28 Temmuz 2010 Çarşamba

Türk devlet operasyonu

Kürtlerin karşılıklı rıza üzerine kurulu barışçıl adımın sevincine muhtaç olarak Habur'da bir kez olsun gözyaşlarını mutluluk için akıtması, Türk tarafını incitmişti. Türk devlet erkanı, siyasi partileri, medyası ve entelijensiyası, Habur’daki barış coşkusu karşısında afallamış, sarsılmış, öfkelenmiş ve nihayet özüne rücu etmişti. 'Açılımın mimarı' diye anons edilen Başbakan, ıslık çalmakla yetinince, faşizmin transparan hali İzmir'de; kolektif hali de Bayramiç'te sahaya sürülmüştü. 
Bayramiç'te Kürtlerin hedef alındığı gecenin ertesinde yani 27 Kasım 2009'da şunları yazmıştım: Türk devlet sistemiyle 200 yılı aşkındır sorunları olan, 86 yıldır hem sorunları katmerleşen hem de nispetinde direniş geliştiren Kürtler, hiçbir zaman karşısındaki gücü ‘Türkler’ diye somutlaştırmadı. Hesaplaşmaları devlet aygıtıyla oldu. İşte bu hesaplaşmanın güncel formatıyla tanışan Türkiye halkı, devlet filtresinden geçen bilgilerle donatıldı. Devlet bütün sistemi, yansıtmak istediği gibi organize etti ve evlatlarını alarak kurban ettiği Türklerin, salya sümük ‘bölünmez bütünlük’ edebiyatı yapmalarını sağladı. Devlet, ‘siz çok hassasınız’ dedi. Onlar da ‘evet yoksulluk içindeyiz, zihinsel dünyamızı, tarih algımızı, insani hasletlerimizi dumura uğrattın, yetinmedin evlatlarımızı alıp geri vermedin ama dediğin gibi bizden olmayanlara karşı çok hassasız’ dediler. Bu mutabakat, toplumun hatırı sayılır bir bömünü galeyana hazır, komut vereni de muteberli kılmaya devam etti/ediyor. İşte Bayramiç, bu müsamerenin pratikleştiği ilk yerlerdendi. 1991 yılı, yani artık Kürt serhıldanının istenmeden duyulduğu ve Batı yakasının da cenazelerle tanıştığı yıllar. Kayseri’de Diyarbakırspor’a yönlendirilen milliyetçi kusma test edilince, Bayramiç’te uygulandı. Kürtlere yönelmek için gerekçe bulmakta hem rahat davranıldı hem de öyle bir noktadan başlatıldı ki, ‘haketmişler’ denilebilsin. Bir keçiye tecavüz ettiği iddia edilen bir Kürt inşaat işçisine tepki biçiminde başlayan olaylar, Kürt karşıtı bir kalkışmaya dönüştü, cinayetler işlendi ve ilçedeki Kürtlerin önemli bölümü göç etmek zorunda kaldı. Daha sonra olayın, öyle olmadığı anlaşıldı. Bu durum Karadeniz, Ege, Akdeniz bölgelerinde de devam etti. Kimi zaman ‘cenazemiz geldi’, kimi zaman ‘kızımıza laf attı’, kimi zaman ‘amele geldiler işveren oldular’, kimi zaman da ‘huzurumuzu bozdular’ gerekçe oldu.

İnegöl'den Dörtyol'a

Bakın İnegöl ve Dörtyol'da da gerekçeler benzerdir. Ancak izah etme güçlüğü yaşanıyor. Dörtyol için PKK'nin 'polisleri öldürmesi'ni gerekçe olarak sunanlar, İnegöl'den PKK'siz bir seçeneği izahta zorlanıyor. İnegöl için 'rant, ticari anlaşmazlık, Bahçeli'nin konuşması'nı gerekçe sunanlar, bu kez Dörtyol'da bambaşka bir durumla karşılaşıyor. İşin içinden çıkılamaz 'referandum süreci ve AKP karşıtlığı' izahı ise başka dert. 
Kimse kendisini kandırmasın; hele Kürt siyasetçiler hiç kandırmasın. 1 Haziran kararı ve sonrasındaki gelişmeler üzerine 18 Haziran'da durumu şöyle özetlemiştim: Tarihi, güçlüyken daha da büyüme, yenerken yoketme ve uzlaşmazlık üzerine kurulu talancı bir egemenlikle kurgulanan; yenilgiyi tadınca da iyi bir barış ve uzlaşma partneri olan Türk devleti, yenemediği, yok edemediği ama yenilemediği Kürtlerle son savaşını yapmak istiyor. Buna o kadar hazır ve bir o kadar da istekli ki kendi içindeki kargaşa ve minik iktidar oyunlarını rafa kaldırıp toparlandı; Yasama, Yürütme, Yargı, Asker ve Medya hemen topyekun mücadele moduna geçti... Kürt tarafının AKP'lileşerek sisteme entegre olmayı reddetmesi ve saldırı dalgasını fark ederek pozisyon değiştirmesi ardından devlet, kitlesel kıyım dışındaki tüm kozlarını sahaya sürdü... 

Tuzağın birinci ayağı

Bu kozlar, KCK iddianamesinin kabulünden gerilla cenazelerine işkenceye kadar geniş bir uygulama alanını kapsıyordu. 
Yine dikkat ederseniz bir de işin havuç kısmı tedavüle girdi. Savaş karşıtı bir cephe dizayn etmek; ancak bu cephe ve oluşturacağı barış refleksini Kürt gerillaların karşısına dikmek istediler. Bunun kabul görmeyeceği olasılığına karşı da sicili temiz olmayan maharetli kalemleri eliyle 'ya teslimiyet ya da ayrılık' seçeneği pompalandı. Fakat Kürt illerindeki sivil toplum örgütleri bu tuzağa düşmedi. PKK'nin karşısına dikilmesi istenen 649 sivil toplum örgütü devletin bütün günahlarını hatırlattı, ardından mevcut iktidarın sicilini ekledi, nihayetinde savaşan iki güce çağrı yaptı. Unutmayın ki sivil iradenin bu deklarasyonu Taraf'tan Yeni Şafak'a kadar AK Parti'ye yakın medyada kaale alınmadığı gibi diğerlerinin de dikkatine mazhar olamadı. 

Tamamlayıcı ikinci ayak

Sıra 'ya teslimiyet ya ayrılık' seçeneğine geldi. Çünkü bu seçeneğin muhatabı Türk kentlerindeki Kürtlerdi: Burada rahat yaşamanın şartı Kürt siyasetinin karşısına dikilmendir. Entegrasyon sürecini hızlandır, asimilasyonla taçlandır. Aksi taktirde geldiğin yere geri dönersin... Şimdi yapılan diğer iki alandaki uygulamalarla eşgüdümlü terbiye etme operasyonlarıdır. Bunun için pilot bölgeler seçiliyor. Yoksa İstanbul'dan başlamak büyük risk taşırdı. Siz bakmayın birbirleriyle itişip kakıştıklarına. Devlet, kontrollü bir operasyon yürütüyor. Başarısızlığı, Kürtlerin basiret ve sebatı birleştirerek savunma başarısına bağlı...

Kürtlerin karşısındaki devlettir

Kürt siyasi tutsaklar, 14 Temmuz'dan beri Türk mahkemelerini boykot ediyor. KCK ve BDP 'Demokratik Özerklik'in meşruiyetini hatırlatıyor. Referandumla ötelenecek yeni anayasa istemi için boykot seçeneğini tartışıyor. Tarihinin kirli mirasını sahiplenen bir devletin boş duracağını mı sanıyorsunuz? En sağından en soluna kadar bu aralar yükselen sesleri duyuyor musunuz? 
Kürtler, 'Ülkücüler', 'Alperenler' vesaire diyerek kendilerini avutmasın. Bu teşhis Türk metropollerindeki halkımızı Türk liberal sağının merhametine sığınmaya zorlamaktan başka birşey değildir. Karşımızda, ceberrut bir devlet vardır. Bu devlet, organizasyon yeteneğini defalarca 'tek millet' itirazcılarının gözüne sokmuştur. Bundan kurtulmanın tek yolu Türk devlet vesayetini ve bütün ideolojik gömleklerini reddetmektir. Yoksa İngiltere Başbakanı ile kahkahalar atan Başbakan Erdoğan'ın 'dostum David' rahatlığıyla niye günlerdir 'aziz milletim sakin ol' demediğini anlayamayız.

Kürt'ün işi çok zor

Bayramiç için yazdıklarımın son bölümüyle kapatayım ama siz oraya İnegöl veya Dörtyol da diyebilirsiniz: Köyleri yakıldı, ocakları söndürüldü; babaları, kardeşleri katledildi. Yaylası yasaklandı, arazisi mayınlandı; aç, perişan bırakıldı. Topraklarından sürüldü. Mecburen ‘Bayramiç’teki Kürt’ oldu. 30 yıl önce Bayramiç diye bir yerin olduğunu bile bilmiyordu. Şimdi herkes kendisini gece 24:00’te evi taşlanan, küfür edilen ‘Kürtler dışarı’ diye seslenilen Bayramiç’teki Kürt’ün yerine koysun. Karakol’da polis dayağına maruz kalırken kapıya biriken binlerce kişinin ‘bize verin’ diye beklediği Kürt’ün yerine koyun. Bayramiç’teki Kürt, bu kin ve nefretin altındaki ırkçı duygunun dışa vurumu karşısında kendisini nasıl savunsun? Bin yıllık kardeşlik güzellemesinin, yemin billah bölünmezliğin, en ufak bir sinyalle ‘gidin’e dönüşmesini nasıl yorumlasın?...
Kürt’ün işi çok zor...

13 Temmuz 2010 Salı

Sosyoloji de utansın!..

Kuzey Kürtlerinin mücadelesini yüklenen, öncülük eden siyasi hareketin 'gönüllü ve eşit birlik' tezini her zaman bir seçenek olarak gördüğü/savunduğu bilinir. Buna rağmen Türk devleti ve aygıtları, 'bölücük' heyulası ile toplumu manipüle ederek 'vatanın elden gitmesi' duyarlılıklarını zinde tutar. Türk 'yarım aydını' da 'bölünme ve terör'ü doğru bir veri kabul ederek, üzerine o kadar da doğru bir karşı duruş teorize eder. Toplumsal realitenin dışında, kapalı devre ama son derece tepeden bakan bir hayat sarhoşluğu içindedirler ki, evlerindeki bahçıvanı ya da hayvan bakıcısını kovar gibi bir edayla Kürtlere dönüp, "Madem ki benim sana lütfettiğim kulübeyi beğenmiyorsun o zaman naş!" deyiveriyorlar. İyi de bunlar bir yarımada içinde mutlu, huzurlu bir hayatın yolunun burdan geçmediğini bilmiyorlar mı? Biliyorlar ama niyetleri şu: Türkiye illerinde yaşayan Kürtleri tehdit ederek Kürt mücadelesi üzerinde bir baskı unsuruna dönüştürmek.
Bunu, 'biz ayrılamayız' melodramı tadında ve kişisel bilgiler eşliğinde tartışmak Kürtlerin işi olmamalı. Hele Kürt siyasetçilerinin 'birlik ve beraberlik militanlığı' tonundaki haykırışlarının hiç gereği yok. Eğer Kürt siyasetçisi böyle bir asist yaparsa sicili kirli bir beyaz yakalı da kural veya centilmenlik dinlemeden, şutunu çeker. 

Bereket kale sağlam

Türk sosyoloji, medya ve moda dünyasının önemli şahsiyeti Ertuğrul Özkök, sağ ayağının dışıyla dalmış. Üzüldüğü için 'ırkçı' demeyeceğim. Makul ve mantıklı olmayan sorularına kısa yanıtlar vermeye çalışacağım:
* "Bir daha ağzınıza 'Kürdistan' lafını almayacaksınız. TC sınırları içinde 'Kürdistan' lafı edilmeyecek" demişsin. Yanıt: Kuzey Kürdistan. 
* "Asker ne için savaşıyor?" diye sormuşsun. Yanıt: Ucube sömürge statüsüne silahlı itirazı bertaraf etmek ve statüyü korumak için savaşıyor.
* "Şehit olan her askerin, her polisin arkasından omuz omza vereceğiz" buyurmuşsun. Yanıt: Statünün değişmesi ve özgürce yaşamak için omuz versek...
* "Bundan böyle özerklik ilan etmek falan gibi zırvalara girmeyecekler" demişsin. Yanıt: Haklısın, hemen 'zırva' olmaktan çıkarmaları gerekir, geç bile kaldılar.
* "Terörist cenazelerinde ay- yıldızlı bayrak dışındaki flamalarla, bayraklarla gösteri yapmayacaklar" demişsin. Yanıt: Sosyoloji de utansın!..
* "Anadilde eğitim diyorsunuz. Birlikte yaşayacaksak, hangi dilde anlaşacağız? Flamancada mı?" Yanıt: Hollanda veya Belçika'da değiliz. Eğitim şart ama yetmiyor işte...
* "Dağdaki Kimyasal Ali'ler" benzetmen olmuş. Bunun yanıtını ekürilerinin kontrolündeki kozmik odada bulursun. Zahmet mi olur? İhsan Sabri Çağlayangil'in anlattıklarını dinle. O dönemin başındaki Ulu Önder'den başla. Mağaralara atılan neymiş yeniden anımsa...

Bir de Özkök karşıtları...

Ertuğrul Özkök böyle de Türk medyasındaki rakipleri, mağdurları, gizli hayranları, iktidarının kıskanan alternatifleri çok mu farklı? Değil maalesef. En nadidesinden bir örnek vereyim. Özkök, sosyoloji referansına sarılır ya bu kıymetli şahsiyetin hem ekonomi kolonları hem de siyaset kirişleri var; üstelik inşaat lisanslı olarak şapa ne zaman oturulacağının farkında. Evet evet, Hasan Bülent Kahraman'dan bahsediyoruz. Önceki gün bir yazı yazmış. "Özkök, Öcalan ve PKK" başlığını kim okumaz? Ben de okudum. Kürtlerin mücadelesinin karşısında TSK'nin Saldıray'ından TR-F'ın Yıldıray'ına kadarki geniş hattın özel harp atraksiyonlarının ürünü karalamalardan makale devşiren 90'ların Kültür Bakanlığı kadrosundaki bu 'bilim insanı'nın dikkatine: 
Türk düşünce dünyasının önemli bir ismi iddiasındasınız ama Özkök'e vurayım derken ufuksuzluk türbülansında muhakemenizi yitireceksiniz... 
Türki sosyal demokrasinin akıl hocalığına soyunacaksınız ama devletinizin varlığıyla yaşıt bir meseleyi ve onun ürününü bilmeyeceksiniz... 
'Ben'inizin hayranı çapraşık tahliller attıracaksınız ama 'Birdenbire PKK şiddetinin artması salt bir tesadüf mü?' sorusunu soracaksınız... 
Lanetliyormuş gibi göründüğünüz dönemin ortağına danışmanlık yapacaksınız ama 'demokratlık' adına 'Öcalan ilk kez kazandı' diyececksiniz... 
'Kürt tatminsizliği' gibi dahiyane tespitinizi kılçıklı sorularınızın arasına saklarken adımıza düşünen 'sömürgeci kurtarıcı' masken düşer... 
AK Parti savunuculuğunu 'Kahraman'ca yaparken 'Hasan'ın mağduriyeti ve itirazından görüneceksin ama biliyoruz ki sadece 'Bülent'sin!...

Biraz da 'Kürt kökenliler'e...

"Dewletimiz eyidir, bize şorbe veriyir" diyenlerin modern, hatta postmodern versiyonlarına sadece üzülüyorum. Büyük travmamızın izdüşümleri...
Örnek olarak Çelik, Hüseyin Çelik, Doç. Hüseyin Çelik, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik'in kulaklarını çınlatayım... Daha önce Kürt mücadelesini kapıkulu olduğu devletin bir ürünü olarak da dillendiren Çelik, "Başbakan terörden nemalandığını düşündüğü BDP ile görüşmeyecek" demiş... Türk devlet terörünün zirve yaptığı dönemin aktörlerinden Çiller'in partisinden parlamenter olan birinin insani hasletlerini sorgularım... Ve fakat "Siyasetle Sayın Süleyman Demirel'in Adalet Partisi ile tanıştım" diyen bir Gürpınar doğumludan beklentim olduğunu söylersem, ayıp olur... Hüseyin Çelik'i Akşam Gazetesi'nin Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya tekzip ediyor. Küçükkaya'nın uçak sohbetindeki Erdoğan izlenimi: Askerle arasında bir frekans ve anlayış birliği oluştuğu görülüyor. Yaklaşımlar benzemeye başlamış...
Küçükkaya haklı çünkü Başbakan Erdoğan, dün vuvuzelalarını bir kenara bırakarak siperden aldığı sufleyi böğürdü. Başbakan Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un BDP değerlendirmeleri pişti oldu. Hakkını teslim edelim Başbakan detaylandırdı ve 'millet iradesi'ne olan inancının gereği BDP'yi öncelikle 'aziz milleti'ne havale etti. 'Terör'ün Meclis'teki temsilcisi' kabullüyle Başbuğ'un 'İntikam' pankartları duyarlılığını okşadı; elbette içine 'camilerimiz'le İslami bir sosu da ihmal etmedi... "Dewletimiz eyidir, bize şorbe veriyir" diyenlerin modern, hatta postmodern versiyonlarına diyorum ki, Bosna'da ağıt yakan adam ile Kuzey Kürdistan'da ağıt yaktıran adam aynıdır. Gerçek sıfatı da şudur: Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı... 


4 Temmuz 2010 Pazar

Kürt ordusu çek vesayetini!

Efendim Kürt tarafında şiddet fetişistleri varmış, bunların elinde silah olduğu için askeri vesayet oluşturuyor, diğer Kürtlerin siyaset yapmasını engelliyormuş. Çare de; Kürt siyasetçileri, Kürt silahlı muhalefetine göğsünü siper edip demokrasi mücadelesi verecekmiş. Kim söylüyor bunları? Kürtlere akıl vermekte mahir Türk ağabeyleri ve çeperlerinde kuluçkaya yatan Kürt kökenliler... Haksızlar mı? Elbette haklılar!.. Ben de Kürdistan Savunma Güçleri'nin Kürt siyaseti üzerindeki bu anlaşılmaz vesayetine karşı çıkıyorum. 87 yıllık Kürt Cumhuriyeti'nin artık demokrasi rüşdünü ispatladığına güvenmeleri gerekiyor... Komşularımız olan Türkiye, Irak, Suriye, İran ve Ermenistan ile tarihi sorunları geride bıraktık. İçişlerimize ve sınırlarımıza saygılı bir komşuluk ilişkimiz var. Dünya da egemenlik hakkımızı içine sindirmiş durumda... 
Şaka mı yapıyorsunuz, Kürtleri ahmak mı sanıyorsunuz? 
Kaldıysa vicdanınız ve üzerine koyacak temiz bir eliniz; şu basit sorunun cevabını verin: 40 milyonluk ve 4 devletin egemenliğine mahkum edilmek istenen bu halkın statüsü nedir, ne olacak? 4 milyonluk Kürt nüfus, geniş haklara sahip bir federal yapıdayken 20 milyonluk Kürt nüfusa reva gördüğünüz nedir?
Bunun etrafındaki bütün sorular, sorun alanları detaydır. 
Hanımlar/beyler! Kürtler demokrasicilik oynamıyor, güncel politik atraksiyonlar üzerinde sörf yapmıyor. Bu bir halkın temel, meşru ve doğal haklarının iadesini sağlama gayretidir. 208 yıldır Kürt tarafının ön safı değişse de bu kavga devam ediyor. Mevcut statü korunmak istendiği sürece de devam edecek... 
Sözümona savaş karşıtı bir cepheyi NATO'nun ikinci büyük ordusuna karşı direnen insanların karşısına çıkaracağınıza dönün devletinize kafa tutun; düş artık bu halkın yakasından, deyin... Sizin politik salıncaklarınıza, demokrasicilik saklambaçınıza aklı başında Kürt figüran olmaz. Sizin iyi polis, kötü polis şovlarınızdan başı dönmez. Biriniz "Öcalan'ı öldürelim" diyecek; diğeriniz, 'üstün Kürt' payesiyle sentetik barış cephesinde liderlik koltuğuna teşriflerini rica edecek. Neyin karşılığında? Kürtlerin direnen unsurlarının bertaraf edilmesi; uslu, söz dinleyen, ağabeyine saygılı Kürtlerle açık yeşil tonlu statüde birlikteliğin korunması için... 

İyi niyet işaretleri mi?

Şu sıralayacaklarımı herhalde kutsadığınız hükümet ve niye iyi savaşmıyor diye eleştirdiğiniz ordu ile güçlülüğüyle ihya olacağınız devletin iyi niyet işaretleri olarak yorumluyorsunuz:
* Kato, Cudi, Şehreban, Küpeli ve Çırav dağları üç gündür yanıyor. Yangını söndürmek isteyen halkın gittiği bölgeye top atışları yapıldı.
* Batman'ın Sason İlçesi'ne bağlı Uluağaç (Hosnêr) Köyü'nde korucu olan babası ile tartışan 18 yaşındaki Tahir Başaran babasının silahıyla kendini vurdu.
* Siirt Kadın Doğum Hastanesi'nde tutulan HPG'li 3 kadının cenazesi askerler tarafından taciz edildi. Doktorlar askerlerle tartıştı.
* Hastene önündeki tepkili kitleye saldıran devlet güçleri, Kurtalan Belediye Meclis Üyesi Selamet Adik'i ağır yaraladı. Çok sayıda kişi gözaltına alındı.
* Cizre'de bir gerila yargısız infaz edildi. Yaralı olarak gözaltına alınan ve PKK'li denilen Osman Çağlar ilçedeki Azizoğlu Petrol'de çalışan sivil bir vatandaş.
* Şırnak'ta bir haftadan bu yana kayıp olan emekli korucu Hasan Yapar'ın (55) cesedi, çürümüş halde bulundu.
* Yüksekova Emniyet Müdürlüğü'ne ait zırhlı aracın çarparak ağır yaraladığı 12 yaşındaki Turgut Gezer tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.
* Başta Gümüşhane'de Kürt gerillalara karşı tam bir cinnet halinin Türk devletine yakışan tezahürü kusuldu.
* Şırnak'ın Beytüşşebap İlçesi'nde gerilla saldırısının ardından devlet güçleri evleri taradı; iki sivil yurttaş yaralandı. İlçe abluka altında.
* Başbakan Erdoğan, TOKİ örneğinden yola çıkarak Kürt illerinde BDP'li belediyeleri işyeri açma ve çalışma ruhsatları konusunda by-pass edecek düzenleme için talimat verdi.

Siperin önü arkası

Bir yapı bu kadar mı tarihinin hile, yalan ve ikiyüzlülüğüne sadık kalır; onun ebedi kılınmasının iksirini geliştirir...
Bir haftadır, Türk medyası sıcak savaş alanına giden Başbakan ve CHP liderini tartışıyor. Malum, asker sırayla birinin kulağından tutup sipere götürüyor... Çömelsen ne çömelmesen ne? Asıl soru: senin orda ne işin var? Bu soru ağır geldiği için böyle muhabbeti tercih ediyorlar. Yakında Devlet'i de buyur ederler ama onun kendi yemeklerini yapma gibi takıntısı olduğu için karavanaya gelemiyor.
Kılıçdaroğlu, Kürt Alevilerin Kemalizm tarafından iğdiş edilmiş kısmının prototipidir. Tıpkı AK Partili 75'lerdeki asların Kürt Sünnilerin Türk-İslam sentezi tarafından iğdiş edilmişlerinin prototipleri olması gibi... 
Allah rahmetini esirgesin Cemal Gürsel'in 'Kürt kökenli' olduğu söylenirdi ama o 'Size Kürt diyenlerin yüzüne tükürün' derdi...
Kamuran İnan, 'Kürt sorunu' diye başlayan soruya 'Hanımefendi nerden çırakıyorsunuz' diye itiraz eder. Sanki asılan hanımefendinin dedesiydi...
Başbuğ'un kolları altında sipere giden Kemal Kılıçdaroğlu ile siperin arkasını kollayan korucubaşı aynı travmanın farklı versiyonlarıdır...
Toplumunun lanet çemberinin dışında temiz bir havuzda yüzdüğünü sanan oysa irin çukurunda debelenen devşirmeler size hayırlı olsun. Devşiremedikleriniz diz çökmeyerek size dert olmaya devam edecek...

21 Haziran 2010 Pazartesi

Havan topuna oturan Başbakan!

Türk 'aydın' kalabalığının üç gündür geveledikleri, yine yanlış mecrada olduklarının göstergesi. Konu başlığı 'terörle mücadele' olunca kerameti kendinden menkul profesörler, askeri dersler veriyor; diplomatlar çapraz karşılaştırmalar yapıyor, stratejistler ölüm yolunun anahtarını beleşe teslim ediyor. Hayatında Kürt coğrafyasına sıradan bir vatandaş gibi gidemeyenler, farklı düşünen üç Kürt ile sohbet edemeyenler, tek bir Kürt kaynağını okumayanlar tahlil bereketini saçıyor. Bunların hepsi 'terör' veya 'terörizmle mücadele' nasıl ve daha iyi yapılır egzersizleri... Başlık bu olduğu sürece bu kısır döngü de devam eder... 

Sondan bir önceki istasyon

Muhafazakar-demokrat ve daha bir yıl öncesinde 'büyük reformcu' diye takdis edilen Türk Başbakan'ın ölen askerler arasında yaptığı konuşma, kozmetiksiz, ambalajsız çıplak haliydi. Aslında bu kadardır ve kendi belirlediği yol haritasının taşıdığı yerdedir. Karşısındaki Kürtler olunca küçümser ve kesif bir nobranlıkla aşağılarsan sondan bir önceki istasyona varırsın. 'Tek'leye 'tek'leye sonunda gider havan topunun başında poz verir, icazet bekleyen müezzin gibi konuşur, ara kademe askerler tarafından brife edilirsin... 

Anti militarizmin alaturcası

Ondan bir anti militarist, reformcu, statükoya çomak sokan, halkçı bir pratik politika dehası çıkarmaya çalışanlar da arkasında çuvallar. 
Evrensel ve insani normlardan bihaber, kavramın tam anlamıyla uyuşmayacak bir mayanın ürünü olanların anti militarizm adına sergiledikleri iktidar beslemeli muhalefet de Türk'ün gücünün neden gösterilmediğinin yasını tutmaktan ibaret kalır. Anti militarizmin alaturcası da böyledir ve mealen şunları sorar: 
İsrail Heron operatörlerini niye çekti, ABD niye anlık istihbarat vermedi, karakol niye sağlam değil?... 
Komutan niye uyanık değil, termal kameraya ne oldu, çelik yelekler nerde, niye James Bondlar devreye girmiyor?... 
Elin oğlu Tunceli'de karakol basarken Hava Kuvvetlerimiz niye ortalığı cehenneme çevirmiyor; neden ecdadının 38 ruhuna başvurmuyor?... 
Paraysa para, araçsa araç, insansa insan, imansa iman daha neden 'teröristler'in inine girilmiyor, bataklık kurutulmuyor?...
Neden PKK'nin beslendiği vasata ilgili gösterilmiyor, Kürtlerin 'cici' olanları arttırılmıyor ve yeterince ihya edilmiyor, ekonomi, psikoloji?... 
Yok yok sınırlar; sınırlar nasıl bu koca ordu tarafından korunamıyor?... 
Irak ile neden sınırın yeniden çizilmesi konusu gündeme getirilmiyor?..

Yalanına inanıyor

Türk egemenlik sistemi uydurduğu yalanı bir süre sonra gerçek sanıyor. Şaki, eşkiya, sergerde, bölücü, anarşist, terörist, piyon, taşeron, diyerek devam ediyor. Türk medyasının manşetlerine bakın; Kemalist solundan, sağına kadar... Hepsi aynı: Özne 'biz'... ve öfke, kin, nefret, düşmanlık, şiddet, ölümü kutsama...
Mehmet Ağar, 'tuğlayı çekersem duvar yıkılır' demişti ya Türk egemenlik sisteminin inadı bundan... Yalan ve zulüm üzerine kurulu bir bina... 
Şimdi yine yeni yeniden sınırötesi operasyon pompalanıyor; yani 27'ncisi. Anti militarizmin alaturcası da destek veriyor: Örgüt Irak'a çekil!.. Çekilmezse de olacak ama çekilirse daha kolay olur. Sonrası şu: Çongar için 'altın vuruş'. Laçiner için 'büyük acı'...Yanisi Sri Lanka modeli... 
Bunun için şimdiden başladılar, sözümona savaş karşıtı bir cephe oluşturacaklar. Çok güzel de bu cephenin temel dinamiği,havan topunun başında poz veren muhteremin şakirtleri olacakmış, biraz da TRT-6 ile mest olan Kürtler ve iktidarın nimetlerinden beslenen 'kardeş halklar'... Mesele, savaş karşıtı bir refleksi Kürt gerillaların karşısına dikmek...
Farkındayız, kendilerini ağabeyimiz olarak görenler, bizi 'kapıcı', 'inşaat ustası', 'hamal', 'devşirilmiş devlet memuru', 'işbirliğinin ürünü politikacı', vs... olarak seviyor. Kusura bakmayın Fars dinciliği, Arap nasyonalizmi ve Kemalizm arasındaki Kürtler, artık bu oyunlarınızın farkında... Hava saldırılarında yaraladığınız ve şimdi tedavi gören 4 yaşındaki Şaxqewan Mihemedî bile bunun farkında...

18 Haziran 2010 Cuma

Kantopu gibi ittifak

Beklenen ama istenilmeyen oldu... 
Tarihi, güçlüyken daha da büyüme, yenerken yoketme ve uzlaşmazlık üzerine kurulu talancı bir egemenlikle kurgulanan; yenilgiyi tadınca da iyi bir barış ve uzlaşma partneri olan Türk devleti, yenemediği, yok edemediği ama yenilemediği Kürtlerle son savaşını yapmak istiyor. Buna o kadar hazır ve bir o kadar da istekli ki kendi içindeki kargaşa ve minik iktidar oyunlarını rafa kaldırıp toparlandı; Yasama, Yürütme, Yargı, Asker ve Medya hemen topyekun mücadele moduna geçti...
Kürt tarafının AKP'lileşerek sisteme entegre olmayı reddetmesi ve saldırı dalgasını fark ederek pozisyon değiştirmesi ardından devlet, kitlesel kıyım dışındaki tüm kozlarını sahaya sürdü: 
* KCK iddianamesi adı altında hazırlanan ve özünde Kürtlerin 20 yıldır binlerce insanını feda ederek legal alana taşıdıkları bütün kazanımları silmeyi öngören ferman hazırlandı ve mehkemece kabul edildi.
* Barış elçisi olarak gelen PKK kadroları ve sempatizanları 8 ayın ardından Başbakan Erdoğan'ın deyimiyle 'köksüz devlet', 'aşiret devleti' geleneğine uygun olarak tutuklandı.
* BDP hakkında kapatma davası hazırlandığı kulislerde dolaşmaya başladı, zaten bunu gerektirmeyecek yeni fezlekeler ve 'polis zoruyla mahkemeye' talimatları ilgililere yetiştirildi.
* Toplumsal gösterilere müdahale sertleştirildi, milletvekilinin kemiği tereddütsüz bir şekilde kırıldı, Türk kentlerindeki dinamik Kürt öğrenci grupları ölümcül örneklerle kontrol edilmeye çalışıldı/çalışılıyor.
* Rehin çocuklar ile ilgili düzenleme 'terörle mücadele' konseptinin öngördüğü bir güzergahta yürütülüyor.
* Ahmet Türk'ün burnunu kıran kişi, ilk duruşmada tahliye edildi.
* Sıcak savaş, Kuzey'in bütün alanlarına yayılırken, sınır ötesine sızmalar başladı.
* Psikolojik harbin gerekleri tam saha pres edildi/ediliyor.
* Öcalan'ın öldürülmesi olasılığı için nabız yoklanıyor.
* Ergenekon sanıkları küme küme evlerinin yolunu tutmaya başladı.

Herkes görevini yapıyor

Başbakan Erdoğan ile Türk Genelkurmayı'nın bugünkü açıklamaları yanyana getirildiğinde yine kantopu gibi bir uzlaşmanın sağlandığının itirafı niteliğinde.
Başbakan, tam bir Savaş Sözcüsü edasıyla konuştu. Çiller'in eril hali vardı karşımızda. 
Ona göre Kürtlerin gaspedilmiş hakları için verilen mücadeleye Türkiye Cumhuriyeti pabuç bırakmayacak. 
Yargının ideolojik kararlarından rahatsız olduğunu şimdiye kadar dile getiren Başbakan, Yasama, Yürütme ve Yargı'nın birliğini istedi. 
Asker, polis, jandarma ve istihbarat birimlerinin moralini bozmaktan kaçınılmasını emretti. 
'Ecdad' ve 'genler' ile konuşmasını süsleyen üç kıta yedi iklime kadar uzanan Erdoğan, legal zemindeki tüm Kürt yapılanmasını 'dosyalar gelecek' şeklinde tehdit etti.
Türk Genelkurmayı da aynı saatlerdeki brifinginde teknik ve rakamsal detayların içine gururla yedirdiği 200 insanın ölü bedeninin ardından İsrail ve ABD ile sorunsuz ilişkilerini anlattı. Başbakan ve AKP sözcülerinin sık sık dile getirdikleri ve önemli bir 'çözüm parametresi' olarak pazarladıkları kavramlar demeti, Türk Genelkurmayı'nca tekrarlandı. Savaşın yayılıp şiddetleneceğini paylaşan Genelkurmay, devlet tarafından ve topyekun şekilde yürütülen savaşın ekonomik, sosyo-kültürel, propaganda ve uluslararası alanlar gibi AKP ve Hükümeti'ne düşen kısmı ile senkronizasyonunun önemini kaydetti.

Kürtler ne yapabilir?

Barış kapısını herşeye rağmen açık tutan Kürt tarafının önünde çok fazla seçenek yok. Kürt hareketinin ana paradigması Kemalizm reddiyesi ve devletin zor tekeline müdahele üzerine kuruluydu. KCK'nin son açıklamasındaki 'sömürgeci hukuk sistemi' söylemi, çivisi çıkan Türk yargı sisteminin dışına çıkmayı öngörüyor. Buna göre Kürtler, varlıklarını yadsıyan bir Anayasa'nın şekillendirdiği ve dibine kadar siyasallaşan yargı erkini dikkate almayacak. Demokrasicilik oyununu bozacak ama bedelinin herzamankinden ağır olacağını unutmayacak. 

15 Haziran 2010 Salı

Erdoğan çözemezdi, çözemedi!

Türk şair Arif Nihat Asya'nın 'Bayrak' şiiri "Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü/Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü/Işık ışık, dalga dalga bayrağım!/ Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım." diye başlar ve "Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım/Seni selâmlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım." şeklinde devam eder vee "Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:/Yer yüzünde yer beğen!/Nereye dikilmek istersen,/Söyle, seni oraya dikeyim!" şahlanışıyla noktalanır... Büyük Türk liberali(MHP'nin eski neferi) Taha Akyol ile karşılıklı oturup dörtlük dörtlük paslaşırken buğulanan gözleri sonra ıslanmıştı. Tahmininiz doğru: Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı'ndan bahsediyoruz yoksa Kasımpaşa'da top koşturan genç Akıncı arkadaştan bahsetmiyoruz... 
Arif Nihat Asya'nın şiirini okurken gözlerinden yaş akan, 'düşünmezsen yoktur' diyebilen biri, Kürtlerin gaspedilmiş haklarından kaynaklı devasa meseleyi çözemezdi, çözemedi...
"Çocuk da olsa kadın da olsa güvenlik güçlerim gerekeni yapacaktır" deyip iki günde 10'un üzerinde ölüme cevaz veren çözemezdi, çözemedi... 
"Tek milet, tek devlet, tek bayrak, tek dedik... Ha beğenmiyorsan burda işin nedir, git beğendiğin yere" diyen biri çözemezdi, çözemedi... 
Saddam'ın sınırlara yığdığı yüzbinlerce Güneyli Kürt için İstanbul'da hayırseverlerden toplanan yardımın bir kamyonunu ulaştırdığı için yıllarca Güney Kürtlerine 'nankör' diyen biri çözemezdi, çözemedi... 
Türkler dışındaki halkların sorunlarının olmadığını anlatırken Arap bir aileden olan eşiyle mutlu olmasını gösteren biri çözemezdi, çözemedi...
Uzatmanın ve buraya Kürt tarafının açtığı kredi ile 8 yıllık verileri eklemenin gereği yok... 
'Edebi zarafetini, iktidarın politik lağımında yitirenler', 'Sat-dost edin, dost edin-sat' koleksiyonu oluşturanlar ile 'Kürt aydın kontenjanı' Kürtler arasında en avam tabiriyle 'Tayyip cesurdur, adım atacak ama bırakmıyorlar' diye pazarlarken; O zaten Türk Genelkurmayı'nın yeni dünyaya uygun belirlediği mücadele stratejisini programlaştırmıştı... Üstelik çok da kabul edilebilir bir ambalajı vardı: Anneler ağlamasın...

Kardeşi Abdullah

Başbakan böyle de 'kardeşim Abdullah' dediği Cumhurbaşkanı'nın 'iyi şeyler olacak' dedikten sonra vardığı nokta daha mı hayırlı?
Retorik ve hamasetle örülen şiddet güzellemelerine kardeş Abdullah da merak salmış. Topluma ver gazı, ırkçı damarlar kabarsın... 
Malum 'eksen kaydı mı, kaymadı mı?' tartışması var ya kardeş ordan dalmış... 
'Eksen','kayma','vizyon' vs gibi kelimelerin, Türkiye öznesiyle pasif veya aktif bir cümlede fink atmasından artık iğrenmeye başladım ama ben Cumhurbaşkanı değilim. Bakın, soğuk savaşın evlatlığını(isteyen buraya kolektif veya anonim velayet gerektiren sıfatı koyabilir) mevcudiyetiyle beğendirme telaşınının yansımalarına... 
AKP Hükümeti zaten Çelik, Mercan, Kalın, Dağı gibi şahsiyetleri ABD'ye göndermiş. Bahşiş olanaklarını yitirme telaşındaki avuç açma hariciyeciliği, yeni şantaj noktalarını avlama peşinde... 
Cumhurbaşkanı Gül de Kore yolundan imdada yetişiyor. Gül, Kore'ye asker göndermeyi hala 'hür dünya'nın yanında olmakla 'böyle muhteşem şey' olarak izah ediyor... Türkiye'nin Afganistan'da, Kosova'da, Bosna'da, Afrika'da, Haiti'de güvenlik gücü bulunduğunu hatırlatıyor. Çünküsü şu: Sermaye budur, yani militarizm... 
Dolayısıyla Kürtler için sıralayacağı cümleler de şu oluyor: "Terör örgütünü izole etmek için bütün boyutlarıyla topyekun mücadele ediyoruz. Ne gerekiyorsa yapacağız, yapmak zorundayız. Yılamayız. Ne pahasına olursa olsun kurtulacağız, çıkacağız bu işin içinden...Bu işlerden kurtulacağız. Açıkçası Türkiye'de teröre gerekçe olacak hiçbir şey olmadığına da samimi olarak inanıyorum."
İşte böyle diye diye 40 yıl oldu... 
Sonuçta maalesef belagatinize daha afilli cümleler eklemekle varılan yer, kan kokuyor...
Devletin organizasyon kudretini hiç yadsımadan, karşımızdaki ahtapotu küçümsemeden soralım:
Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan’la serbest ticaret ve dolaşım bölgesi için düğmeye basmış...Güzel de ben Van'dan Hakkari'ye gidemiyorum. Dersim'de Dokuzkaya, Aliboğazı ve Ahpanos vadileri, Munzur ve Mercan yasak bölge ilan edildi.Yani köyünden 100 metre öteye gidemeyecek... Bu durumu belkemiği kardeşlik olan hangi cümlelerle izah edeceksiniz?
Başbakan Erdoğan Arap sokağında son derece popülermiş, rahmetli Nasır gibi ama bir haftadır Hakkari sokaklarında 'şık' olmayan sıfatlarla anılıyor... Kürtlerin Başbakan'a özel bir garezleri mi var?
Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muammer Güler, 'Milli Birlik Projesi' Koordinatörü İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Home Office’de 'terörle mücadele'nin sivil ayağını tetkik edecekmiş. İskoçya, Galler, İrlanda, Güney Afrika, İspanya özerk bölgelerinden uzmanlar  Amed'e kadar gelip Koordinatör'ü de davet ettiler, oralı bile olmadı. İskoçya, Galler, İrlanda, vs ile İngiltere'yi birarada tutan nedir, İrlanda ne oldu? Ayağı bırakıp da bunlardan olumlu dersler almamanın vebalini nasıl taşıyacaksınız?
Korku-şiddet-çürüme sarmalınızın eserleriyle yüzleşip, gaspedilen haklardan feragat edecek misiniz yoksa çaresizliğin şoven kıyıcılığını mı Kürtlerin üzerine salacaksınız?
Basiretsizliğin panzehiri basirettir. Çözüm yolu var: Kiminle savaşıyorsan onunla barışır, kimin haklarını gaspetmişsen iade edersin. Bu kadar basit.

4 Haziran 2010 Cuma

Serdar Turgut'un Pentagon anısı!

Yıl 2002. Temmuz'un 19'u. Hürriyet gazetesini alanlar, entelektüel birikimini pornografinin sınırlarında nöbete çıkaran, zekasına tutukluluk yaptırarak hileli bir mevzilenmede debelenen Serdar Turgut'un 'Bilmem anlatabiliyor muyum' yazısıyla karşılaştı. Tam 8 yıl önce yani Hürriyet Gazetesinin Washington temsilcisi olduğu 1994 yılından bir anısını aktarıyor.
Bir gün Serdar, o zamanlar sıkça görüşmeye başladığı bir görevliyle buluşmak üzere Pentagon'a gider.
Biraz erkence gittiği için Pentagon'un koridorlarında azıcık dolaşır ve daha sonradan belirtildiği üzere, katiyen girmemesi gereken bir odaya dalıverir.
İçerde biraz sonra buluşacağı arkadaş, Talabani ve Barzani'nin Washington temsilcileriyle hummalı bir toplantı halindedir.
Haritalar filan da açılmış ortalara.
Serdar'ı görünce hayli bozulurlar, ancak hepsini tanıdığı için tınmıyor.
Doğal olarak toplantıları zamansız sona ermiş ama Serdar hınzırlık yaparak dışarı çıkmayıp toplantının devam etmesini önler.
Talabani'nin temsilcisi de Dr. Barham Salih'tir.
Serdar'ın buluşacağı arkadaşı Harold Rhode ve eşlik edenlerden biri de Alan Makovsky.
Serdar, hikayesine artık arkadaşının önadıyla devam eder. Haroldcuğunun kariyer planlamasını nasıl ördüğünü ve tebdili kıyafetle Türkiye gezilerini anlattır. Şaşırmayın, çook samimiler ya ondan biliyor. Harold sonunda Pentagon'un Ortadoğu işlerinden sorumlu yetkilisi olur. 
Türkiye sevgilerinden en ufak şüphesi olmayan Serdar'ın arkadaşı ve onun arkadaşları maalesef Kürtler ile ilgili de bir plana sahipler. Ancak Serdar, 2002 yılında, "Bunun ne olduğu konusunu ben bilemem; çünkü başta da dediğim gibi girmemem gereken toplantıya girdiğimde ne yazık ki konuşmalarını yarıda kesmişlerdi, fazla bir şey öğrenemedim açıkçası" diyor.
Zaten içinden çıkamadığı için "Falan filan, işte böyle" deyip yazısını şu soru cümlesiyle bitiriyor: Bilmem anlatabiliyor muyum?

Al sana komplo işte

Yıl 2004. Şubat'ın 25'i. Akşam gazetesini alanlar yıllarca Genel Yayın Yönetmeni güzellemesi yapan Serdar Turgut'un Genel Yayın Yönetmenliğinin cicim devresindeyken revize edilmiş ve ambalajı değişmiş bir anısını okumak zorunda kalırlar. 'Bu da komplo teorisini hak etti doğrusu!' başlığındaki yazısında kamramanımız Serdar, bu kez kitabevinde raflar arasında dolaşır. 
Pat diye Yalçın Küçük'ün iki kitabı karşısına çıkar.
Serdar'ın birikimini pornografi fonundan absürd mizaha tahvil ettiği gibi Veli ile soyadı benzerliğini Ergenekon yatağından çiftleştiren Yalçın'ın kitapları satın alınır.  
Yalçın'ın kitapları İsrail ve yahudi düşmanlığıyla bezenmiş komplo teorileri, etnik secereler vs tahminleriyle dolu olduğu için epey okunuyormuş. Serdar biraz şaşırmış ama o da ne? Gerçek Hayat dergisinde yayınlanan Yalçın Küçük söyleşisinde bir 'tespit' Serdar'ın dikkatine mazhar oluyor. Küçük '..ben Barzani ve Talabani'nin İbrani kökenli olduğunu, orada kurulmakta olan devletin bir Kürt Judaik devlet olduğunu söylüyorum' diye konuşmuş.
Tanrım Serdar'ın aklına mukayat ol, çünkü ikinci yazı hemen ertesinde önüne geliyor. Sedat Ergin'in 'İsrail'in Kürt Devleti'ne Bakışı' yazısı... 
Ordan alıntılarını tamamlayan Serdar, 'Sevgili okurlar' diye biz gariban okurlara seslenerek kararını, "Bunca gelen açık istihbarattan sonra benim yeni bir komplo teorisi üretmeden durabilmem mümkün değil" şeklinde paylaşıyor ve hemen ekliyor: "1994 yılında Washington'daki Pentagon'da yanlışlıkla girdiğim odada Talabani'nin sağ kolu şimdiki Dışişleri Bakanı Barham Salih ve Barzani'nin adını unuttuğum temsilcisi Amerikan yetkiliyle oturmuş haritaları açmış Kürt devletini konuşuyorlardı. O yetkili de gayet tabii ki İsrail'i ikinci vatanı olarak seven dinine son derece bağlı Harold Rhode'du."
Serdar, yazısını, Yalçın Küçük'ten aşırdığı üfürüklerle sürdürüp, inanmamış gibi yapıyor, komplo teorisi diye mim koyuyor fakat "Eğer doğruysa o zaman Büyük Ortadoğu Projesi bence budur ve bu bence projelerin anasıdır" diyor. Ve yine bizi iki yıl önceki sorusuyla titretiyor: Bilmem anlatabiliyor muyum?

Teorisi değil komplo!

Yıl 2010. Haziran'ın 2'si. Habertürk gazetesini alanlar, 8 yıl önce ilk kez okudukları, 6 yıl önce revize edilmiş ve şimdi HT kalitesiyle tamamen değişen Serdar Turgut'un anısına maruz kalırlar. Artık teorisi yok komplo var ve İsrail-PKK işbirliği yeni Serdar'ın kesin sunumudur. 
Aktüel gelişmeleri kendi penceresinden okuyucusuna aktaran Serdar, "Ben bugün komplo diye anlatılan olayların yarın tarih bilgisi diye anlatılabildiğini bildiğimden komplo teorilerini bir noktaya kadar ciddiye alırım" diyor ve "İsrail-PKK işbirliği ve Kuzey Irak’ta bir Yahudi devleti kurulduğu teorisini, biraz sonra anlatacağım olay nedeniyle daha da ciddiye almaya başladım" diye ekliyor.
İki kez anlattığını tekrarlayacak olan Serdar, 'noktasına virgülüne kadar doğru' diyerek okuyucuyu ikna ediyor!
Serdar Türkiye’ye komplo hazırlandığını gözleriyle görmüş.
Olay ABD’nin başkenti Washington’da geçiyor(Ne tesadüf?)
O dönemde çalıştığı gazetenin Washington temsilcisi(ilginç!). 
En iyisi aradan çekileyim: 
"Türkiye’ye karşı komplonun hazırlanışını gördüğüm gün, Pentagon’da istihbaratçı olarak çalışan kişiyle randevum vardı. İlk önce odasına gittim. Oda arkadaşı, 'Bir grup misafiri vardı, aşağı katta kafeteryanın yanında bir odaya gittiler' dedi.
Ben de aşağıya indim.
O günlerde özellikle istihbarat konularında Amerikan devleti içinde Türkiye’ye bakan hemen hemen tüm personel Yahudi’ydi. ABD göçmen ülkesi olduğundan hepsi de Amerika’nın çıkarlarının yanı sıra İsrail’in de çıkarlarını koruduklarını açıkça söylerlerdi.
Pentagon’da görmeye gittiğim kişi de fanatik bir Yahudi’ydi... Neyse Pentagon’da o gün kahvemi aldım, bulundukları odanın kapısını bir tıklatıp içeriye dalıverdim.
Şimdi sıkı durun. Manzara şuydu:
İstihbaratçı masaya oturmuş ve önüne bir harita açmıştı.
Haritada Türkiye ve Kuzey Irak görülüyordu. Unutmayın, Irak savaşının
başlamasından 20 yıl öncesini anlatıyorum. Adam etrafındakilere, Kuzey Irak’a çizdiği bölgede sınırlarının bir bölümü Türkiye’nin güneydoğusuna da taşan yeni bir ülkeyi anlatıyordu.
Masada onu dinleyenler, Barzani’nin Washington temsilcisi (adını hatırlamıyorum), Talabani’nin temsilcisi Behram Salih ve PKK Washington temsilcisiydi.
Bugünlerin kaderi o günlerde, Pentagon’un ikinci katında bir odada öyle çizildi."

Anı da anıymış yani!

Serdar Turgut'un Pentagon anısının geçirdiği evrim böyle. Pentagon'daki turun güzergahları; arkadaşının yapısı; masa ve üzerindeki haritanın ölçeği; masanın etrafındakilerin Serdar ile ilgili tavırları değişime uğruyor, sürekli gelişiyor. Anı sabit durmaktan sıkılıyor. Son halinin en bariz değişimi ise modaya olan duyarlılığı ve masanın kenarına bir sandalye daha iliştirilmesi. Ee yıl 2010 ve İsrail ile problem var, üstelik PKK de eylemlerine başlamış, 'manidar' bulunmuş, Serdar ne yapsın?.. Kolayına kaçmış ve iliştirdiği masaya PKK Washington temsilcisini oturtmuş. Bu kadar basit işte.

Adını sen koy Serdar

Serdar Turgut hazretleri, bu üç yazının ardından ilave yapmanın anlamı yok. İdollerin olan Ron Jeremy seni cezalandırsın ardından Rocco Siffredi'ye havale etsin, ordan hayranı olduğun Uzakdoğu'nun sidikli banyosunda kırklan, dersem ne yazar. 
Seni Rana'nın haysiyeti ve Alp'ın onuruna havale ediyorum. 
Bari bunların hatırı için toplumsal meselelerde kalem oynatırken yalandan kaçın.
İnsaflı ol.