23 Ocak 2012 Pazartesi

Devlet çanağında zikir!..

Varlığını, cebren tescillediği çemberin içindeki insanlık ailesinin bütün renklerini kanatarak tekleştirmeye çalışan obez zorbanın, ecdadının kalabilen maddi mirası ile genetiğini değiştirdiği manevi mirasının izdivacından peydahlanan ucube neslinin hükümranlığıyla karşı karşıyayız. Talan ve yalan üzerine kandan harçla bina edilen, gaspettiği dinle zehirli bir sarmaşık gibi koca bir coğrafyayı saran imparatorluğun varislerinin, ecdadını utandırmayacağı aşikardı. Islahat, Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet terkibinin son halkasını güncelleyen bu ucube nesil, hepsinin toplamı kadar melez,
herbirinin keskin ucu kadar gaddar, ilkinin kapsamı kadar hacimli, ikincisinin vaatleri kadar açılımcı, üçüncüsünün kaotik entegrasyonu kadar kurnaz, sonuncusunun tahterevallisinde iki uca da oturacak kadar cambaz... Kadife eldivenli katil, çelik zırhlı meydan okuyucu, necis mekan cazgırı, cesetlerden müteşekkil dergahın abdestsiz abidi, çalınmış kefenlerden takkenin gönüllü hamalı; pervasızlıkta pişkin, nobranlıkta cömert, yalanda bereketli, hilede kalfa, katletmekte usta ama insani hasletlerde çıraklıktan terk... Aşısı var ama doğru zamanlamaya tesadüf etmeyince ölümcül moduna karşı uzun bir direniş terapisi zorunlu...

Uzman çavuşluğa terfi!

Yeryüzünün bütün kötülüklerini esirgemeden tattıran egemenliğin, bu coğrafyanın kadim halklarına musallat olan kanserli parçalarını teşhir etmek, en azından bütünlüğüne hükmetmesini engellemek, herbirinin kesif kötülüğüne karşı bir diğerinden medet ummadan infilak etmesini sağlamak insan soyunun kutsal ibadetidir. Yukarıdaki bütün aşamaların kesintisiz muhatabı olarak iki asrı aşkındır yokolmamakta direnen Kürtlerin, kaç kuşaktır parçalanamayan belleklerinde taşıdığı veriler, egemenin bütün organlarının günümüzdeki konuşlanmalarını, fonksiyonlarını,  koordinasyon kabiliyetlerini ve gönüllü uyumlarını anlamak için geçerliliğini koruyor. Üstelik yarına projeksiyon tutmanın altyapısı olmakla yetinmiyor, bugüne karşı hakikat sensorlarını tetikleyen; cari zulmün kamuflajlarını tarayabilen yetiye sahiptir. Türk egemenliğinin kanserli organlarından biri olan basın-yayın, kurbanlarından biri olan Kürtlere karşı zamanla en az silahlı güçleri ölçeğinde etkili; yine en az silahlı güçler kadar Türk toplumunun güdülerek, hem silik hem de saldırgan bir vasata hapsolmasını sağladı/sağlıyor. Koçgiri, Piran, Ararat ve Dersim merkezli kırımlar ile son isyanın 80 öncesi/sonrası, 90 sonrası ve şimdiki aşamalarındaki devlet bileşenlerini gözardı etmeden, çekirdek mentalite ve diğer organlar gibi basın-yayına yansımalarına bakıldığında, ırkçılıkta süreklilik, dilde sadakat, yöntemde zenginlik ama son aşamada, tekrar angajmanda farklılık görülür. Bugünün 90 sonrasındaki farklılığı siyasal iktidar-devlet ayırımından transit geçişkenliğe varılması; bu bütünlüğe angaje olan basın-yayının ömrünün iktidar bileşkesine endeksli olmasıdır. Dolayısıyla kötülük gönüllüsüdür, savaşan bir güçtür; olası kaybetme korkusunun gözükaralaştırdığı obur askerdir. Artık mehmetçik değil, uzman çavuş basındır. Devlet baki, iktidar geçiciydi; ikisinin bir süre nazlansalar da aynı yastığa baş koymaları sonrası iktidar devleti baki olmalı, çünkü ötesi insanlık mahkemesinin kesinleşen kararının infazıdır...

Sultan ile Gülen yazıcılar!

84'ten itibaren de Türk basın-yayını üzerine düşeni fazlasıyla yapıyordu; 93'ten itibaren ise bu görevi hem daha sistematize edildi hem de bağımlılığın hukuku oluşturularak fonların gazına basıldı. MGK, başbakanlık ve OHAL'de hem toplu hem de tek tek toplantılar yapıldı, brifingler verildi. Çünkü devlet, çözümün, varlığına kast olduğunu, egemenliği paylaşamayacağını, 'kontrol edilebilir terör' skalasının aşıldığını; katılım, milis gücü, gerilla yaygınlığı, savaş kapasitesi, köy-kent ilişkisi ve kitlesel güç ile beslenen kurtarılmış bölge ilanı aşamasını bertaraf etme kararı aldı. Devlet, kuralsız bir savaşı yürüten çeteler toplamına dönüşürken, basın-yayını da üzerine düşeni yapıyordu. Gazeteler, medya grubuna;  bankaları da olan holdinglere dönüştüler. Doğan, Karamehmet, Bilgin ve Uzan soluksuz depar atıyorlardı. Militarist, ırkçı, kışkırtıcı, cinsiyetçi, yalancı ve acımasızdılar. Haber seçimi, kaynağı, kurgusu, başlık tercihi, tamamlayıcı fotoğraf, karikatür, görüntü, grafik ve gizli/açık mesaj gayretiyle okuyucunun/izleyicinin muhakeme yeteneğini, sorgulama ihtiyacını bloke edip kutsallaştırdıkları mefhum ve fiillerle hipnotize sürüsüne katıyorlardı...
Bu durum 97'deki dönüşüm kararına kadar sürdü, 97-2002 dönüşüm sürecinde ekonomi, siyaset, medya elden geçirildi, yeni devlet bileşenleri hazırlandı. Devletin bütün kurumlarının varlıkları muhafaza edilerek insan malzemesi yeni döneme entegre; itiraz edenler ekarte edildi. Türk basın-yayını da nasibini aldı. Doğan ve Karamehmet'e devlet-siyasi iktidar dersi verilerek, iştahları dizginlenip varlıkları bağışlandı. Uzan, ekarte edilen askerlerle birlikte varlıklarını yitirdi. Bilgin, varlıklarını yitirip itiraflarla dönüş umudunu korumaya çekildi. Yeni dönemin gözdeleri ise AKP ve Fethullah Gülen Grubu'nun el konularak, doping yapılarak, yeniden oluşturularak merkezileşen basın-yayın organları oldu. 93'ün kurtarılmış bölge ilanı aşamasıyla birlikte konsept değişikliğine giden devlet aklı, 2011'in ortalarından itibaren yeni formatıyla Demokratik Özerklik statüsü ilanı aşamasıyla birlikte de nüansları olmakla beraber benzer kaygı ve gerekçelerle düz bir çizgi çizdi. Şimdi yaşadığımız ve adına 'entegre strateji' denilen konsept, Diyanet'ten GAP İdaresi'ne, Emniyet'ten YÖK'e kadar bütün devlet organlarının seferber olması; hepsinin psikolojik lojistiğinin Türk basın-yayın organlarınca karşılanmasıdır.
Sabırlı, azimli, merhametsiz; adalet ve hakikat kaygısı olmayan ahlaksız bir devlet aklının bütün çirkinlikleri, Kürt halkını ve siyasal güçlerini sarmaya çalışırken Türkiye toplumunun uysal performansından da gayet memnun. Uzman çavuş basınları ise Sultan'ın cennetinin sonsuzluğunu bir zamanlar inandıklarını söyledikleri Allah'ın cennetine tercih ettiler.

Kürt gazeteciler

Özgür Ülke'nin 1994'te bombalanmasının yıldönümü nedeniyle şunları yazmıştım: "Hoyrat bir terör rejiminin hükümranlığı gemi azıya almıştı. Tepeden tırnağa yürüttükleri kirli savaşa batmış iktidar bileşenlerinin, yargının göstermelik prosedürünü bekleyecek vakitleri yoktu. Tek tek öldürmenin, tutuklamanın, gözaltına almanın yetmediğini görmüşlerdi. Bir avuç insan, düşen her kalemi alıyor, kapatılan her ofisi yeniden açıyordu. Ne ensesine ateşleyecek bir paramiliter tetiği ne ölüm yolculuğu için ansızın alındığı JİTEM otomobilini ne de demir parmaklıkların ardındaki esarete karar verecek yargı labirentini önemsiyordu. Onlar, inatçı ve mütevazı hakikat avcıları oldukları kadar, rafinesiz paylaşmanın erdemine iman etmiş gazetecilerdi. Devletin şu veya bu kenarında durmuyorlardı. Kimsenin onlara valizle dosya getirdiği yoktu. Zaten bunlara gerek de yoktu. Yaşadıklarının verili referansıyla gördüklerini, gözlediklerini, tanıklıklarını, dinlediklerini, tereddütsüz aktaran modern zamanın amatör ruhlarıydı. Halk Gerçeği, Yeni Ülke ve Özgür Gündem ile başlayan yolculuğun meşakkatinin ve devletin cömert faturasının farkındaydılar. Ödemekten çekinmek bir yana paylarına düşenin azlığıyla hayıflandılar. Türkün ilk kadın liderinin militarizm ile izdivacının musallat ettiği terörizmin devletleşmesi, devletin çeteleşmesi ve çetelerin, gövdenin sağlam kolları olduklarını ispatlama gayretlerini, hayatın her alanına damıtmakla taçlandırma sabırsızlığı vardı. Tetikçiler yarışıyordu, istihdam kapasitesi artıyordu. Devlet çok tetikli bir silah, kolları altında debelenen bir ahtapot olmakla tarihi durduracağını sanıyordu..."
Durduramadı... Yeni devlet aklı da rehin aldığı Kürtler arasına onlarca meslektaşımızı da alarak; büroları basarak, devletlere şantaj yaparak, yüksek cezalar vererek, kapatarak, kara çalarak insanlık ailesinin hilafına tarihi durduracağını sanıyor. Umarım yanıldığında artık çöken sadece Sultan'ın kolonları olmayacak...

*PolitikART'ın 62. sayısı

9 Haziran 2011 Perşembe

Sultan çıldırdı!..

Türk Sultan'ın son iki gündür fren sistemini devre dışı bırakması ve Kürtlerin bütün değerlerine tereddütsüz dalması, 'Sultan Hazretleri MHP'yi baraj altında bırakıp Kürt meselesini rahatça çözmek istiyor' propagandasına sığmıyor... Seçim sathında suya yazılan şişkin vaatler, simülasyon çılgınlıkları ve 2023'e ışınlanıp kocaman rakamların yazımından behsetmiyoruz. Gecikmiş ve ertelenemez merhalesinde; öznesi insan ve patlamasının ölüm saçacağı bir meselenin pistinde yapılan çılgın işaretlerden bahsediyoruz... Kürtlerin parti, kurum ve siyasetçilerine dil uzatmanın yetmeyeceğini anlayınca dinine saldıran Sultan'ın, 12 Haziran'a ramak kala idam, ölümcül esaret ve direkt Öcalan'ı hedef alan küfürlere başlaması, anlık dürtmeler ve provokasyona yönlendirme hamlesi değil, 12 Haziran'a kadarki ara sürecin bittiğinin erken ilanıdır...
Yardımcısı Hayati Yazıcı, Fethullah Gülen Grubu'nun sunduğu günlük bülten Zaman'a çok açık ve net bir şekilde rehin tutulan Kürt siyasetçiler seçilse bile cezaevinde çıkamayacaklarını ve Meclis'e gelemeyeceklerini duyuruyor. Yine Yardımcısı Bülent Arınç'ın 'kurban olduğu' yeni Yargıtay da Kürt siyasetçi Hatip Dicle ile ilgili kararını seçime üç gün kala açıklayarak "Meclis'e giremez" diyor. Dışardaki adaylar ile ilgili karalamalar da delil icadına vardırılıyor...
Şafii, Alevi, Êzîdî, Hanefi, Şii, Hıristiyan şeklinde din/mezhep/inanç mensubiyetleri olan Kürtlerin, Şafii çoğunluğu üzerinde akıl almaz manipülasyonları, Selahattin Demirtaş'ın deyimiyle 'örgütlü yalan stratejisi'ne uygun olarak saçıyor...
'PKK domuzla besleniyor. Apo'nun papazı. PKK'liler CHP listesinde. Kandil-Silivri hattı. Ergenekon Kandil'de. Irkçı kafirler İslam düşmanı. Müslüman Kürtleri yakıyorlardı. Madımak'ı PKK yaktı. Madımak'tan Dağlıca'ya. Kürtçü ırkçılar. Bunlar Zerdüşt. BDP Kürtçe ezan okuttu. Suikast hazırlığı. BDP'li başkan tacizci. Korsan Cuma...' diye devam ediyor... 
Bütün bunlar yetmeyince de direkt Öcalan'a yöneliyor. Önceki günden itibaren Öcalan'dan alıntı yapıyor, geçmişe dair hayıflanıyor, tehdit ile küfürü birarada savuruyor. İdamı, bir ceza olarak benimseyen Türk Sultan, ''Partim 57. Hükümet koalisyonunda görev alsaydı Öcalan ya idam edilirdi ya da istifa ederdik, çekilirdik'' diye geçmişe ağıt yakıyor. Fakat bugüne dair müsterih ve net: "İmrali'dakiyle ilgili ceza kesinleşti. Ağırlaştırılmış müebbet hapis. Ak Parti bunun üzerinde asla oynamaz. AK Parti iktidar olduğu sürece orda olacak. Ben milletime ihanet etmem. Tayyip Erdoğan sağ oldukça, böyle bir şeye müsade etmez."
İşte hayıflanma üzerine bina edilen toplumsal realite ve gelecek vizyonunu kötürümleştiren siyasal akıl tutulmasının, ebedi iktidar marazıyla esir aldığı Türk Sultan, ilkel güdüleriyle gözükaralaşıyor. Öcalan'ın eski yazılarından İslam karşıtlığı çıkarmakla yetinmiyor, atfedilen bir tespitini "çok adi, çok alçakça" ifadeleriyle tanımlıyor ve "İmralı'dakinin işi bitmiştir" tehdidiyle 15 Haziran'a göz kırpıyor...
Türk Sultan, ilk kez Öcalan ile ilgili kesin ifade kullanıyor ve ilk kez Öcalan'dan alıntı yaparak, cevap veriyor. İsyan liderlerinin akıbetinin miras bıraktığı travmanın farkında olan Kürtlerin, Öcalan'ı şerhsiz sahiplenerek, bu lanetli döngüyü kırmak için ödediği bedel ortada. Türk Sultan da seleflerinin değerlendirme tutanakları, uluslararası müttefiklerinin raporları ve istihbaratın hazırladığı muhtemel sonuçlar analizini gözden geçirebilir. Bunun faturası için ödenecek bedelin, Öcalan'ın hasletleri ve siyasetinin ötesinde Kürtlerin kendi gelecekleri ve lanetli çemberin dışına çıkmak için sembolleştirdikleri tüzel kimlik gereksinimleri için vahim bir tablo sunacağı hesaplanmalı. Bu tablonun hasar tespiti yapıldığında ne ortak yaşam iradesi, ne AKP iktidarı ne de 2023'e tek parça varacak, ayakta kalmış bir Türkiye kalır... 
Gelelim tadını çıkardığı 'Kürtçe ezan' iftirasına. "Ben Türkçe dışında başka bir resmi dil tanımıyorum. Anadilde eğitim olmaz" diyerek Allah'ın hak dağıtımına şerh koyan, taksimata müdahale ederek şirke yeltenen Sultan'ın hassasiyetinin sahiciliğine. Önce şunu vurgulayalım. Cumhuriyetin tek parti dönemi dahil Kürtlerin kendi camilerinde ezanın orijinal haliyle hiçbir zaman oynanmadı. Kürtler, kendi camileri Türk Diyanet İşleri tarafından işgal edilene kadar vaaz ve hutbelerini Kürtçe veriyorlardı. Bugün yapılan da budur ve AKP/FG konsorsiyumunun iddia ettiği gibi tek bir alan ve camide Kürtçe ezan okunmamıştır. Bunu onlar da biliyor ama "Bunlar Kürt Kemalisti, Stalinist, ırkçı derebeylik" ithamları için semiriyorlar.
Türk Sultan ve kapıkulları ile ulufeci kalemşorlarına Pale D. Heban'dan alıntıyla hatırlatalım: Ortada Kürtçe ezan olmadığı halde, bunu sakız yapan, medyalarında çeviren ve inanmak için can atanlar üzülsünler. Arapça dışındaki ezan şerefi, Türkiye camilerinde dualara mazhar olan Atatürk ve silah arkadaşları ile seleflerine baki kalacak. Hiçbir kavim Arapça dışında ezanı denemedi, denemeyecek. Fatih ve Yavuz'un torunları olarak ilelebet bu istisna halinizle gurur duymaya devam edeceksiniz...
Kürt halkı ve giderek birliği hayal olmaktan çıkaran siyasal yapıları; yalan, iftira, hile ve oyunlarınızı biliyor ama varlık hasletlerinizi kanlı mı kansız mı sürdüreceğinizin kararı size kalmış. Çıldırmak veya birlikte çözmek; tercihin temel belirleyeni sizsiniz... 
Kürt halkı ve Üçüncü Blok bileşenleri ile barıştan yana olan herkesin, 15 Haziran'dan önce 12 Haziran etabı olduğunu unutmaması gerekir. Türk Sultan'ın çılgınlığını bloke edecek en önemli etmen, 12 Haziran'daki oylar olacak. İdam, esaret ve katliama gidecek sahte cennet plakalı duble yollarına ve bizden çaldıklarıyla lütfettiği sadakaya kanmayalım.

7 Haziran 2011 Salı

Kemalizmin tuzakları!..

Kürtler, hiçbir zaman Kemalizmi benimsemedi; itiraz etti, direndi, yenildi, sustu, bekledi ama yine itiraz etti. Ortak bir refleks oluştu; istisnasız hiçbir toplumsal katmanı, bu katı, tekçi, eklektik ve uydurma devlet ideolojisini özümsemedi... 
Tek bir Kürt köyünde Mustafa Kemal Atatürk'ün bilinen ismiyle anıldığına tanık olunamaz. Devlet zoruyla dayatılan, içi sürekli doldurulan ve güncellenen Kemalizmin, mutlak kontrol ile paralel olarak zamana yayılmış teslimiyeti de gözardı etmemesi; farklı tonlarla ve gerekçelerle nüfuz etme mahareti sayesinde çürütücü bir virüs olduğu açıktır. Yerleştiği bünyede sabırla ilerler, çünkü bütün kurumsal organizasyon ve zihinsel sera onun lehinedir. Fırsatını bulunca nükseder, bağışıklık sistemini çökertince de bütün hücrelerine hükmeder ve kurgulanmış bir ses ve eylem düzeneği haline getirir. Onun için koca profesörler kabız, din görevlileri haris, generaller seyis, siyasetçiler müflis modundadır...
Bütün Kürt siyasal yapıları teorik olarak devleti ve resmi paradigması Kemalizmi reddetti. Kürt halkı, bu kurumsal paradigmanın gücünü küçümseyenler, anlayamayanlar, ona benzeşmekten veya onun bir hafi kolu olmaktan kendini kurtaramayanları bir kenara attı. Kemalizm her deşifrasyonun ardından farklı bir sürümle tekrar şansını denedi...
Şimdi Şafii Kürtlere AKP üzerinden kurumsal varlığına, bütünlüğüne ve devlete hayatiyet veren vazgeçilmez ilkelerine halel getirmeden ama din sosunun ölçeğini yukarı çekerek yeniden hücuma geçmiş durumda. Bunun için müthiş bir tempoyla dört koldan kuşatmaya çalışıyor. Böyle olunca ihmal edilmiş gibi görünen Alevilere de müjde veriyor...
O müjdenin adı da rektefiye edilen CHP... CHP tarihini anlatmaya gerek yok. Sadece kaportası ve iç düşemesi değişmiş; belleği resetlenmiş bir 'Tuncelili' de kulağına merkezi komut cihazı takılarak şoför koltuğuna oturtulmuş... Kemalizmin otantik halinin Aleviler içinde meşruiyet sorgulamasına muhatap olmadan fink atma cüreti nereden? Dersim ve sürgünleri, bu celladın gönüllü muhipleri olamaz... Kemalizmin üzerine sıçrayarak kirlettiği bütün firari siyasetlerin mekanı niye Dersim, niye Alevi kitle olsun? Bunun haklılığına ve meşruluğuna inanmak en başta Kürt Alevilere ve hem Kürtlere hem de Alevilere büyük hakarettir...
Türk devletinin, Şafii Kürtler arasında din silahını kullanırken, Aleviler arasında hem Kürt ve Şafii fobisini yeniden enjekte etmeye çalışması hem de kendi üretimi protipleri model olarak sunmasının telaşının farkında olmalıyız... 
Devlet, Dersim ile Hakkari arasındaki köprüyü uçurmak istediği gibi Erzincan'dan Adıyaman'a uzanan hat üzerindeki hesaplarını tamamlamak istiyor. Üçüncü Blok'un yarattığı heyecanın Mersin, İzmir, İstanbul ve diğer metropol kentlerdeki Alevi kitlesince paylaşılmasından ürküyor... 
Kemalizm ve yeni sürümleri ile Türk-İslam sentezinin kurtçuklarını anlıyorum da, iki kumanın üvey evlatlığına razı olanların telaşı nedir? Mehmet Metiner, neo Kemalistlerin kapısında ne iş görüyorsa, Kamer Genç de Kemalistlerin kapısında aynı işi görüyor...
Başta Kürt Aleviler olmak üzere bütün Alevilerin, Van ve Siirt'teki adaylarından tereddüt etmeyecek bir toplumsal dönüşüm ve gelişimi sağlayan Kürt iradesinin, Üçüncü Blok ile birlikte yeni Anayasa için teminat olma gayretini anlamaları elzemdir... 
Kemalizmden uzaklaştıkça kendimize, insani, milli, felsefi ve dini varlığımıza yakınlaşacağımız; efendilerin tasallutundan kurtularak, özgürleşeceğimiz açıktır...

MHP meselesi

BDP'nin destekleyeceği aday veto edildikten sonra BDP, Elazığ'da boykot kararı alıyor ve açıklamaya hazırlanıyor. Bunu duyan eski il başkanı, Siirt'te olan Gültan Kışanak'ı arıyor ve buna itiraz ediyor. Boykotun etkili olamayacağını; CHP'ye, gerekirse MHP'ye bile oy yönlendirmesi yapılmasını istiyor... Gültan Kışanak da dinliyor ve il başkanını geçiştirmeye çalışıyor. Zaten ertesi gün il başkanının tepkisi yerine boykot kararı Genel Merkez tarafından açıklanıyor... Sonuç: İl Başkanı, öfkesinin aklını uçurduğu bir mertebede. BDP, boykot kararı vererek doğru olanı yapıyor... Türk Başbakan işte bu diyalogu büyük bir skandal olarak duyuruyor, talimatıyla da yayınlanıyor ama boşuna...
Cizre ve Başkale'de MHP'de olan Kürtlerin bundan vazgeçmesi üzerine üretilen teorilerin de anlaşılması lazım. Kürdistan'da iki çeşit MHP'lilik var. Birincisi; 60'lardan sonra Komünizm ve Aleviliğe karşı doktrine edilen Sünni Kürt öğrenciler. Bu öğrencilerin gayretleri. Buna paralel olarak yine benzer saiklerle ama içinde bariz Kürt düşmanlığını da taşıyan devşirmeler ve diğerleri. İkincisi; aile ve aşiretlerin yerel güç konumlanmalarından dolayı herhangi bir Türk yapısına monte olması... Şimdi bu iki koldan bir bölümü, Türk milliyetçiliği tarafını bir kenara bırakıp ama eski reflekslerini koruyarak muhafazakar partilere geçti... Bir bölümü özellikle Kürt olmayanlar ile birlikte ya JİTEM elemanı oldu ya da paramiliter çetelerin mimarlarıyla hareket etti... Aile ve aşiret çıkarları ve yerel güç dengesinden dolayı sığınanların bir bölümü ise şimdi bundan vazgeçiyor. Korucuların da vazgeçtiği gibi... DTK iki yıldır uğraşıyor. Katı bir ideolojik parti olmayan BDP hepsine kapılarını açmak zorunda. Gelenler de apolet almıyor, normalleşiyor...
Kürtlerin MHP'den varlık gerekçesinin hilafına beklentisi yok. MHP'nin de artık Kürtlerden taban devşirme derdi kalmadı, olanla yetiniyor...
Elbette engin bir ufuğa, derin bir belleğe, yüce bir idrak gücüne ve sınırsız bir kapasiteye sahip olduğunu sanarak, devletin her yalan ve taktik hamlesine atlamaya teşne olanları bir kez daha düşünmeye davet edeceğiz. Sosyolojik tanıma kapasitelerini bloke edip kimliğine yabancılaşanların, etik ve ilkenin paha biçilmez düsturlar olduğunu bir kez daha hatırlamalarını bekleyeceğiz...
Türk devletinin yapay kategorileştirmelerine değil, doğal alanlarımızı sahiplenerek, haklarımızdan feragat etmeden bir araya gelmek zorundayız... Bunu bize sağlayacak olan da Kemalizmin balkon üstü, balkon altı; merdiven üstü, merdiven altı versiyonlarının arasına tünemek değil, diz çökmemeyi düstur edinen Üçüncü Blok'un eşit bir paydaşı olma dürüstlüğüdür...

6 Haziran 2011 Pazartesi

Balkondaki Sultan!..

"Düşünmezsen yoktur" ciddiyetiyle Kürt meselesini idrak ederken, "vardır, benim sorunumdur, bütün Türkiye'nin sorunudur, çözeceğiz" esnemesiyle göz kamaştıran ve son seçime doğru "Bu ülkede değerli kardeşlerim, Kürt meselesi artık yoktur" müjdesini veren Türk Başbakan'ın tefsircileri ikna olmuyor. Onlara göre yaşadıklarımız, gördüklerimiz, duyduklarımız sahici değil. Muhterem Başbakan, üçüncü iktidar dönemini garantilemek ve böylece Kürt meselesini çözmek için minik numaralar yapıyor. Muhteremlik yarışındaki zevata göre; Başbakan, tıpkı 22 Temmuz 2007'deki 'balkon konuşması'nın benzerini yaparak, bembeyaz bir sayfa açacak. 22 Temmuz 2007'den itibaren yaşadıklarımızı gözardı etmemizi istedikleri gibi hafızamıza hakaret edip, dümdüz metinler üzerinde tefsircilik oynamanın kerametine inandırmaya çalışıyorlar. En iyi ihtimalle bütün doğal/temel hakları gaspedilmiş 20 milyonluk Kürt nüfusunun sorunları ile Moda sahilindeki alkol keyfine müdahaleden korkan 'endişeli modernler'in sorunlarını eşdeğer görüyorlar. Bununla da yetinmeyip sorunun büyüklüğü, toplumun siyasal ve psikolojik bariyerlere kilitlenmesi gayreti, stratejik devlet aklının konuşlanması ve vizyonu ile kolektif hazırlığın gözardı edilerek 'Türk Sultan'ın keyif anında, zaferinin merhametinden nemalanmayı beklememizi istiyorlar... 
Hatırlayalım... 22 Temmuz 2007 akşamı seçim sonuçlarının gayrı resmi sonuçları netleştikten sonra AKP Genel Merkezi'nin balkonunda hazırlanan selamlama ve konuşma platformundan 'yeniden Türkiyem, yürüyelim yeniden, daha güçlü Türkiyem' marşı eşliğinde 'güçlü Türkiye'nin güçlü lideri' anons ediliyordu. Tek başına iktidarı ikinci kez garantileyen Başbakan Recep T. Erdoğan, arkadaşları ile birlikte toplanan kalabalığı selamladıktan sonra alıyordu mikrofonu eline. 'En kalbi duygularla' selamlama, şükran sunma ve kutlama faslıyla başlayan Erdoğan, şımarmayacaklarını belirterek, siyasi rakiplerine yönelen kitlelere "müsterih olun, sizin de oylarınız değerlidir, tercihlerinize saygı duyuyoruz" müşfikliğiyle cumhuriyet ve milletin temel değerlerinden taviz verilmeyeceğini; "güçlü ve müreffeh Türkiye" ortak hedefiyle gerekçelendiriyordu. Herkesi kucaklayacaklarını, Atatürk'ün "muassır medeniyet seviyesini aşma" hedefiyle 2023'ü yakalamayı temel ilke olarak paylaşıyordu. Bunları, "AB hedefi", "çağdaşlaşma", "demokratik reformlar" ve "onurlu dış politika" ile süslüyordu..."Şu bayrakları göreyim bayrakları" buyruğunun ardından "Bayrakları bayrak yapan, üstündeki kandır. Toprak, uğrunda ölen varsa vatandır" gürlemesiyle kalabalığa, tekrar komutu veriyordu: Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet... Eşlik, alkış, sloganlar... İşte bu ilkelerle yola devam edeceklerini haykıran Erdoğan, şöyle devam ediyordu: "Bölücü teröre karşı milletimizin sarsılmaz vatan sevgisinden aldığımız güçle mücadele etmeye devam edeceğiz. Uzun soluklu bu mücadelede, gereken her adımı doğru zamanda atma kararlılığında olduğumuzu tekrarlamak istiyorum."
Bu sözlerinin ardından seçim güvenliği için devlet güçlerine 'millet adına' teşekkür eden Erdoğan, "Şahsım ve partim adına kimseye kırgın değilim. Yeni bir sayfa açıyoruz. Kapımız herkese açık. Nihayet hepimiz Türkiye için varız" mesajını da ilgili yerlere vermenin rahatlığıyla "Her şey Türkiye için" sloganıyla konuşmasını bitiriyordu... Demokrasi manifestosu muamelesi çekilerek destanlaştırılan meşhuur 'balkon konuşması' buydu...
22 Temmuz 2007'den bugüne kadar Kürt meselesinin çözümü için yapılanlar, yukarıdaki konuşmanın öngürdüğü doğrultuda oldu. Detaylandırmanın gereği yok. Özetle; öldürdüler, yargıladılar, tutukladılar, bastılar, kapattılar, suçladılar, dövdüler, karaladılar, hakaret ettiler... 
"Benim Kürt kardeşim kendi anadilini rahatlıkla konuşur. Cezaevinde konuşabiliyor muydu? Konuşamıyordu. Biz önünü açtık mı? Açtık. Şimdi artık, ana evladıyla cezaevinde kendi anadilini konuşabiliyor mu? Konuşabiliyor" diyen Başbakan'ın ilim ve irfan ile hak ve adalet bagajı küflenmiştir. "Anadilde eğitim olmaz, bunun için bana gelmeyin" diyen bir Başbakan'ın "çocuklarım neden cezaevinde" sorusunu soran Kürt annesini terörist gördüğü gibi "çocuğumla artık cezaevinde Kürtçe konuşuyorum, şükürler olsun" demeyeni de nankörlükle suçladığı muhakkak...
Bırakın PKK'yi, artık BDP'yi bile "çete", "şebeke", "terör örgütü" olarak gören; aslında PKK'nin de kendi devletinin bazı birimleri tarafından yönlendirilen bir amaçsız tedhiş organizasyonu olduğuna herkesin inanmasını isteyen Başbakan Erdoğan'ın seçim arifesinde, "Bu ülkede değerli kardeşlerim, Kürt meselesi artık yoktur" demesinde bir gariplik yok... 
Tekrarlamakta fayda var. Türk şair Arif Nihat Asya'nın 'Bayrak' şiiri "Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü/Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü/Işık ışık, dalga dalga bayrağım!/ Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım" diye başlar ve "Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım/Seni selâmlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım" şeklinde devam eder, vee "Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:/Yer yüzünde yer beğen!/Nereye dikilmek istersen, /Söyle, seni oraya dikeyim!" şahlanışıyla noktalanır... Erdoğan'ın, büyük Türk liberali Taha Akyol ile karşılıklı oturup dörtlük dörtlük paslaşırken buğulanan gözleri sonra ıslanmıştı. Arif Nihat Asya'nın şiirini okurken gözlerinden yaş akan, 'düşünmezsen yoktur' diyebilen biri, Kürtlerin gaspedilmiş haklarından kaynaklı devasa meseleyi çözemezdi, çözemedi...
"Çocuk da olsa, kadın da olsa, güvenlik güçlerim gerekeni yapacaktır" deyip iki günde 10'un üzerinde ölüme cevaz veren çözemezdi, çözemedi... 
"Tek milet, tek devlet, tek bayrak, tek dedik... Ha beğenmiyorsan burada işin nedir, git beğendiğin yere" diyen biri çözemezdi, çözemedi... 
Saddam'ın sınırlara yığdığı yüzbinlerce Güneyli Kürt için İstanbul'da hayırseverlerden toplanan yardımın bir kamyonunu ulaştırdığı için yıllarca Güney Kürtlerine 'nankör' diyen biri çözemezdi, çözemedi... 
Türkler dışındaki halkların sorunlarının olmadığını anlatırken Arap bir aileden olan eşiyle mutlu olmasını gösteren biri çözemezdi, çözemedi... 
Devlet güçlerinin, öldürdükleri gerillaların vücutlarını tahrip ederek, gözlerini çıkarmalarını ve kulaklarını kesmelerini normal; bunu kendisine belgeleriyle gönderen BDP'ye ise 'terör örgütünün sözcüsü' yaftasını haklı gören biri çözemezdi, çözemedi...
Kürt halkının en sıradan demokratik eylemlerini dahi terörizmden ayırmayan, 24 çadırı bir gecede dağıtan, devletsiz Cuma Namazları'nı 'kadın erkek karışık kendilerine göre birşeyler yapıyorlar' iftiracılığıyla taçlandıran biri çözemezdi, çözemedi...
'Bunlar Apo'yu peygamber ilan ediyor'a uygun olarak 'Zerdüşt dinindendirler' saçmalığıyla abanıp Selahaddini Eyyubi'nin torunu olduğu yalanıyla sırıtan biri çözemezdi, çözemedi...
Hala ailelerine verilmeyen iki cenazenin akıbeti için yapılan eyleme polisin saldırısıyla başlayan çatışma sırasında Fethullah Gülen Grubu'nun bir yurduna molotof atılmasını 'katliam' ama Bismil'de 18 yaşındaki İbrahim Oruç'u alenen öldüren polisi 'kahraman' kabul eden biri çözemezdi, çözemedi...
Pale D. Heban'ın ifadesiyle; her protestocuya müşrik, her gönüllü köleye müşfik, her itirazcıya yersiz müzmin, tüm biat ehline yerli mü'min tavrını reva gören biri çözemezdi, çözemedi...
İnsan ölümleri arasında 'bahse değmez' kategorisi oluşturan, bekaret kontrolürlüğüne kalkışan, rakiplerini hırpalamak için sesli-görüntülü-altyazılı filmlere makinistlik yapan biri çözemezdi, çözemedi...
Kürt medyasına bir konferanstaki Dersim katliamı ve günümüz değerlendirmesi ile ilgili sözleri düşen Türkiyeli yazarı 'namert'; Türk medyasında Kürt siyaseti ile ilgili küfürnameleri neşredilen Kürt devşirmeleri 'cesur' apoletiyle taltif eden biri çözemezdi, çözemedi...
İstisnasız bütün mitinglerinde, bayrak, vatan, kan, teklik ve  şehitlik hamasetiyle Türk toplumunu kirli ve ırkçı bir dille ajite eden; Türk sağının riyakar, cinsiyetçi, ikiyüzlü, kibirli, ırkçı halinin yeni dünya modeli olmanın gururuyla bütün itirazları aynı torbaya koyup, "haram" ilan eden Başbakan, çözemez...
4 Nisan'da yeni adaylarına "Bakın ne diyorum? Yapmıştık, yaptık, yapıyoruz, yapacağız; dört tane eylem" anımsatmasında bulunuyordu. 4 eylemin ilk üçünün faturası ortada. Sonuncunun faturasını Kürt halkı ve "Üçüncü Blok" etrafında birleşen Türkiye halkları belirleyecek. Kürt coğrafyasındaki sonuçlar, "Benim Kürt kökenli kardeşlerimi onlar temsil etmiyor. Benim partimde 75 Kürt kökenli vekilim var" sakızını alnına yapıştırırsa; Türkiye halkları ve metropollerdeki Kürtler de entegrasyon, asimilasyon ve inkar üzerine yükseltilen yapay dengeyi üzerine boca ederse ortağı olduğu yeni devlet aklı, kararını gözden geçirebilir. Eğer Türk Sultan'ın balkondan merhamet dağıtmasını değil, hak ve adaletin zorunlu kelamını dillendirmesi; yeni devlet aklının, çözüm adına tek taraflı çözümsüzlük dayatması değil, rızaya mazhar gerçek çözüme yol alması isteniyorsa Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu adaylarının temsil oranı ve bölgesel salt çoğunluğu sağlaması zorunludur. Ferman meraklısı bir Sultan yerine çözüm kulvarına yönlendiren kolektif motivasyon için oylarımızı, AKP, CHP ve MHP'den esirgeyelim...

31 Mayıs 2011 Salı

Sabah için minik detay!..

Tarih 2 Temmuz 1993... Özgür Gündem, ikinci döneminin 69'uncu sayısını ertesi gün için hazırladı ve ilk baskılarını gönderdi. Birinci sayfaya sadece "İşte, demokrasinin ölçütü!.." başlığı altında gazetenin durumunu özetleyen bir yazı girildi. 68 sayıdan 41'i toplatılmış; 3 Haziran'dan itibaren  sadece 3 sayı toplatılmamıştı. Kürt illerinde polis el koyup toplatma kararını bekliyor, Türkiye kentlerindeki okuyucular bile potansiyel suçlu olarak kriminalize ediliyor, cezalandırılıyordu. Türk medyası, hem Kürt coğrafyasından yaşananları görmek istemiyor hem de Kürt gazetecilerin katledilmesini teşvik edip, onaylıyordu. İmtiyaz sahibi ve yazişleri müdürlerine açılan davalar, verilen para cezaları sınır tanımıyordu. Yayın politikasının dayanaklarını ve Türk medyası ile arasına koyduğu kalın çizgiyi vurgulayan Özgür Gündem, Türk demokrasisini sorgulayarak, protesto ediyor ve boş sayfayı okuyucalarına gönderiyordu... Ancak aynı gazete ikinci ve üçüncü baskılarını değiştirmek zorunda kaldı. Sivas'ta katliam olmuştu!..
"Devlet gözetiminde katliam: 40 ölü" manşeti hazırlandı. Sivas'taki vahşet, gazetenin gece ekibi tarafından gazetenin manşetine, bir önceki birinci sayfanın minyatürü manşetin altına çekildi ve şu ibare eklendi: Gazetemize yönelik devlet baskılarını protesto amacıyla boş çıkardığımız gazetemizin birinci sayfasını, Sivas provokasyonu nedeniyle değiştirdik...
Onun hemen yanına da Özgür Gündem imzasıyla gazetenin, bu vahşeti, faillerini, zamanlamasını, araçlarını ve hedefini nasıl yorumladığı; kendisini neresinde konumlandırdığına dair başyazısı yer aldı. "Kirli oyunlar!" başlıklı bu yazı, Maraş ve Çorum hatırlatmasının ardından "Oyun aynı, oyuncular aynı, sahne yeri de benzer " diye başlıyordu. İkinci paragrafı, "Sivas'taki olaylar, her ne kadar Aydınlık Gazetesi Yazarı Aziz Nesin'in şahsına yönelik olarak gösterilmeye çalışılsa da bunun böyle olmadığı gün gibi açıktır" kesin hükmüyle başlayıp sorularla devam ediyordu. 
Bakınız, o gece Özgür Gündem'in sorduğu ve güncelliğini koruyan sorular -özetle- nelerdi:
*Devletin, önceki günden başlayacağı belli olan ilk gelişmelere rağmen tedbir almaması nasıl açıklanabilir?
*Dün Cuma namazından çıkan grubun giderek kalabalıklaşması ve sloganlarla kente yayılmasına devlet güçlerinin seyirci kalması nasıl açıklanabilir?
*Başka yerlerde anında görev başında olan bu güçler, acaba bu kez neredeydiler?
* Sivaslıların devlet yetkililerini uyarmalarına rağmen devlet güçleri niye seyretti?
* Sivas Katliamı, kendiliğinden gelişen, namazdan çıkan bir grup insanın tepkisi olarak değerlendirilemez. Sivas'ın bu olay için önceden düşünülen bir alan olduğu açıktır...
Başyazı, Kürt mücadelesinin geldiği aşamaya işaret ediyor, Türkiye'nin gündemi ve devletin karartma faaliyetlerinin altını çiziyor ve şöyle devam ediyordu: "Pis ve karanlık oyunlar tezgahlanıyor... Osmanlı'nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti'nin, kendi varlığını sürdürmek için bir teminat olarak sürekli Alevi-Sünni çelişkisini kullanması bilinen gerçekliktir. Bu gün, bu dönemde devletin gündemine aldığı da aynı oyundur, provokasyondur. Halkı sebepsizce birbirine kırdırtma girişimidir... Devrimciler, demokratlar ve emekçiler, bu tür provokasyonlara karşı uyanık olmalıdır. Osmanlı'da oyun çok..."
Özgür Gündem, 4 Temmuz 1993 tarihli sayısında ise "Sivas Katliamı planlı!" sürmanşetiyle yine devleti işaret ediyordu. Görgü tanıklarının anlatımlarını, yetkililerin açıklamalarındaki çelişkileri ve tepkileri yansıtmanın yanı sıra Sivas'ta bulunan Ankara bürosundan Raif Türk'ün yaşadıklarını anlattığı yazısını paylaşıyordu. Raif Türk, "Pir Sultan'ın yeniden öldürülüşü" başlıklı yazısında, yaşadıklarını ve gördüklerini anlattıktan sonra muhafazakar ve yerel basının manşetleri ile kente dışardan getirilenlere dikkat çekiyordu. Şimdi Diyarbakır Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı olan Raif Türk, yazısını şöyle bağlıyordu: "Olay kesinlikle bir anlık galeyan değildi. Olay, düpedüz bir plandı, hazırlıkları önceden yapılmıştı ve Sivaslıların anlattığına göre de ön sıralarda saldıranların çoğu il dışından gelmişti."
Görüldüğü gibi Özgür Gündem'in 3 Temmuz 1993'teki tavrı, bugün de tedavülde olan; politik, ahlaki ve mesleki doğruydu, hakikatti. Üstelik zaman, haklılığını ve doğruluğunu tescil etti... 
Şimdi gelelim Sabah'ın 31 Mayıs itibariyle iki bölüm yayınlanan Sivas Katliamı tarihi macerasına. Sabah'ın eline tutuşturulan polis metinlerine göre, katliamı PKK yaptı. Dönemin bölgedeki sorumlusu Alişer Koçgiri kod adlı Yücel Halis, 4 militanı gönderdi ve bunlar katliam tertibini hazırlayıp icra ettikten sonra Sivas'ı terkettiler ama sonraki tarihlerde hepsi çatışmalarda öldürüldü. Yücel Halis ise, en son 2007 yılında "Dağlıca'da mehmetçiklerimizi şehit eden, bir kısmını esir alan, ardından da giden heyete teslim eden" PKK'li... Yücel Halis, üstelik eski Devlet Bakanı ve SHP milletvekili Ziya Halis'in yeğeni ve Alevi... Böylece bir kaç hedefe ulaşılmış oluyor:
* Dağlıca vurgusu, ordu ile işbirliğini ima için...
* SHP'den bugünkü CHP'ye oradan da CHP-BDP işbirliğine gönderme yapılıyor...
* Ziya Halis'in devlet ve atama pozisyonuna işaret ediliyor ama yakın dönem EDP Genel Başkanlığıyla 'yetmez ama evet' kampanyasındaki katkısı yadsınıyor...
* Yücel Halis'in Aleviliği'nin altı çizilerek, hem Sünni düşmanı olduğu hem de mezhep çatışması için Alevi Katliamı yapabileceği teziyle devlete monte sağ ve solu aklama gayreti gösteriliyor...
Peki Sabah'ın haberinde hiç mi doğru bilgi yok? Olmaz olur mu, elbette var. Yücel Halis diye birinin en azından 2007'ye kadar yaşadığını biliyoruz. Aynı kişinin, Ziya Halis'in yeğeni ve kod adının da bir dönem Alişer Koçgiri olduğunu biliyoruz. Yine Yücel Halis'in bir dönem Sivas-Koçgiri bölgesinde bulunduğunu da... Bütün bu bilgiler ve daha fazlasına kısa bir Google taramasıyla ulaşmak mümkün... 
Erdoğan'ın damadının patronajında ve Er Şafak yönetimindeki Sabah Gazetesi, yeni Türk sağ iktidarının medyadaki amiral gemisi olma hevesiyle Kürt muhalefetinin siyasal dünyası, vizyonu, stratejisi; geçmiş ve aktüel duruşundaki isabeti ıskalayabilir. Ancak Sabah Gazetesi tayfasının unuttuğu minik bir detay var: Yücel Halis, 2 Temmuz 1993'te Sivas bölgesinde gerilla komutanı değildi. Yukarıda anlattığım, merkezi İstanbul'da bulunan Özgür Gündem Gazetesi'nin Müessese Müdürüydü... 
Hikayenin gerisini merakı edenler, yine Google'dan Ziya Halis'in röportajlarına ulaşıp, yeğeninin neden dağın yolunu tuttuğunu öğrenebilir...
Anladın mı Er Şafak?..

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Misvaklar puro olunca!..

Kürtler ile akidini bozan Türk egemenliği, milli aidiyeti onlara yasakladı; dini aidiyetin de sınırlarını çizdi. Dil, eğitim, düşün ve edebiyat dünyasını bloke etti; dil ancak kendi kapalı havzasında yaşayabildi. Cumhuriyet tereddüt geçirdiği için eğitim sistemini yaygınlaştırmakta gecikti. Sisteme dahil edilecekler için belirlenen eğitim anayoluna bağlanan en önemli iki tali yol; Yatılı Bölge İlköğretim Okulları ile Türk-İslam tandanslı oluşumların yurtları/evleriydi. Mesela Van'ın Erciş İlçesi'nin bir köyünden üniversiteye uzanacak bir hayatın bu iki tali yoldan başka seçeneği yoktu... 
Eğitim müfreddatının empoze ettiği kişilik şekilenmesi, yapay çevrenin normalleştirdiği yabancılaşma, yadsınan zihinsel kalıplar, kurtulma menziline dikilen gözün kamaşması, rızaya mazhar olan tasarlanmış kader ve resetlenen belleğe şırınga edilen Kemalist yazılım sayesinde Cumhuriyet, 'Kürt kökenli Türkler'le ömrüne bereket kattı. İtiraz, ret, kırılma ve isyanı da kendi bünyesinde barındıran bu mecranın dışına çıkışların faturası epey ağır oldu...
İkinci tali yol ise, sınırları çizilen dini aidiyet bağını esas almakla birlikte birinci seçeneğin içeriğine sadık kalarak, yine tek taraflı tavizler silsilesi üzerinden anayol ile birleşti...
Birinde 'Gazi Mustafa Kemal Atatürk' birinci figür, diğerinde 'Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri'. İkisinde de milli, dini ve tarihi referans ortaklaştırıldığı, bugün aynılaştırıldığı ve yarına tek güzergah belirlendiği için araçlar, hız ve kaptanlık maharetleri detay kaldı...
Türk-İslam yurtlarında/evlerinde bir 'abi'nin "Kürt-Türk ne fark eder, hepimiz kardeşiz, Müslümanız" cümlesinin ardından "Müslüman Türk milletinin şanlı tarihinden kesitleri" ıslak gözlerle anlatması haktı. Yatılı Bölge İlköğretim Okulları'nda "Hepimiz farklı boylardan gelsek de Türküz, Müslümanız" cümlesinin ardında Kürt Teali Cemiyeti'nin melanetlerinin anlatılması haktı...
İşte bu yolculukta birlikte olan Kürtler ve Türklerden yolları ayrılanlar, bir süre sonra şaşırıyor. Bu düzeneğin dışına taşan Kürtler, zorlu bir yolculuğu göze alırken; 'Türk kardeşleri'nin, yapay geçmişin özlemini, riyadan zerre gocunmadan anlatmalarının nedeni bu. Dini, kısa süre sonra sadece bir toplumsal kamp, iktidar merdiveni, ikbal çeki, nüfuz vasıtası sahasına sıkıştırıp, ardından da mazlum bir milletin hak arayışına karşı dil uzatmanın suflörü gibi pazarlama hadsizliğini reva görüyorlar...
Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert ve avanesinin çıldırmasının altında yatan başka gerekçeler yok. Yeni Şafak'ın manşetlerine yansıyan 'ırkçı-Müslüman-eşkiya' alt metinlerinin tamamı, Türk egemenliğinin bugünkü tonunun, paniğini yansıtıyor. Zaman, Star, Akit ve Sabah'ın bir haftalık manşetlerine, temel yorumlarına bakılırsa, hezeyanın ulaştığı boyut anlaşılır...
Özellikle Kürtlerin kendi aralarında oluşturduğu birlik, argümanlarını darmadağın etmiş. Devletsiz Cuma namazları; Altan Tan gibi bir şahsiyetin Blok adayları arasında yer alması, DTK öncüllüğünde oluşturulan birlik heyetlerinde Med-Zehra(Nûbihar) çevresinin bulunması ezberlerini bozmuş. Yusuf Ziya Cömert, yıllardır çile çeken Sabah Kara'yı yeniden hatırlıyor ama haberi yok; Nasuhi Güngör, fikri yekununu aşan bir böbürlenme ve haksızlığının kilit vurduğu korkaklıkla Altan Tan'ı hedefliyor. Yasin Aktay, geleneksel 'mamoki' pirlerinin manifaturacılıkta zekat; nakitte faiz mirasına uygun, popülerleşmenin tadıyla saldırıyor. Başbakan'ın damadının patronajında ve Erdal Şafak'ın yönetimindeki Sabah da paralel yayınını sürdürüyor...
Tek tek manşetlerine bakıp gazeteciliğin temel ve evrensel kuralları; meslek etiği ve insani normlar açısından değerlendirmek gereksiz. Çünkü neresinden tutarsak elimizde kalır. Bu zevata göre; PKK aslında JİTEM, yok Ergenekon, yok yok derin devletin bir parçası, üstelik bugün Ergenekon'a karşı mücadele eden MİT tarafından kuruldu. Her kötülüğü PKK yapıyor. Mesela Sivas Katliamı'nı da PKK yaptı. Aynı PKK Müslüman çocukların düşmanı, onları da yakıyor. CHP'liler aslında PKK'li. PKK ve BDP, ırkçı, din düşmanı, bazen Alevi bazen da Alevilik düşmanı. 3 milyon aktif taraftarı da öyle. Namazları bile kabul olmaz. Şiddetten besleniyorlar, politikaları yok, istemleri belli değil, yok yok belli de çok şey istiyorlar... 
İktidar mücadelesinin esaretinde yanlış kıbleye dönüp yeni bir ilah yaratıp secde edersen böyle ucubeleşirsin. İstihbarat masalarında yazılıp dikte edilen metinleri 'haber'; bilgi notlarını da 'yorum' diye sunarsın. Biri diğeriyle uyuşmazsa da, yüreğini ve vicdanını kapatır yoluna devam edersin. Kemalizmin form verdiği büyük zekanla hem Şafii Kürtleri hem de Alevileri aynı andan BDP'nin desteklediği Blok'tan uzaklaştıracağını düşünürsün...
Sen yedeksubay çocuğu kadar Diyarbakır tanıklığından milli birlik aparırsın ama Süleyman Çevik ve arkadaşlarının koca devlet kadar siz minik askerlerinin blokajlarıyla mücadelesinden kotardıkları gönüllü birlik derdini anlayamazsın. Onun için Yeni Şafak, Zaman, Akit ve Star gazetelerinin eski misvaklı genel yayın yönetmenleri, artık purolu Ertuğrul Özkök ve Zafer Mutlu'nun yoldaşlarıdır. Köpeğiyle yatmayı tercih eden Erdal Şafak da sadık bir kapıkulu olarak eşlik ediyor...
Kürtlerin işi gücü yok Türk devletinin şu ya da bu kanadına entegre olan veya içinde ısınan kalem ve kelamcı esirlerin gönlünü hoş tutsun. Erdal Şafak'ın 'üşüyen kanı', bu yalan sıkışmasıyla ısındı mı bilmiyorum ama Genel Yayın Yönetmeni'nin muhakeme gücü ve ferasetine örnek olsun; manşetlerinin isabeti anlaşılsın diye, Hakkari yolculuğundan sonra yazdığından bir alantı yapayım: "Helikopterlerin indiği bahçe ile valiliğin arası bir kilometre ya var ya yok. Yol boyunca çevreyi seyrettim.
Bomboş caddeler, sokaklar...
Evlerin sıkı sıkıya örtülü perdeleri...
Perdelerin arkasında ne bir insan, ne bir gölge...
Benzin istasyonundan fırınına, bakkalından kasabına kadar hepsi ama hepsi kapalı dükkânlar. Ya da kapatılmış kepenkler. Erdoğan'ın vurgusuyla "Kapattırılmış" kepenkler.
Yine yollarda, sokaklarda ne bir otomobil, ne bir otobüs, ne bir kamyon. Kapatılmış kontaklar. Yine Erdoğan'ın düzeltmesiyle "Kapattırılmış" kontaklar.
Tam bir hayalet şehir.
Güvenlik görevlilerine sordum: "Nerede bu insanlar?"
Cevaplarını duyunca kanımın üşüdüğünü hissettim: "Gece zorla evlerinden çıkarılıp götürüldüler."
PKK'lılar ve onların siyasi uzantıları koca kenti boşaltmışlardı..."
Türk medya leşkerleri, kapıkulları, devşirmeler, ekilmiş tarlalar ve simsarların tümü, iktidarın aurasında akıl tutulması yaşıyor. Yaşasınlar ama hakları gaspedilen bu mazlum milletin yakasından ellerini çeksinler...

27 Mayıs 2011 Cuma

Oy gaspına dikkat!..

600 yıllık imparatorluğun ve üzerine çullandığı gelenekle bereketlendirerek Cumhuriyet dönemine emanet ettiği kumpas, hile ve namertliğin, Kemalist kadrolarca rafine halinin ardından, neo Kemalizm'in postmodern türevleriyle karşı karşıyayız... 
Kemalizmin hep yedeğinde tutarak zihniyet genleriyle oynadığı; iğdiş ederek gelecek tasavvurunu, algı menzilini ve amaç bütünlüğünü kötürümleştirdiği 'Türk sağı'nın, tıpkı senkronize vaziyetteki 'sol' ikizi gibi daha kesif bir mecradan dişlerini gıcırdattığını görüyoruz. Unutmayalım ki, ne Teşkilat-ı Mahsusa ne de İttihat ve Terakki, homojen değildi; sonrasında farklı gibi görünen sürüsüne lanet yapılanmaların tümünün anavatanıydı. Üstelik seceredeki anıların tazeliğiyle hemhaldiler...
Bu kirli mirasın, kan, kin, karşıtlık üzerinden obezleştiği kadar; adalet, ahlak ve hak evreninden uzaklaştığı, bizlerin sınırlı/küçük ömürlerinin bile tanıklığıyla sabittir. İki hafta sonra yapılacak seçimler öncesinde sergilediği oyunun figürlerine, sahne efektlerine, seçilmiş sözler ve giydirilmiş fon melodilerine bakıldığında, akli melekelerden firarın iştihanı anlamamak mümkün değil. Bunun için de yüzde 10 seçim barajıyla yapılan aleni hırsızlığın, 12 Haziran'da hem zorbaca hem de soft-ware kibarlığıyla yapılamayacağının garantisi yok...
1999 seçimlerinin ardından Ağrı İl Özel İdaresi'nde Vali Lütfi Yeğenoğlu'nun başkanlığında toplanan İl Genel Meclisi üyeleri(daimi) toplantısında MHP'li üye, neden Ağrı Belediyesi'nin HADEP tarafından kazanılmasına seyirci kalındığından şikayetçi oluyor. Bunun üzerine Vali Yeğenoğlu, "Kemal Bey,  Diyadin'de HADEP ile ikinci parti arasında oy farkı azdı, müdahale ettik ve HADEP'e vermedik ama Ağrı merkezde inanın fark çoktu, bunu değiştiremezdik" diye cevap veriyordu. Bu örnekler, Diyadin'den Mersin'e kadar uzatılabilir; hem seçim bölgesi hem de kesintisiz dönemler olarak. Seçim öncesi ve sırasında devlet birimlerinin zor aygıtlarıya müdahil olmaları da eksik değil...
Bugün hem aktörler daha becerikli hem de aygıtlar daha münasip. Türk Emniyeti, Başbakan'ın milliyetçilik ve bayrak üzerine yürütüğü seçim kampanyasına paralel olarak Türk kamuoyunu yönlendirmek, milliyetçiliği zinde tutup AKP etrafından kenetlemek ve PKK ile BDP'yi barış istemeyen öcüler olarak pazarlamak için taktik operasyonlar yürütüyor. Son zamanlarda suikast senaryoları, işbirliği iftiraları, açık terörizm ve nokta katliamlarla yetinmeyen Türk Hükümeti/devleti, Blok adaylarının Kürt halkının yanı sıra Türkiye halkından da gördükleri sempati ve aldıkları desteği engellemek için masum insanları kıymaya kalkışacak kadar gözüdönmüşlük içindedir...
Askerini, polisini, paramiliter güçlerini yığıyor; psikolojik savaşın en pespaye çeşidinden en sureti haktan görünenine kadar tenezzül etmekte beis görmüyor. Devletin bütün olanaklarını kullanıyor, yargı ve yürütme sorumsuzluğunu, medyasının en görgüsüz oburluğuyla besleyip kusturuyor... Bu topyekun patalojik marazın küçük bir köydeki oy sandığından Yüksek Seçim Kurulu'nun duyuru saniyesine kadar korsanlık yapamayacağı bir güzergah yok...
Son değişikliklerle sandık alanı ve çevresi ayrımına gidildi. Sandık çevresi, kurulun görev yaptığı yer, merkez olmak üzere 15 metre yarıçaplı çevre; alanı ise 100 metre yarıçaplı olarak tanımlandı. Bu bölgelerde görevlendirilecek devlet güçlerinin listeleri ilçe seçim kurullarına önceden bildirilerek, sandık alanında sandık çevresinde bulunma hakkına sahip kimseler ile seçimin 'güvenliğini sağlamakla' görevli devlet güçlerinden başka kimse bulunamayacağı hükmü doğrultusunda işlem yapılıyor/yapılacak. Bu devlet güçlerinin ilçe seçim kurulu başkanı tarafından verilen belgeyle görevli oldukları sandıkta oy kullanabilecekleri düzenlendi... 
İçişleri Bakanı, bölgesel toplantılar yaptı; ilçe ve il seçim kurulları ile sandık görevlilerinin belirlenmesi, mülki amirlerin seçim sürecine aktif katılımı ve özellikle Emniyet-Jandarma güçlerinin konumlanması, müdahale kabiliyeti programlandı... Emniyet Genel Müdürlüğü ile Jandarma Genel Komutanlığı’nda  Seçim Harekat Merkezleri oluşturuldu, Bakanlık Afet ve Acil Durum Yönetim Merkezi hazırlandı... 
Üçüncü Blok'un bağımsız adaylarının sandık kurullarında temsilci bulundurma hakları yok, müşahitleri olabilir ama geçmişte bazı yerlerde olduğu gibi müşahitlerinin 11 Haziran akşamından itibaren nezarethanelerde 'ağırlanmayacağı'nın garantisi yok. Köy sandığından, ilçe seçim kuruluna, oradan il seçim kuruluna kadar dar ve taraftar bir güvenlik/bürokratik koridordan Yüksek Seçim Kurulu'na siber yolculuğa çıkan ve ardından digital hesaplamayla deklare mikrofonuna rakam olarak yansıyacak oylar, şaşırtıcı olabilir... 
Tecrübeyle sabittir ki, devlet ağlarında gaspedilen oyları çekip çıkarmak için sınırlı saatler var, üstelik çok zor. Günü aşan itirazlardan diğer adaylar olumlu neticeler alabilir ama BDP'nin de desteklediği Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku'nun bu hakkı mahfuz değildir...
Yüksek Seçim Kurulu, il ve ilçe seçim kurulları başkan, asıl ve yedek üyeleri görevlerine başlamadan önce, kurul önünde birer birer şöyle and içerler: Hiçbir tesir altında kalmaksızın, hiç kimseden korkmadan, seçim sonuçlarının tam ve doğru olarak belirmesi için görevimi kanuna göre, dosdoğru yapacağıma, namusum, vicdanım ve bütün mukaddesatım üzerine and içerim... 18 Nisan'daki tasnif ve kısa sürede revize kararında kılıf zorluğu çekmeyen Yüksek Seçim Kurulu dikkate alındığında; namus, vicdan ve mukaddesatın ayarı hakkında minik bir fikrimiz mevcut... 
Devletin bütün uzuvlarının seferberlik halinin yanında dizilen ve sübvansiyonla şişirilen kadroların, ahlak ve vicdan siperleri zayıftır. İnsani bütünlüklerinde açılan gediklerden sızan agresif saldırganlık, iktidar taasubu ve yitirme korkusuyla çılgınca saydırıyor. Dolayısıyla 3. Blok'un bütün bileşenleri ve kadrolarının dikkatli, hızlı ve mobilize olarak sandıklara ve oylara sahip çıkmaları, yedekli çalışmaları; halklarımızın geleceğine konulmak istenen gayrimeşru ipoteğe fırsat vermemeleri gerekiyor...