü yakalamayı temel ilke olarak paylaşıyordu. Bunları, "AB hedefi", "çağdaşlaşma", "demokratik reformlar" ve "onurlu dış politika" ile süslüyordu..."Şu bayrakları göreyim bayrakları" buyruğunun ardından "Bayrakları bayrak yapan, üstündeki kandır. Toprak, uğrunda ölen varsa vatandır" gürlemesiyle kalabalığa, tekrar komutu veriyordu: Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet... Eşlik, alkış, sloganlar... İşte bu ilkelerle yola devam edeceklerini haykıran Erdoğan, şöyle devam ediyordu: "Bölücü teröre karşı milletimizin sarsılmaz vatan sevgisinden aldığımız güçle mücadele etmeye devam edeceğiz. Uzun soluklu bu mücadelede, gereken her adımı doğru zamanda atma kararlılığında olduğumuzu tekrarlamak istiyorum."
Bu sözlerinin ardından seçim güvenliği için devlet güçlerine 'millet adına' teşekkür eden Erdoğan, "Şahsım ve partim adına kimseye kırgın değilim. Yeni bir sayfa açıyoruz. Kapımız herkese açık. Nihayet hepimiz Türkiye için varız" mesajını da ilgili yerlere vermenin rahatlığıyla "Her şey Türkiye için" sloganıyla konuşmasını bitiriyordu... Demokrasi manifestosu muamelesi çekilerek destanlaştırılan meşhuur 'balkon konuşması' buydu...
22 Temmuz 2007'den bugüne kadar Kürt meselesinin çözümü için yapılanlar, yukarıdaki konuşmanın öngürdüğü doğrultuda oldu. Detaylandırmanın gereği yok. Özetle; öldürdüler, yargıladılar, tutukladılar, bastılar, kapattılar, suçladılar, dövdüler, karaladılar, hakaret ettiler... 
"Benim Kürt kardeşim kendi anadilini rahatlıkla konuşur. Cezaevinde konuşabiliyor muydu? Konuşamıyordu. Biz önünü açtık mı? Açtık. Şimdi artık, ana evladıyla cezaevinde kendi anadilini konuşabiliyor mu? Konuşabiliyor" diyen Başbakan'ın ilim ve irfan ile hak ve adalet bagajı küflenmiştir. "Anadilde eğitim olmaz, bunun için bana gelmeyin" diyen bir Başbakan'ın "çocuklarım neden cezaevinde" sorusunu soran Kürt annesini terörist gördüğü gibi "çocuğumla artık cezaevinde Kürtçe konuşuyorum, şükürler olsun" demeyeni de nankörlükle suçladığı muhakkak...
Bırakın PKK'yi, artık BDP'yi bile "çete", "şebeke", "terör örgütü" olarak gören; aslında PKK'nin de kendi devletinin bazı birimleri tarafından yönlendirilen bir amaçsız tedhiş organizasyonu olduğuna herkesin inanmasını isteyen Başbakan Erdoğan'ın seçim arifesinde, "Bu ülkede değerli kardeşlerim, Kürt meselesi artık yoktur" demesinde bir gariplik yok... 
Tekrarlamakta fayda var. Türk şair Arif Nihat Asya'nın 'Bayrak' şiiri "Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü/Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü/Işık ışık, dalga dalga bayrağım!/ Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım" diye başlar ve "Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım/Seni selâmlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım" şeklinde devam eder, vee "Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:/Yer yüzünde yer beğen!/Nereye dikilmek istersen, /Söyle, seni oraya dikeyim!" şahlanışıyla noktalanır... Erdoğan'ın, büyük Türk liberali Taha Akyol ile karşılıklı oturup dörtlük dörtlük paslaşırken buğulanan gözleri sonra ıslanmıştı. Arif Nihat Asya'nın şiirini okurken gözlerinden yaş akan, 'düşünmezsen yoktur' diyebilen biri, Kürtlerin gaspedilmiş haklarından kaynaklı devasa meseleyi çözemezdi, çözemedi...
"Çocuk da olsa, kadın da olsa, güvenlik güçlerim gerekeni yapacaktır" deyip iki günde 10'un üzerinde ölüme cevaz veren çözemezdi, çözemedi... 
"Tek milet, tek devlet, tek bayrak, tek dedik... Ha beğenmiyorsan burada işin nedir, git beğendiğin yere" diyen biri çözemezdi, çözemedi... 
Saddam'ın sınırlara yığdığı yüzbinlerce Güneyli Kürt için İstanbul'da hayırseverlerden toplanan yardımın bir kamyonunu ulaştırdığı için yıllarca Güney Kürtlerine 'nankör' diyen biri çözemezdi, çözemedi... 
Türkler dışındaki halkların sorunlarının olmadığını anlatırken Arap bir aileden olan eşiyle mutlu olmasını gösteren biri çözemezdi, çözemedi... 
Devlet güçlerinin, öldürdükleri gerillaların vücutlarını tahrip ederek, gözlerini çıkarmalarını ve kulaklarını kesmelerini normal; bunu kendisine belgeleriyle gönderen BDP'ye ise 'terör örgütünün sözcüsü' yaftasını haklı gören biri çözemezdi, çözemedi...
Kürt halkının en sıradan demokratik eylemlerini dahi terörizmden ayırmayan, 24 çadırı bir gecede dağıtan, devletsiz Cuma Namazları'nı 'kadın erkek karışık kendilerine göre birşeyler yapıyorlar' iftiracılığıyla taçlandıran biri çözemezdi, çözemedi...
'Bunlar Apo'yu peygamber ilan ediyor'a uygun olarak 'Zerdüşt dinindendirler' saçmalığıyla abanıp Selahaddini Eyyubi'nin torunu olduğu yalanıyla sırıtan biri çözemezdi, çözemedi...
Hala ailelerine verilmeyen iki cenazenin akıbeti için yapılan eyleme polisin saldırısıyla başlayan çatışma sırasında Fethullah Gülen Grubu'nun bir yurduna molotof atılmasını 'katliam' ama Bismil'de 18 yaşındaki İbrahim Oruç'u alenen öldüren polisi 'kahraman' kabul eden biri çözemezdi, çözemedi...
Pale D. Heban'ın ifadesiyle; her protestocuya müşrik, her gönüllü köleye müşfik, her itirazcıya yersiz müzmin, tüm biat ehline yerli mü'min tavrını reva gören biri çözemezdi, çözemedi...
İnsan ölümleri arasında 'bahse değmez' kategorisi oluşturan, bekaret kontrolürlüğüne kalkışan, rakiplerini hırpalamak için sesli-görüntülü-altyazılı filmlere makinistlik yapan biri çözemezdi, çözemedi...
Kürt medyasına bir konferanstaki Dersim katliamı ve günümüz değerlendirmesi ile ilgili sözleri düşen Türkiyeli yazarı 'namert'; Türk medyasında Kürt siyaseti ile ilgili küfürnameleri neşredilen Kürt devşirmeleri 'cesur' apoletiyle taltif eden biri çözemezdi, çözemedi...
İstisnasız bütün mitinglerinde, bayrak, vatan, kan, teklik ve  şehitlik hamasetiyle Türk toplumunu kirli ve ırkçı bir dille ajite eden; Türk sağının riyakar, cinsiyetçi, ikiyüzlü, kibirli, ırkçı halinin yeni dünya modeli olmanın gururuyla bütün itirazları aynı torbaya koyup, "haram" ilan eden Başbakan, çözemez...
4 Nisan'da yeni adaylarına "Bakın ne diyorum? Yapmıştık, yaptık, yapıyoruz, yapacağız; dört tane eylem" anımsatmasında bulunuyordu. 4 eylemin ilk üçünün faturası ortada. Sonuncunun faturasını Kürt halkı ve "Üçüncü Blok" etrafında birleşen Türkiye halkları belirleyecek. Kürt coğrafyasındaki sonuçlar, "Benim Kürt kökenli kardeşlerimi onlar temsil etmiyor. Benim partimde 75 Kürt kökenli vekilim var" sakızını alnına yapıştırırsa; Türkiye halkları ve metropollerdeki Kürtler de entegrasyon, asimilasyon ve inkar üzerine yükseltilen yapay dengeyi üzerine boca ederse ortağı olduğu yeni devlet aklı, kararını gözden geçirebilir. Eğer Türk Sultan'ın balkondan merhamet dağıtmasını değil, hak ve adaletin zorunlu kelamını dillendirmesi; yeni devlet aklının, çözüm adına tek taraflı çözümsüzlük dayatması değil, rızaya mazhar gerçek çözüme yol alması isteniyorsa Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu adaylarının temsil oranı ve bölgesel salt çoğunluğu sağlaması zorunludur. Ferman meraklısı bir Sultan yerine çözüm kulvarına yönlendiren kolektif motivasyon için oylarımızı, AKP, CHP ve MHP'den esirgeyelim...