12 Nisan 2011 Salı

Simsarlarda nöbet değişimi!..

"BDP'nin 21 milletvekili bölgede fıldır fıldır dolaşırken, siz burada oturdunuz. Size bölgeye gidin dediğimde can güvenliğimiz yoktur diyorsunuz. Aday olurken hiçbiriniz can güvenliğinden bahsetmediniz."
Kimdi bu mazbataların toplanacağı sinyalini son iki günde alanlar? Cevabı da kendileri kadar basit: Daha önce "Benim 75 Kürt kökenli vekilim var. Kürt kardeşlerimi benim partim temsil ediyor" argümanının içindeki rakamda ifadesini bulan zatlar... Sadece bu cümlenin örttüğü manipülasyonun birer neferi olmayı hazmedip enerjilerini, kendi çocuklarının da geleceğini ipotek altında bırakmak istemeyenlere karşı mücadeleye harcayanlar... AKP'nin yazıcısından çıkan metine bakıp doğdukları köyü, kenti; ortadan kaybolan çocukluk arkadaşlarını; varoşlara yığılan dayılarını; yakıldığı için gidemedikleri kuzenlerinin köylerini; sinsi bir manevrayla seyircisi olmayı tercih ettikleri ama bazen de nemalandıkları kirli savaşı anlatmayı yeğlediler... Halbuki, kendilerine ait ya da komşularından ödünç alacakları iki-üç cümle kurabilseydiler durdukları yerin onlara batması gerekirdi. Bunu göze almaktansa, feri sönen gözlerini kaba etlerine gelecek tekmeye diktiler. Kaçınılmaz tekme 'sıranızı savuştunuz, kullanma tarihiniz bitti' cıngılıyla geldi. İşbirlikçi virüsün istendiğinde diriltilebilmesi için de geleceğe dair zihinlerine umut, kazançlarının selameti için birer poliçe ceplerine nakşedildi...
Artık hüzünle, hüsranla, çocuklarının yüzüne mahçubiyetle bakacak kadar şereflerinden yitirmeyenlerin ağızlarından dökülecek pişmanlık ifadelerini aralıklarla duyacağız. Toplumuyla bütün köprüleri atan ve gemileri yakanların da sahte pişkinlik eşliğindeki gönüllü seferberliğine tanık olacağız...
5 yıllık parlamenterliği boyunca kurduğu tek cümle "Sayın Başbakan'ım çok yoruluyorsunuz, dinlenmeniz lazım" diyen de, "Sayın Başbakan bu ülke ve Kürtler için bir lütuf, Allah'ın yadigarı" diyen de yok. Ne Bedir Ağa'nın torunu ne de teklik ulumasından kardeşlik ezgileri anlamamazı isteyen Balkon yetiştirmesi kaldı. Ne "Atom Karınca"sı ne de "Kurt" gibi diaspora avcısının enerjisi yetti. Rızalarının hilafına nöbeti devrettiler...
Kalanlar ise 'Kiler'lerinin üstüne İstanbul'un en yüksek binasını dikmekle gurur duyan Vahit. Amasya'ya savrulan bir aileden olunca unutacağımızı sanan merkezdeki Haluk. Sivas'ın ötesine artık nefesi yetmeyen, ABD'nin yeni özelliğiyle deşifre ettiği Abdülkadir. Hakkari'de sessizce sıyrılmayı bekleyen Abdülmutalip. Ağrı'da Emine Hanım'dan emanet, annesine gözyaşlarıyla bilinen Fatma. Van'da yanık sesiyle meslek yedekleyen Gülşen...
Kısmet olmazsa "benim Kürt kökenli vekilim var" cümlesinin arasına sıkışan yeni rakamın unsurları ise diğerlerine rahmet okutacak cinsten. Bir ucunu kravatlı korucu Mehmet Metiner tutacak, silahlı korucu Mehmet Tatar ve Necip Zeydan destek olacak, diğer ucundan da ekonomik teslimiyetin sembolü Galip Ensarioğlu ve TRT-6'teki daimi konukluğuyla derman olduğu sanılan Mehmet Emin Dindar tutacak...
Araya serpiştirilen "Teyyo mêre/erkektir" toyluğundaki kurdoturk lümpenliği ve Türk-İslam kuluçkasından hür teşebbüs agresifliğiyle piyasaya salınan güvenlik çemberindeki maklube iştirakçilerini geçiyorum... 
Listenin tamamı, yeni işbirlikçiliğin büyük bir krizde olduğunun göstergesidir. Devlet ile dolaysız bağları ve deneyimleri önemsenen Türk siyasetinin yeni simsarlarının işi çok zor. Başbakan'ın resmen uzun vadede şeker yiyebilme potansiyelinden söz ettiği; bekleyin, çalışın yine yiyebilirsiniz, dediği seleflerinin akıbetine baksınlar. Yüzyılların haksızlığıyla mücadele eden mağdur ve mazlum halkın karşısına dikilmenini yonttuğu insani hasletlerin telafisi mümkün olmayabiliyor. Bazen pişmanlık bile toplum vicdanında minik bir yer bulamıyor. Doğrusu, işbirlikçi iliği söküp atmak, devşirmeliğin kahredici utancından kurtulmak, simsarlığın gayri insani bereketine kapılmamaktır...
Unutmayın; yeni Türk devlet aklının iltifatıyla başı dönen Mehmet Metiner'in bulunduğu liste ile aynı aklın intikam için Diyarbakır Zindanı'nda rehin tuttuğu Hatip Dicle'nin bulunduğu liste yarışıyor... 

4 Nisan 2011 Pazartesi

Militarist edepsizlik!..

Orta Asya'dan umudunu kestikten; Orta Anadolu'yu da AKP kaptıktan sonra kır at ve el bileşiminin çaresizliğine tıknaz bir yaya olan Namık Kemal Zeybek, hayatının belki de en doğru, soru formundaki şaşkınlık ve hayıflanma cümlesini kurdu: "Onlar ne zaman itaat etti ki?"
Haklıdır... Kürtler, başta kurucusu ve devamından eshabı tarafından paslı demirden bir kalıba tıkıştırıldıklarını fark ettikleri bu cumhuriyete hiç itaat etmediler. Başından beri düşe kalka itaatsizliğin bütün formlarını denediler. Son 30 yıldır da askeri zora karşı silahlı karşı duruşu kesintisiz sürdürürken, paralelelinde en büyük sivil muhalefet gücünü de geliştirdi. Eğer Şırnak meydanında 19 kişi ölmeyi göze almasaydı, Nusaybinliler panzerin önüne uzanıp 16 canlarını vermeseydi, Cizreliler özel tim dehşetine karşı koymasaydı; kitlesel direnişler bütün bentlere meydan okumasaydı, bugün milyonları uzaktan izleyen Türk büyükleri, yumurta tokuşturmakla yetinmezdi. Newroz'un halk gürzü, devletin çekiç çınlamasını bastırmazdı...
 Kürtler şimdi de insani ve demokratik çözüm umudunu berheva eden taraf olmamak adına itirazlarını, kabulü en kolay talepler etrafında şiddet araçlarını devreye sokmadan dile getiriyorlar. Bu, devam eden sürecin yeni bir etabıdır. Masum ama katı; az ama belirleyici talepleri, sarsıcı ama yıkıcı olmayan bir üslupla toplumsallaştırma, 'hassas Türk kamuoyu'nu ikna etmeyi gözardı etmeden, yerleşik kurallarını zorladıkları devlete anlatmaya çalışıyor... Dövme, tutuklama ve öldürmeye; bastırma, sindirme ve hiçleştirmeye ayarlı bir devletin, şeker-kamçı tutan elleri birbirine dolandı. Yüzlerce insanın tartışma platformu mahiyetindeki çadırları 'hücre evi' gibi basıyor; vekilleri, belediye başkanlarını tartaklıyor, sürüklüyor; birarada gördüğü zafer işaretli beş çocuğa gerilla birimi görmüş gibi saldırıyor. Hiddetini dizginleyemeyince azgın şiddetini çadırlara kan damlatarak; çadırları taziye evlerine dönüştürerek biraz sakinleşti...
Tüm aygıtlarıyla seferber olan devletin cephe gerisi ise tam bir edepsizlik bahçesi. Türk düşün dünyasının ihtiras dopingli ukalalığı, iktidarın kesintisiz egemenlik sevdasına eşlik ediyor... Kürtler sayesinde Wikipedia'nın 'sivil itaatsizlik' başlığına tıklama rekoru kırdırtan Türk kalem erbapları, Henry David Thoreau, Mahatma Gandhi ve Martin Luther King'i şöyle bir gözden geçirdi, internet mucizesinin onlara sunduğu aynı bilgileri tekrarlayıp durdular. Minik bilgi dağarcıklarına katkı sunan Kürtlere teşekkür edeceklerine akıl hocalığına soyunup sömürgelerinin aciz halkını bu kutsal eylemselliğe layık görmediler. Kürtler kim oluyor ki ağabeylerinin ilgi, bilgi ve eylem algılarının dışında kendi başlarına, üstelik iktidarın ve zoraki normlarının hilafına alanlara çıkıyor...
İşaret fişeğini Başbakan Erdoğan'dan aldılar. Erdoğan, devlet güçlerinin saldırılarını meşrulaştırmak, moral etki ve desteği bloke etmek için "Sivil itaatsizlik diyorlar. Allah aşkına bunların neresi sivil?.. Bunlar sadece oyun. Bir taraftan normal cuma namazı kılınıyor, bunlar harmanlama, kendilerine göre cuma namazı kılıyorlar... Bunlar sadece senaryo..." diye uzatıp gitti. Üçlünün geri kalanı da meşreplerince bu çizgiyi sürdürdü. Cumhurbaşkanı Gül, öncelikle Türkiye'nin demokrasi cenneti olduğunu, Kürtlerin de insaflı olması gerektiğini yumuşak üslubuyla ifade etti, ardından sivil itaatsizliğe Türk mührünü "Herkes kurllar çerçevesinde, kanunlarlar, nizamlar içerisinde  gösterilerini yapabilir" şeklinde yapıştırdı. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da teşrif ettiği Urfa'dan eksiği giderdi. DTP Eşbaşkanı'na "yaratık" dediği halde Kürt siyasetçilerin sevgisinden kendisini kurtaramayan Arınç, "Yağmurda, altlarında birsandalye, üstlerinde bir şemsiye bu garip manzaralar siyasilerin işi değildir... Böylesine garip işlerle ancak kendinize güldürebilirsiniz" diyerek sevgi halesini büyüttü...
Bu üçlünün vizesinin ardından Türk düşün dünyasını tutabilene aşkolsun...
İstiklal Mahkemeleri'nin ilmik servisçisi ve Mustafa Kemal'in sadık infazcısı Kılıç Ali'nin mirasını hayırlı bir evlat olarak sahiplenen Altemur Kılıç, "Bu 'sivil itaatsizlik'ten öte milletimizin değerlerine açık bir saldırıdır" feveranıyla yaşlı nefesinden fedekarlık etti...
Zaman gazetesinden Ahmet Turan Alkan, hem Türk dünyasının silkelenmesini istedi hem de Sivas'ın insan etiyle yükselen dumanına bandığı diliyle BDP'lileri aşağıladı. "Eylemin 'itaatsizlik' faslı kolay da 'Sivil' kısmı nereden denkleştirilecek bilmem? O şeref payesi, Avrupa'dan gelen Batılı insan hakları gözlemcileri tarafından bahşedilecek anlaşılan" cümlelerinin ardından nerede durduğunu bildiğinin inancıyla araya "söyleyince adımız ırkçıya çıkıyor" hüznünü serpti. Bütün şiddet eylemlerinin başına "sivil" ekleyerek, Zaman'ın kaos şerbetinden nemalanan A.T. Alkan, kendisini tutamayıp ülkücü bir komando kudretiyle kalemine yükleniyor, finalde gevrekleşerek sırıtıyor: "Böyle saçmalıklara epeydir alıştık ve hipimize tabii görünüyor., fakat dikkat edilmeli, tutarsızlık tabiat haline gelmesin!"
Eskiden devletin savcısıydı, derin Osmanlı aşkını güncelleştirmek isterken mağdur edildi. Kısa sürede mağduriyetin tadını çıkardı, çok geçmeden Fethullah Gülen medyasına savcı olarak transfer oldu. Artık mahkeme salonlarında değil, televizyon stüdyoları ve Bugün'ün sayfalarında yargılıyor. BDP'ye sivil itaatsizlik dersleri verebilme icazetini Wikipedia'nın ilgiden bunalan sayfasından alan Bugün yazarı Gültekin Avcı, "BDP'nin sivil itaatsizlik eylemi tam bir istismar ve manipülasyon" teşhisiyle noktaladı...
Prof. Hasan Tahsin Fendoğlu, hem Anayasa hukukçusu hem de hobi niyetine stratejist takılıyor. Fendoğlu da Türk Hükümeti'nin büyük gayretlerine eşlik eden Kürt nankörlüğünü gayet 'bilimsel' bir dille, biz aciz kullara izah ettikten sonra necip Türk milletinin müsterih olmasını sağladı: "Siyasal parti olmanın gereklerini yerine getirmeyenler, bu tür fuzuli eylemlerle, halkın huzurunu ve güvenliğini bozan işleri yapmakla bir yere varamazlar."
Prof. Mehmet Ali Bulut, bütün Türk-İslamcı portallar tarafından kapışılan geniş 'makale'sinde eşik atladı. Prof. Bulut da zahmet buyurup Wikipedia tıklayanlardan. Ancak o, istismarı bile utandıracak bir isme ulaşmak için Polonya üzerinden ilerledi. "Lech Valesa aynı manivelayı kullanarak ülkesini komünizm belasından kurtarmayı başarmıştır" köprüsüyle Bediüzzaman'a anılma talihsizliği yaşatan Prof. Bulut, onun sözlerini çarpıtarak uyarlıyor. Finalde zehirini sıçratmak için "PKK, Ergenekoncu cuntanın yıkıcı faaliyetlerinin örgütlü halidir. BDP ise Ergenekoncuların Kürtler içindeki sivil(!) uzantılarıdır" diyerek, taşıdığı titrin hakkını veriyor. Yetinmiyor beyaz medeni, kamçısını sallıyor: "BDP'lilerin sivil itaatsizlik diye yutturmak istediği şey, en iyimser haliyle 'serserilik'...'sivil'liğin 'S'si bile yok. Medenilik ise hak getire!"
Bir çok ismi geçiyorum ve ünlü Y. Akit gazetesinin istikrarlı yazarı Abdurrahman Dilipak'a geliyorum. Dilipak bile iktidarın şehvetiyle dilinin sonundaki paklığı kirletmeyi göze alabilmiş: "BDP sivil itaatsizlik başlatmış! Gel de gülme. BDP sivil bir oluşum değil ki... Hem siyasal bir oluşum hem de paramiliter bir grup..."
Şimdi vereceğim örneği, lütfen aklınızda tutun veya bir yere not edin. Melih Altınok... Türk medyasının yeni Genç Türkleri kategorisinde. Oray Eğin, Cüneyt Özdemir, Adem Yavuz Arslan gibi isimlerle birlikte birbirlerini gübreleyerek büyüyenlerden. Ayrı bir yazı konusu. Şimdilik 'Solaçık' tabelasına rağmen sağ deparlara kalkışındaki iştahı göz kamaştıran Taraf yazarı Altınok'un sivil itirazıyla yetinelim. STV'de "organik aydın" ve "ezilenlerin pedagojisi" cakasıyla itaatsizliğe yürek kıvıran Altınok'u, zihninde sıkışan Bengi Yıldız'ın şemsiyesi ve kulağından pesleşen Sabahat Tuncel'in yarım tokatıyla bırakalım...
Vatan yazarı Hasan Celal Güzel ise bu genç kardeşine el vererek, haya perdesinden koca cüsesini sarkıttı. "Sivil itaatsizlik"i duymanın bile suratını bayrak kırmızısına dönüştürdüğü Güzel yığın, oldukça detaylı bir küfürname kaleme aldı. Doya doya küfür ettikten sonra AKP'nin oy üstünlüğünün kıralamayacağını, devlete ve millete müjdelemeyi ihmal etmedi...
Türk milliyetçiliği ve Türklük kavramlarına dair muhteşem izahatlarını bilimsel metodlara veya toplumsal realitelere, hatta insan doğasına küserek kaleme alan kürpe rektör Sedat Laçiner'e kulak verelim. "Tatlıses en Kürt haliyle yükselmeyi başardı ve silah olmadan da bu ülkede Kürde hayat olduğunu kanıtladı..." hiper tespitiyle Tatlıses'i PKK'ye vurdurtmaktan vazgeçmeyen ve devletin güvenlik politikasını oluşturan havuza tespitlerini akıttan Star yazarı ulu stratejist Laçiner, sivil itaatsizliği, silah dışında siyaset yapmayı bilmeyen PKK'nin şaşkınlığıyla geçiştirdi...
Ee bütün bunların ardından 'Teşkilatın Kalemşoru'nun Silivri'den postaya verecek bir çift lafı vardı. Soner Yalçın, son yazısında Ahmed Arif şiirlerini pistleştirerek; "Çırpınırdı Karadeniz" marşı eşliğinde ırkçı figürlerle bezeli vals yaparken "tey tey" diye tempo tutmamızı istedi. Yalçın, "sivil itaatsizlik"eylemlerinin 'yurt-halk birlikteliğini' yıkacağı endişesini Kürt siyasetçilere hatırlattı...
Yukarıdaki örnekler ve farklı kostümlerdeki türevleri, merak etmeyin daha çok şey öğreneceksiniz. Haris iktidarın anaforuna çekerek benzeştirdiği teşneler, çıkış yatağındaki "fahişe kahkahası"nı atmayı sürdürün. Biat etmeyen Kürtlerin kesintisiz direnişi, en azılı katillerinize, en küstah siyasetçilerinize bile pes ettirdi. İstiyoruz ki imparatorluk kompleksi altında ezilen abartılı ideolojinizin devlet rahmine bıraktığı yeni ucubenin 'mehdi' olduğuna inanmayın. Kürt halkı, sizi de insanlaşmakla şereflendirecek. Yeter ki, hepsini tüketmeyin; edepsizliğinizi depreştiren militarist mirasınızdan feragat edin...

31 Mart 2011 Perşembe

Suikast filminin gişesi!..

Mehmet Metiner'e suikast yapacaktı ama kıskıvrak yakalandı denilen Kutbettin Güllü'nün mektubu DİHA aracılığıyla kamuoyuna ulaştı. 18 yaşlarındaki Güllü, polis-avukat-medya işbirliğinin, Mehmet Metiner'i cesur aydın payesiyle ödüllendirme projesinin kurbanı olduğunu anlatmış. Suikast girişimi yalan ama tezgah büyük ve trajedi gerçek... 
Biliyorsunuz "Kürt aydın kontenjanı" listesi yeni zıplayanlar ile büyüyor. İmanı çınlasın bir zamanlar Ümit Fırat tek başına parsayı toplardı, bölüşmek zorunda kaldı. O da artık arada bir, daha iddialı ve devlet-millet birlikteliğinin 'kötüler'le muharebesine yarar gevezeliğiyle, sunulan platformlara serilmekle yetiniyor. Muhtemelen, kendisiyle ve çaylaklarıyla gurur duyuyordur...
Farkındayım. Kürtçe ve Kürtlük için büyük uğraşlar içinde olduğunu iddia edip TRT-6 duvarında sevinç gözyaşları döken, bağımsız siyaset deyip AKP/devlet eline kafasını usulca uzatan rezillerden bıktık. Üstüne bir de seçim öncesi fiyat etiketleri güncelleme telaşı sardı. Koşturan koşturana...
Bunların karşılıklı beslendiği büyük mecra ise Türk medyası. Türk medya mensuplarının büyük çoğunluğu her zaman dayanışma içindeydi. Minik çatışmaları olsa da ortak refleksleri baskındı. Güntaç Aktan ile Uğur Dündar; Soner Yalçın ile Şamil Tayyar veya Ekrem Dumanlı ile Ertuğrul Özkök arasındaki fark, Türk dünyasını aşmaz. Çiftgeçişli birlik havuzlarından kesif ve kaynağı şaibeli kokular hep yükselir. Kategorik iyi niyetin bile hükmü yok. Kürt meselesi konusunda 'dostlar' diye tanımlanan çokça kalem için Kürtler sadece etkin bir mancınıktır. Hasan Cemal ile Soner Yalçın arasındaki fark, zaman/dönemdir. Halil Berktay ne kadar muteber ise Yalçın Küçük de o kadar. Aynı diyalektik Şahin Alpay ile Deniz Yıldırım için de geçerlidir. Dikkat buyrunuz; Perinçek tayfası(eski/yeni) nerede dururlarsa dursunlar Kürtlere ve PKK'ye sadece zarar verdi/veriyor. Cumhurbaşkanı'nın uçağından indikten veya devlet birimlerini ofisinde ağırladıktan sonra Ceylan için 'içli' yazanlar dost mu?.. Bizim acımaya, lütufa, konu sıkıntısı gideren aygıt olmaya ihtiyacımız yok. Sorun ve sorumuz net: Gasp bitsin mi, 40 milyonun statüsünün kendi istemlerine göre belirlenmesini istiyor musunuz?..
Türk medyasının hem bizden önceki tarihini biliyoruz hem de yaşadığımız tarih var. Onlarca gazeteci kardeşimizin cenazesi kaldırıldı. Bugün "basın özgürlüğü" diye hönküren kart herifler "militan" müstahaklığına veriyordu. 94'te gazetemizin merkeziyle birlikte temsilciliği havaya uçuruldu. Harabeler içinde bir avuç gençtik ve tek bir Türk gazetecisi gelip "geçmiş olsun" bile demedi. Namuslu bir avuç sosyalist, demokrat, Müslüman dışında kimse dayanışmadı. Çoğu Türk gazeteci görüşmek bile istemiyordu. İktidarın, dolayısıyla devletin bir kanadının lütfuyla yeni bir naylon mevzide nara atanlar, en az eskiler kadar günahkar. Hürriyet ile Zaman arasındaki çatlak, güçlü Türkiye'nin paryası olma halimizle giderilecek kadar onarılabilir mahiyette... 
Bugün antimilitarist olduklarını söyleyenlerin önemli bir bölümü 80'lerin sonundan itibaren askeri helikopterlerle tur atıyor, ceset sergilerine katılıyor, brife ediliyordu...
Türk devletinin temel karekterini belirleyen bileşimin, kirli ağlarının diri ve zehirlemekten vazgeçmediği açıktır. Newroz öncesi ve devamında koparılan fırtına, istihbarat raporları diye masabaşı taslaklar, önleyici operasyon hamleleri vesairenin cilalı ama zehirli birer zambağa dönüştüğü yer Türk medyası oldu/oluyor. Bunun için Radikal'in manşetinde Metiner; Taraf'ın manşetinde TAK müjdesi, Sabah'ın manşetinde Tatlıses bağlantısı, diye devam eden örneklerin senkronize haline şaşırmıyoruz. Bin yıllık devlet geleneğinin bütün namert mirasını taşıyorlar. Kural, insaf, izan yok. Kirlenip kirlettikçe ömrü uzayan bir egemenlik. Bu egemenliğin, sensorları değişen, hafif sitemli ama full stepne kabiliyeti olan medya uzuvlarının övgüsüne mazhar olmak bile korkutucu... 
Türk medyasının Newroz öncesinden itibaren performansını baz alın, niye Kürtlere karşı en az devletin asli kurumları kadar günahkar olduklarını görürsünüz. Newroz öncesi Tatlıses üzerinden yürütülen operasyon, 7 gerillanın öldürüldüğü pusu ve nokta operasyon ile 'Kürt aydın' ciyaklamasına bakınız. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Kürt operasyonları ve basının tavrı ile son savaştaki durumu karşılaştırınız. İstisnalara şükredeceksiniz. Tatlıses operasyonu 'Kürt aydın' cengaverliğinin üzerine tam isabetti. Mutlaka bir bağlantı yaratılacaktı, çünkü bereketli bir alandı...
Türk medyası da, Türk Hükümeti gibi Kürtlerin sivil itaatsizlik/demokratik tepki eylemlerini sevmedi. Eylem beğendirilemedi. Başbakan ve danışmanları 'sivil itaatsizlik' ile dalga geçer, milletvekilinin tokata yeltenen elinin kırılmasını ister. Star'ın BDP manşeti, 'örgüt' tanımına, tez elden lojistik koşturmaca olur. BDP, 'parti' değil, 'örgüt' olunca bütün saldırganlığın boca edilmesinin hem yasal hem de moral gerekçesi oluşmuş olur. Bu danışman/kiralık kalemlerin, bir aydır temel yazı konularının 'bağımsız Kürt aydını' olması boşuna değil. Bir de AKP'nin kapatılma davası sırasında devlete hitaben yazdıklarını hatırlayın. Temel argümanları şuydu: AKP, devlet ile Kürtler arasındaki son bağdır, kapatırsanız Kürt mücadelesini dizginleyemeyiz...
Adı geçen naylon mağdurlar da hallerinden memnun, tadını çıkarıyorlar. Adlarının yanyana gelmesinden veya kirli bir sicilin acıma hislerine mazhar olmaktan gocunmuyorlar.
İşte bu karanbolun ürünü "Mehmet Metiner'e suikast engellendi" mizanseni de nihayet figüran yapılmak istenen kişi tarafından çökertildi. PKK'nin böyle bir girişimi olmayacağını biraz muhakeme yetisi olanlar bilir. Metiner, her etapta yontula yontula ilerleyen; Türk devleti için simsarlık yapan azgın bir bahşiş avcısı ve beyaz yakalı bir cahştır. Mirastır, miras olacak; tiksinerek anılacak ama hepsi bu kadar... 
Eğer başta Sabah ve Radikal olmak üzere Türk medya salonları, suikast filminden topladıkları gişenin ardından zerre kadar haysiyetleri kaldıysa bu çocuğun mektubunu yayınlarlar...

29 Mart 2011 Salı

Adaylar ve başörtüsü!..

Kişisel ikbalin refah meltemiyle yukarı doğru tırmanmasını sağlamak için zeminine aldığı maddi kütleyi görmemizi istemeyenlerin "hizmet aşkı" ve "halk ile hakk" arasındaki rabıta memurluğu üstlenmelerini bir kenara bırakalım. Onlar, sayısal kombinasyonların, maddi gerçekliğe dönüşmesini siyasal illüzyon marifetiyle aklımıza hakaret derecesine vardırırlar. Böyle olduğu için de iktidar partisinde biriken 5 binin üzerindeki kariyer çentiği gayretini şimdilik geçelim. CHP ve MHP'nin de "muhalefet"in katı gerçekliğinden ziyade "koruma ve kollama" refleksinin "ok ve kurt" kardeşliğini bildiğimiz için coğrafyamızdaki "kötü şöhretleri"yle bırakalım... 
Derdimiz, bizimle; yani tehdit kapasitesi kadar sistemin gadrine uğramış ve uğramaya devam eden asil çoğunlukla. Elbette, sorunlarını siyasal bir organizasyon marifetiyle ifade eden Kürtler. Elbette, devlet ve iktidar izdivacının bütün fobilerinin mağdurları; Aleviler, Müslümanlar, sayıları azalan kadim halklar ve dini azınlık statüsüyle çerçevelenen toplumlar, çevreciler, cinsel tercihlerini suç ve günah şablonundan kurtarmaya çalışanlar... 
BDP ve beslendiği tarihsel belleğin, bütün bunlara dair söyleyecek sözü, yapacak eylemi ve gelecek projeksiyonu var. Dolayısıyla Kuzey'deki çoğulculuğun temsil bulacağı DTK'nin yanısıra küçük ölçekli halinin BDP'de ifadesini bulması, yadırganmamalı, aksine istenmeli, teşvik edilmeli. Bu yapıların omurgasında bulunanların da gözardı edemeyeceği sosyolojik realite ve sosyal olguların psikolojik yansımaları var. KADEP ve HAKPAR'ın nüfuz kapiseteleri ve hayali bir yanılsama üzerinden zuhur eden siyasal vizyonlarının, sayısal ifadesinden ziyade psikolojik katkısını dikkate almak zorundayız...
Alevi kitlesinin, CHP ve hatta MHP gibi Kemalist ve Türkçü bir kulvara savrulmasına bariyer olmak demokratik Kürt muhalefetinin görevidir. Dersim gibi bir merkezden imkansız bir koalisyonla peydahlanan 'hayır' oylarını akılda tutmalı...
Kadim komşularımız Asuri/Suryani/Keldani ve Ermenilerin tutunacağı, omuz vereceği anlayış, katillerin her renkten mirasçıları değil, Kürt muhalefetinin hükümranlık ve kompleksten azade kardeşlik havuzu olmalı...
Kültürel ve geleneksel mirasımızın asli koruyucusu ve inatçı taşıyıcısı Êzîdî Kürtlerinin her yerde Laleş huzuruyla yaşaması için gayret eden Kürt muhalefetinin, toplumsal baskının en katı şartlarında dahi temsilde adalete riayet ettiği unutulmamalı...
Şimdi güncelliği itibariyle en netameli konuyla ilgili kayıt düşelim; başörtülü aday... 
Kesin ve kalın bir hatla ayırımı yapalım. İktidarın müsaade buyurduğu bir alana hacimlerini yerleştirip ve onun açabildiği büyüklükte bir pencereden muhalif sloganlar attıklarını düşünen seçkin kalabalıklardan bahsetmiyoruz. Devlet veya her nevi iktidarın bütün çirkefliğini zihinsel örtüleriyle kapatıp, cepteki haram para, ağızdaki haram lokma, evdeki harem kardeşliği, kardeşlikteki zehirli dildense başının şekline bakıp boyun bükmemizi bekleyenlerden de bahsetmiyoruz...
Açık ve net; hiçbir zulme biat etmeyen, iktidar ve zalim bir hegemonyanın payandası olmayan, erkek egemen vizyonun küçük bir detayı olmayı kabul etmeyenlerden bahsediyoruz...
Onlar kadındır, dindardır ve dindarlıklarının onları mazlumun yanında tutan buyruğu gibi berrak zihinlerine güvenerek kıyafetlerini tercih edenlerdir... BDP'ye, siyasal perspektifini paylaşan ve destekleyen bir başörtülü aday başvurursa çekinmeden kabul edeceğine inanıyorum. İktidarın menzilinde olmayan, yapay muhalefetin sahasında şenlik yapmayan başörtülülerin yeri BDP olmalıdır. AKP'nin sunduğu konforu beğenenler, başlarındaki örtünün markasını düşünsünler, erkek partnerlerinin kamusal alanda fink atmasını beklesinler... Başörtülü aday BDP'ye, BDP de başörtülü adaya yakışır...

22 Mart 2011 Salı

Egemenin incinen gururu!..

Onları hiç sevmediler...
Varlıklarını, sadece adı olan demokrasilerinin imajı, engelli Meclis'in gayri meşruluğunu örtmek için kabullendiler; önüne geçemedikleri fiili bir durumun iyimser yorumuyla içlerine sindirdiler. Yüzde 10 seçim barajı gibi aleni hırsızlıkla yetinmeyip bağımsız adaylığı bile onlarca hileyle boğmak istediler. Buna rağmen oluşan grubu dağıtmayı ellerinde hazır bir tehdit olarak tuttular. Şahin-güvercin egzersiziyle epey uğraştıktan sonra Emine Ayna'yı bir nefret objesi yapmak istediler. Bunda pek başarılı olamayınca ilk restleşmede partiyi kapatıp, iki eşbaşkanını Meclis dışına attılar. Fiziki saldırı ve linçlere maruz bıraktılar. Kışkırttıkları ırkçı güruhların yanısıra devletçe yöneldiler. Ayla Akat Ata'yı Batman'da gaz bombalarının hedefi yaptılar, Sevahir Bayındır'ın Şırnak'ta ayağını kırdılar. Devasa bir siyasal terör, psikolojik harekat ve fiili itibarsızlaştırmadan meddet umdular. Türk Başbakan'ın sadece kin, nefret, tehdit, şantaj ve ırkçı nöbetleri teşrif edince, konuşma metinlerine alabildiler. O da 'malum parti', 'terör örgütünün hamileri', 'terörden nemalananlar', 'şer odağı', 'kirli tezgahçılar' ve nihayetinde 'haddi bildirilmesi gereken densizler' olarak...
19 kişi için Meclis'te 500'ü aşan fezleke olur mu? 19 kişi için 3 bin yıla yakın hapis cezası pusuda bekler mi? Bu fezlekelerden, suçlamalardan bir tanesi bile yolsuzluk, hırsızlık, ihale fesatçılığı, kalpazanlık, naylon faturacılık, kara para falan değil. Tamamı, katıldıkları etkinliklerde yaptıkları Türkçe ve Kürtçe konuşmalar...
Bengi Yıldız'ın fotoğraflarını ilk gördüğümde sosyal medyada şunu paylaştım: Parlamenter konformizme tükürmenin resmidir. Meclis'te gözlerinin içine bakarak ırkçı rejimlerini mahkum eder. Yürüyüş kortejinin en önündedir. Ulusal birlik için Hewlêr'dedir. Dünya duysun diye Brüksel'dedir. Yasta ve düğündedir. Katıksız Kürt'tür. Direnir, kavga eder. Çok da mühim değil titri. Gocunmaz araçların değişiminden; Kelam, kalem, kevir vesiare...
Böyledir çünkü onlar, yerleşik parlamenter anlayışı ilk günlerinden itibaren yıktılar. Leyla Zana, renkleriyle Meclis kürsüsünden o Kürtçe cümleyi kurması gerektiğine inandığında kurdu. Bedelini önemsemedi. Orhan Doğan, bir Kemalist zebaninin koca ellerinin kafasını bir polis aracına bastıracağını göze almıştı. Ahmet Türk, bütün oyunların uysal figüranı olmayacağını tane tane anlatınca Ankara'dan kovmak isteyeceklerini biliyordu. Onların "yırtmak" gibi bir dertleri, istikrarlı bir kariyer planlamaları veya sefa rüyaları olmadı...
Direnen mazlum halkının sözcüsü olduğunda onu yalnız bırakma lüksün yoktur. Gülersin, ağlarsın, öfkelenir, hüzünlenir, halay çeker, devletin gücüne karşı durursun. İnsani hasletlerini yitirmeyen her beşer gibisin, sahte bir söyleme, süslü bir maskeye ihtiyaç duymazsın. İstemezsin ama sana söylenen sözü iade edersin, yanında gaz bombasına maruz kalan yaşlıları ve çocukları gördüğünde, sıradan bir yurttaşsın. Ceremesini göze almışsın; taş da tokat da atarsın...
Nedir ceremesi? Mesela Sebahat Tuncel'in tokat attığı iddia edilen iki yıldızlı polis amiri gider suç duyurusunda bulunur. Mesela Bengi Yıldız'ın taşının isabet ettiği devlet görevlisi veya devlet yanlısı varsa şikayetçi olur. Peki böyle mi oldu? Elbette hayır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı durumdan vazife çıkardı. Başbakan Erdoğan, dün nöbet günlerinden birini yaşadı ve yargı bağımsızlığını bir kenara atarak, "Dokunulmazlık zırhının altına sığınıp polise tokat atmak en basit tabiriyle densizliktir. Sürecin başlatılmasını istiyorum. Sonuna kadar takipçisi olacağım. Gereken yapılacak, hesabı sorulacak" dedi. İçişleri Bakanı(beklemede) Atalay ise büyük bir kızgınlıkla, benzer ifadelere bir de "yazıklar olsun"u ekledi. MHP Genel Başkanı, küfürlü nutuklarından birini yazılı olarak dağıttı. Meclis Başkanı bile ses verdi...
Bütün bu mühim şahsiyetler, devlet güçleriyle bu vekillerin niçin, nasıl ve nerede karşı karşıya geldiklerini söylemekten imtina ettiler. Sevahir Bayındır'ın devlet güçlerince ayağı kırıldığında seslerinin çıkmadığını unuttular. Newroz Bayramı'na 7 Kürt gencini katlederek kan sıçrattıklarını ama buna rağmen Kürtlerin yaslarını bastırdıklarının anlaşılmasını istemediler. Demokratik Çözüm Çadırları ve o çadırlara yapılan yürüyüşü şiddetle engellemeye çalışarak güç gösterisi yapmanın Türkiye toplumuna izahını yapmadılar... 
Bir devlet memurunun bir Kürt kadını tarafından tokatlanmış olması yerine 10 Kürt'ün haksız yere öldürülmesini tercih ederlerdi. MHP Genel Başkanı ile AKP Lideri Başbakanı buluşturan öfke noktası, egemen ulus ırkçılığının incinen gururudur. İncinsin...

21 Mart 2011 Pazartesi

Devlete Newroz sorusu!..

Bir haftada 130 merkezin en büyük alanlarında, milyonları mobilize ederek ortak siyasal hedefler etrafında kenetlemek kolay değil. 2 bine yakın aktif kadrosu rehin alınan, bitimsiz terör furyasının hedefinde olan bir siyasi hareketin, bu organizasyon kabiliyeti, motivasyon gücü küçümsenemez. Kürtlerin iki haber ajansı, üç televizyon ve iki günlük gazetesinin bu 10 günlük performansı ise, başlı başına bir iletişim bilimleri konusudur. Zaten Türk devleti de küçümsemediği için medyası üzerinden pompaladığı manipülatif püskürmelerini yutmak zorunda kaldı. Buna rağmen milyonların ortaklaştığı mesajları doğru anlamak isteyip istemediğinin bir seçimlik ömrü var... 
Kürtlerin, 19 yıl önce onlarca insanını yitirdikleri bir meydandan Cudi‘ye doğru korkusuzca seslenmeleri; ilk kez ateş yaktıkları bir kasabada tereddüt barikatını aşmaları; yarım saatlik bir zaman dilimine halay, gözyaşı, taş ve itirazı sığdırmaktan gocunmamaları, direniş inadı kadar teslim olmamanın onurudur. Ermenistan sınırından sınırsız nazire yapmaları; İran sınırından idam kardeşliğinin ipine tükürmeleri; Suriye sınırından rehin akışına makas bilemeleri; Irak sınırından ulusal hatırlatmaları, ortak refleksin geleceğe sebatla uzanma yekûnudur...
Bir kez daha, teker teker, madde madde sıralandı gaspedilen haklar. Bilinmezlik, karışıklık, anlaşılmaz bir retorik yok. Çerçeve kadar içeriğinin temel hatları da net. Flu olan detaylar için de beşeri metodlarla hazır. Newroz alanlarının sahiplenerek, sabitleştirdiği şudur:
* Kürtlerin gaspedilen haklarının iadesinin ardından, bunları güvenceye alan yeni bir anayasa. 
* Bu hakların toplamının vücut bulacağı özyönetim, yani Demokratik Özerk Kürdistan. 
* Demokratik Özerk Kürdistan'ı sindirebilen bir Demokratik Cumhuriyet.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, bu realiteye işaret ederek, hem zora dayalı bir egemenlik dayatan bölge devletlerine hem de uluslararası müttefiklerine şu soruyu sordu: "Siz Kürtlerden ne istiyorsunuz?"
Eğer bu sorunun cevabı, mevcudun devamıysa, tekin olmayan kanlı bir koridor bizi bekliyor.
Eğer bu sorunun cevabı, mevcudun ahenksiz yamalarla sürdürülebilir kıvama taşınmasıysa, sadece koridordaki zaman değişir.
Eğer bu sorunun cevabı, tek devlete rızayı yeterli pulup, 206 yıllık sopayı bir kenara bırakarak haklarını iade edeceği Kürtlerden itibar beklemekse, geleceğimiz ortaktır...
Yeni devlet aklının, hoyratlığı ve kıymeti kendinden menkul uzman saçmalıklarını bırakarak, eski devletin ucuz yöntemlerine tenezzül etmekten vazgeçip çıplak gözlerle sahaya bakmasında yarar var. Üstelik Öcalan ile artık pratik öneriler üzerine konuşurken, yeni Kürt kuşağının ruh dünyasını sürekli akılda tutmalı. Temel çerçeveyi kerhen kabul eden dinamik bir kuşak, bütün miras, zaaf ve öfkeleriyle sonuca bakıyor...

2 Mart 2011 Çarşamba

Gever'in öz savunması!..


Hakkari ve etrafı, egemen devletler için hep kabuk tutmayan bir yaradır; ne neşter atabildiler ne de ciddi bir tedaviyi göze aldılar. Birincisini çok denediler ama başaramadılar, ikincisi ise kendi egemenliklerinden feragat gerektiriyordu... 
"Hakkari'ye neşter hazırlığı"nı 6 Ekim'de irdelemiştik. Çünkü Başbakan Erdoğan'ın referandum sonrası "Farklı bir çalışma halindeyiz. Şırnak ve Hakkâri ile ilgili özel bir çalışmamız da var..." demesiyle birlikte 'yeni devlet'in, eskisinin iflah olması virüslerinden meddet umduğu aşikardı. Eski devlet ile yeni ortakları, Hakkari merkezli 'diz çökmeyen Kürt'e saldırının hazırlığına referandum sonrası hız vermişti. Zaten o farklı çalışmanın ilk tezahürü, 9 kişinin katledilmesi ve devletin çekincesiz ağız birliği olmuştu. Peyanis; failleri, devletin yalan beyanlarıyla kapatılan aleni bir devlet fiili olarak, Kürtlerin trajik tarihinde yerini aldı...
Başbakan'ın direktifinin ardından 'özel tedbirler’den sorumlu İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Hakkari ve Şırnak seferine çıkmıştı. Güvenlik birimleri, kendi parti teşkilatları ve devlet yanlıları ile toplantılar yapmış ve devletin gücünü göstereceğini duyurmuştu. Böylece bir yandan açık devlet terörü, teşhiri teşvik edilircesine uygulandı, diğer yandan kontra atraksiyonlar yapıldı. AKP'nin gölgesindeki yeni işbirlikçilik, Türk-İslam örgütlenmesi ve kolektif medya gücü seferber edildi... 
Olmadı, olmuyordu... 
Son olarak MezİTleri saldılar. Devletin argümanlarına kıyıp düzgün 'müstakil güç' bildirisi bile yazamayan MezİTler de korkutmayı başaramadı. Bir adet MezİT, bombalı saldırı halindeyken esnaf tarafından farkedildi. Kendisini yakalamak isteyen kuyumcu, tabancasını bile elinden aldı, dayakla yetinince parmağı İT gibi ısırıldı. Esnafın elinden kaçmayı başaran 'şey', polis lojmanlarının arasından kayboldu. Haftalardır devletten ses yok. Kimdi, neydi ve nerede?..
Bu gelişmeler üzerine BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, kente gidip, oradan Türk devlet erkanına seslenecekti. Demirtaş'ın ziyareti öncesi yine bir kontra operasyonu yapıldı. Bir sivil polis (özel savaş unsuru) bir kaç elemanın da gözetiminde Emniyet'e sadece 400 metre mesafedeki Zagros İş Merkezi'nin önünde 'provokasyon bırakmak' istiyor. Esnaf farkediyor. Yakalanıp dövülünce, gözetleme görevlilerden biri de halka ateş açıyor. Buna rağmen suçüstü yapılarak 'faili meçhul' bir saldırı önlenmiş oldu. Bunun üzerine kent, yine devlet terörünün gadrine uğradı. Üstte helikopterler, yerde zırhlı araçlar; kentin giriş-çıkışları kapatıldı. 
Gever'deki halk örgütlülüğü ve duyarlılığına çarpan devlet, kısa sürede Kaymakam ve ardından Vali aracalığıyla 'eylem'ini üstlendi. Mülki amirlere göre; aslında Gever gibi bir kentte biri aleni ve önde; bir kaçı da gizli koruma halinde, 'suçlu'yu gözaltına alacaktı. Halbuki Gever tarihi, asla böyle bir 'suçlu' yakalama manevrasına tanık olmamış. Yine mülki amirlere göre; görev başındaki devlet memuru engellenerek linç edilmek istenmiş... 
Halkın tanıklığını Şemdinli'de de reddeden ve mahkemede dikkate almamayı yadsımamızı isteyen bir devletin medyası da şanına yakışanı yapar. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devletin vizöründen bakmayı marifet sayan Türk medyası, uzun süre Gever'de olanları görmedi. Ne zaman devlet konuştu, onlar da megafon oldu. Yakışır...
Hakkari ve etrafı, ne badireler atlattı... Teslimiyetin onursuz ipine hiç sarılmadı. Türk devlet egemenliği, asla askeri işgali ve paralelindeki kısmi ağı aşamadı; siyasal ve kültürel nüfuzu başaramadı. Hakkari ve etrafı, 3 egemenin, parçaladıkları ülkenin buluşmak zorunda kaldıkları kanlı düğümüdür. Bu alanlara yönelik bütün kirli savaş yöntemlerinin denenmesinin asıl sebebi; fiilen yaşanan ruhsal kopuş ve direniş ısrarıdır. Onlar için kahrolası bir kavşaktır; fethedilemez insandır/doğadır. 
206 yıllık Hakkari tarihi şahittir ki bu kirli yolun ve zorbalığın faydası yok. AKP Hükümeti ve dostları bir daha takkelerini önlerine alıp düşünsün; çünkü Gever, daha örgütlü ve öz savunmanın ne olduğunu bildiği gibi neye yaradığını da öğrendi...