27 Mayıs 2011 Cuma

Oy gaspına dikkat!..

600 yıllık imparatorluğun ve üzerine çullandığı gelenekle bereketlendirerek Cumhuriyet dönemine emanet ettiği kumpas, hile ve namertliğin, Kemalist kadrolarca rafine halinin ardından, neo Kemalizm'in postmodern türevleriyle karşı karşıyayız... 
Kemalizmin hep yedeğinde tutarak zihniyet genleriyle oynadığı; iğdiş ederek gelecek tasavvurunu, algı menzilini ve amaç bütünlüğünü kötürümleştirdiği 'Türk sağı'nın, tıpkı senkronize vaziyetteki 'sol' ikizi gibi daha kesif bir mecradan dişlerini gıcırdattığını görüyoruz. Unutmayalım ki, ne Teşkilat-ı Mahsusa ne de İttihat ve Terakki, homojen değildi; sonrasında farklı gibi görünen sürüsüne lanet yapılanmaların tümünün anavatanıydı. Üstelik seceredeki anıların tazeliğiyle hemhaldiler...
Bu kirli mirasın, kan, kin, karşıtlık üzerinden obezleştiği kadar; adalet, ahlak ve hak evreninden uzaklaştığı, bizlerin sınırlı/küçük ömürlerinin bile tanıklığıyla sabittir. İki hafta sonra yapılacak seçimler öncesinde sergilediği oyunun figürlerine, sahne efektlerine, seçilmiş sözler ve giydirilmiş fon melodilerine bakıldığında, akli melekelerden firarın iştihanı anlamamak mümkün değil. Bunun için de yüzde 10 seçim barajıyla yapılan aleni hırsızlığın, 12 Haziran'da hem zorbaca hem de soft-ware kibarlığıyla yapılamayacağının garantisi yok...
1999 seçimlerinin ardından Ağrı İl Özel İdaresi'nde Vali Lütfi Yeğenoğlu'nun başkanlığında toplanan İl Genel Meclisi üyeleri(daimi) toplantısında MHP'li üye, neden Ağrı Belediyesi'nin HADEP tarafından kazanılmasına seyirci kalındığından şikayetçi oluyor. Bunun üzerine Vali Yeğenoğlu, "Kemal Bey,  Diyadin'de HADEP ile ikinci parti arasında oy farkı azdı, müdahale ettik ve HADEP'e vermedik ama Ağrı merkezde inanın fark çoktu, bunu değiştiremezdik" diye cevap veriyordu. Bu örnekler, Diyadin'den Mersin'e kadar uzatılabilir; hem seçim bölgesi hem de kesintisiz dönemler olarak. Seçim öncesi ve sırasında devlet birimlerinin zor aygıtlarıya müdahil olmaları da eksik değil...
Bugün hem aktörler daha becerikli hem de aygıtlar daha münasip. Türk Emniyeti, Başbakan'ın milliyetçilik ve bayrak üzerine yürütüğü seçim kampanyasına paralel olarak Türk kamuoyunu yönlendirmek, milliyetçiliği zinde tutup AKP etrafından kenetlemek ve PKK ile BDP'yi barış istemeyen öcüler olarak pazarlamak için taktik operasyonlar yürütüyor. Son zamanlarda suikast senaryoları, işbirliği iftiraları, açık terörizm ve nokta katliamlarla yetinmeyen Türk Hükümeti/devleti, Blok adaylarının Kürt halkının yanı sıra Türkiye halkından da gördükleri sempati ve aldıkları desteği engellemek için masum insanları kıymaya kalkışacak kadar gözüdönmüşlük içindedir...
Askerini, polisini, paramiliter güçlerini yığıyor; psikolojik savaşın en pespaye çeşidinden en sureti haktan görünenine kadar tenezzül etmekte beis görmüyor. Devletin bütün olanaklarını kullanıyor, yargı ve yürütme sorumsuzluğunu, medyasının en görgüsüz oburluğuyla besleyip kusturuyor... Bu topyekun patalojik marazın küçük bir köydeki oy sandığından Yüksek Seçim Kurulu'nun duyuru saniyesine kadar korsanlık yapamayacağı bir güzergah yok...
Son değişikliklerle sandık alanı ve çevresi ayrımına gidildi. Sandık çevresi, kurulun görev yaptığı yer, merkez olmak üzere 15 metre yarıçaplı çevre; alanı ise 100 metre yarıçaplı olarak tanımlandı. Bu bölgelerde görevlendirilecek devlet güçlerinin listeleri ilçe seçim kurullarına önceden bildirilerek, sandık alanında sandık çevresinde bulunma hakkına sahip kimseler ile seçimin 'güvenliğini sağlamakla' görevli devlet güçlerinden başka kimse bulunamayacağı hükmü doğrultusunda işlem yapılıyor/yapılacak. Bu devlet güçlerinin ilçe seçim kurulu başkanı tarafından verilen belgeyle görevli oldukları sandıkta oy kullanabilecekleri düzenlendi... 
İçişleri Bakanı, bölgesel toplantılar yaptı; ilçe ve il seçim kurulları ile sandık görevlilerinin belirlenmesi, mülki amirlerin seçim sürecine aktif katılımı ve özellikle Emniyet-Jandarma güçlerinin konumlanması, müdahale kabiliyeti programlandı... Emniyet Genel Müdürlüğü ile Jandarma Genel Komutanlığı’nda  Seçim Harekat Merkezleri oluşturuldu, Bakanlık Afet ve Acil Durum Yönetim Merkezi hazırlandı... 
Üçüncü Blok'un bağımsız adaylarının sandık kurullarında temsilci bulundurma hakları yok, müşahitleri olabilir ama geçmişte bazı yerlerde olduğu gibi müşahitlerinin 11 Haziran akşamından itibaren nezarethanelerde 'ağırlanmayacağı'nın garantisi yok. Köy sandığından, ilçe seçim kuruluna, oradan il seçim kuruluna kadar dar ve taraftar bir güvenlik/bürokratik koridordan Yüksek Seçim Kurulu'na siber yolculuğa çıkan ve ardından digital hesaplamayla deklare mikrofonuna rakam olarak yansıyacak oylar, şaşırtıcı olabilir... 
Tecrübeyle sabittir ki, devlet ağlarında gaspedilen oyları çekip çıkarmak için sınırlı saatler var, üstelik çok zor. Günü aşan itirazlardan diğer adaylar olumlu neticeler alabilir ama BDP'nin de desteklediği Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku'nun bu hakkı mahfuz değildir...
Yüksek Seçim Kurulu, il ve ilçe seçim kurulları başkan, asıl ve yedek üyeleri görevlerine başlamadan önce, kurul önünde birer birer şöyle and içerler: Hiçbir tesir altında kalmaksızın, hiç kimseden korkmadan, seçim sonuçlarının tam ve doğru olarak belirmesi için görevimi kanuna göre, dosdoğru yapacağıma, namusum, vicdanım ve bütün mukaddesatım üzerine and içerim... 18 Nisan'daki tasnif ve kısa sürede revize kararında kılıf zorluğu çekmeyen Yüksek Seçim Kurulu dikkate alındığında; namus, vicdan ve mukaddesatın ayarı hakkında minik bir fikrimiz mevcut... 
Devletin bütün uzuvlarının seferberlik halinin yanında dizilen ve sübvansiyonla şişirilen kadroların, ahlak ve vicdan siperleri zayıftır. İnsani bütünlüklerinde açılan gediklerden sızan agresif saldırganlık, iktidar taasubu ve yitirme korkusuyla çılgınca saydırıyor. Dolayısıyla 3. Blok'un bütün bileşenleri ve kadrolarının dikkatli, hızlı ve mobilize olarak sandıklara ve oylara sahip çıkmaları, yedekli çalışmaları; halklarımızın geleceğine konulmak istenen gayrimeşru ipoteğe fırsat vermemeleri gerekiyor... 

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Sultan'ın doktoru Deyndar!..

“Ey Kürtler! Kürtlüğü lekelememek için tımarhaneyi bile kabul ettim ama padişahın isteğini, maaşı ve sultanın nişanını kabul etmedim” 
Bediüzzaman Saîdê Kurdî (İçtimai Dersler s.35)

Türk Sultan'ın bugün Şırnak'ta olması bekleniyor. Şırnak'a stratejik önem atfettiği için eski bir personelini birinci sıradan aday atadı: Dr. Mehmet Emin Dindar... Emin Dindar, Risale-i Nur külliyatının içinde kaybedilen ve kendisini bulması engellenen; hekim-tüccar-siyasetçi vasıflarını bir arada tutmaya çalışırken şarlatanlık ile lafazanlığın koalisyonundan muzdarip zihinsel parçalanmışlığını, arsız bir pişkinliğin içine boca ederek, hoşgörü tabletleri görünümüyle Şırnak'a taşıdı. Rahmetli babası Seyyid Selman Dindar'ın mütedeyyin mirasını Milli Görüş ve Fethullah Gülen tahrifatçılığında yaralayan Dr. Dindar, ekonomik mirasına da zerkettiği zenginlik hırsıyla necaset ekledi... 
Erdoğan'ın belediye başkanlığı döneminde Büyükşehir Belediyesi'nin sağlık biriminin yanı sıra danışmanlığından da istifade edilen Dr. Dindar, aynı anlayışın sendika ve sivil toplum faaliyetlerinde de bulundu. Ticaret ve kariyer planlamasını İstanbul'da yapan Dr. Dindar'ın siyaset sahnesi ise Cizre ve şimdi Şırnak oldu...
TRT-6'in Seda Sayan'ı diye Türk medyasının ilgisiyle başı dönen bir şarkıcının sabah programlarının 'kadrolu' doktorluğunu da yürüten Dr. Dindar, tekno müzik eşliğinde rugan iskarpinler üzerine monte edilmiş Kürt giysileriyle bitkisel ilaçların mucizesini anlatıyordu. Abant Platformu'nun Hewlêr katılımcılığıyla artık yeni döneme uygun bir mucize olduğuna inanan Dr. Dindar'a AKP adaylığı yolu da açıldı... 
Tamam, onun lakabı uzun süredir Şırnak'tan aldığını İstanbul'da işlettiği için 'Deyndar(borçlu)'dı...
Tamam, mesela Çemê Şemo'dan (Kasrik/Davut) dövizci Çobanlar'ın yüzbinlerce dolarını ödememek için onların karşısına İstanbul polisini çıkarmıştı. Zaman alsa da mülkiyet bedeliyle tahsilat kapanmıştı...
Tamam, kardeşleri Mehmet Dindar, Cizre-Nusaybin karayolunda öldürüldü; Cizre Ulu Camii İmam-Hatibi İhsan Dindar evlerinde çıkan bir yangın sonrasında yaşamını yitirdi; Diyarbakır Cezaevi'nde yaşadıklarıyla bilinen Selim Dindar ise İstanbul'daki Cizreliler Derneği'ne yapılan saldırıda katledildi. Üç ölüm de şüpheliydi ve Dr. Deyndar'ın vakti yoktu fail ve faillerin cezasız kalmamasına...
Tamam, Şırnak'ın Kürtler için önemi büyüktü ve şu anda Diyarbakır Cezaevi'nde rehin tutulan Selma Irmak ile Faysal Sarıyıldız da Kürt muhalefetinin Şırnak adaylarıydı...
Tamam, AKP'nin listesinde Alihanların tarihi ihanet damarını sahiplenen; kan ve kömürle beslenen; soyadlarından dolayı 90'ların sonuna kadar resmi beyanlarında soylarına da takla attıran paramiliter ağın sadık silahşorlarından Mehmet Tatar (Dr. Emin Deyndar'ın "saygıdeğer büyüğüm ve ağabeyim" dediği) vardı...
Tamam, dördüncü sıradaki arkadaşı Şırnak'ta Toros Gübre bayiliğini yaptığı halde Rusçaya hakimiyetiyle gurur duyan İbrahim Baykal'dı...
Bütün bunların Dr. Emin Deyndar için önemi yoktu. Dünyada birincilik verdiği iki şeyden birisi olan Recep T. Erdoğan ona el vermiş, Fethullah Gülen ekibi de sırtını sıvazlamıştı. Merak edenler için dünyanın diğer önemli velinimeti ise Dr. Emin Deyndar'ın 'kullananlar hastalanmaz, hastalananlar kullanırsa şifa bulur' diye pazarladığı Algamax Spirulina (http://www.dailymotion.com/video/xhwzfa_enver-baltay-dr-emin-dindar_tech.)

Ne yapacak?

"Çok güzel projelerim var. Bu projelerimin hayata geçirilmesiyle birlikte Şırnak’a çağ atlatacağımı düşünüyorum" mütevaziliğiyle Başbakan'ı aratmayan Dr. Emin Deyndar, dili, yüreği ve beyni arasındaki rabıtanın kontrolünü yitirip sömürgecinin aferinine mazhar olayım rahatlağıyla insani türbülansa uğrayınca Şırnaklılar için "Bu insanların kalbini insanlığımızla fethedeceğiz" diyebiliyor...
Geçenlerde Samanyolu'nda genç bir moderatörün karşısında konuşuyordu. "Hayatı bir siyaset" olarak tanımlayıp kendisini de ilkokuldan itibaren siyasete adadığını gururla anlatarak kıdemine dair şüpheleri savuşturan Dr. Deyndar, arabasına taş atan çocukların varlığından çok şikayetçiydi. Ancak "şefkat" dili ve "hizmet" eliyle medenileştirmenin tamamlanacağını, nankörlüğün hükümsüz kalacağını söylüyordu. "Çocuklara oyun alanı yapmamışız, deşarj olmak istiyorlar ve bu çocuklar aman bir taş atayım, bir arabanın bir dükkanın camını kırayım diyor. Kötüler de bunu kullanıyor. Ordaki güvenlik güçlerine saygılarımı sunuyorum; annelerini ve babalarını çağırıp nasihat etsinler" diyen Dr. Deyndar, kendisinin önayak olduğunu müjdeliyordu: "Ben yanımda bir psikolog da getirdim, Cizre'ye gidip ailelerle konuşacağız..."
Dr. Deyndar'a göre Şırnak kendisini bağrına basmış, öyle ki; "sevgi selinden nerdeyse boğulacaktım..." diyor ama "orada zavallı ve aldatılmış bir kitle" ile sorunları var. Yine de Faysal Sarıyıldız ve Selma Irmak'ın oylarına sahip çıkacağı büyüklüğünü esirgemiyordu... 
Kanal 7'de katıldığı bir programda ise "Sayın başbakanıma saygılarımı sunuyorum, Şırnak'a çok şey yapıyor, yapacak. Daha ne olsun?" kıvamında ilerlerken, birden ağlamaklı bir ses tonuyla teatral gücünü konuşturuyor, çocukların gazabının yanı sıra tehditler aldığını iddia ediyordu...

Tehdit ve dilekçe 

Dr. Deyndar'ın teatral gösterisinin perde arkasında, 2 Mayıs'ta Şırnak Emniyet Müdürlüğü'ne verdiği dilekçenin Şırnak'ta yarattığı rahatsızlık vardı. Sonra içeriğini inkar etse de Dr. Deyndar, "AKP adayı olarak, gerek kendi konumum gerekse bölgenin terör bölgesi olmasından dolayı güvenliğimin sağlanması hususunu, bilgilerinize arz ederim" diyerek, korumayla gezmeye başlıyordu. Emniyet'in ve ağabeyi Mehmet Tatar'ın gizli koruma kıyağı da cabası...

Yas ve tehdit

BDP'liler, Botan halkı ile birlikte sınır hattındaki dağlarda insan bedeni toplarken, evlatlarının yasını tutarken Dr. Deyndar, Şırnak Tabipler Odası Başkanı ve Cizre Devlet Hastanesi Başhekim Yardımcısı İsmail Vesek'i Cizre Devlet Hastanesi'nde tehdit ediyordu. "Cizre'de kapalı olan esnafların kepenklerini açtıracağım. Açık olanları da koruyacağım" böğürmesine itiraz eden D. Vesek'e haddini bildireceğini duyuruyordu.

Şeref meselesi

Dr. Deyndar, "Benim şerefim partiler üstündedir. İnsan şerefine dikkat etsin" gibi afilli bir cümle kurup; "Oy şereftir, oy namustur, oy haysiyettir" gerçekliğinin farkında olup; "Devletim için hizmet yapmak benim için bir şereftir" bataklığında debelenen yeni işbirlikçiliğin, Kürtlerin hayati dönemlerinde bağırlarına acımasız sorti yapma küstahlığını geçici bir maraz sanıyor...

Şırnak bu badireyi de atlatır

Şırnak, 30 yıldır Türk devletinin bütün kumpaslarına; silahlı ve özel savaşın tüm yöntemlerine karşı dağlarda ve yerleşim yerlerinde direniş gösteriyor. Türk Sultan'ın ziyaret edeceği Şırnak'ta, aralarında belediye başkanlarının da bulunduğu onlarca siyasetçi cezaevlerinde. Cizre Belediye Başkanı Aydın Budak, kent tarihine ve insanına yakışır bir belediyecilik yapıyordu, askeri işgalcilerin su gaspına rest çekebiliyordu. Yolsuzluk, ihaleye fesat, hizmette ayırımcılık veya suistimal yapmamıştı. O ve arkadaşları, Dr. Deyndar'ın 'Dindar'lığına reva gördüğü gibi şerefini devletin hizmetine sunmadıklarından hala rehinler. Şırnak coğrafyasındaki askeri işgal yetmiyormuş, ölüm tarlaları yokmuş gibi boca edilen barajların askeri ve demografik amacı perdelenirken, Türk Sultan'ın gelişi öncesi toprağa düşen canların sevinci mi paylaşılacak Şırnak Meydanı'nda?.. 
Şırnak halkının, rehin tutulan çocuklarına sahip çıkarak, Türk Sultan'a ve devşirerek sefere gönderdiği personellerine en iyi yanıtı vereceğine, kudurganların ecdat hayallerini kursaklarında bırakacağına inanmamak için Dr. Deyndar kadar 'korucu hekimlik'e teşne olmak gerekiyor...

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Devlet hazırlanıyor!..

Türk devleti, bütün bileşenleriyle birlikte Kürt tarafının alabildiğine minimize ettiği talepleri karşılamaya, bu taleplerin öngördüğü savaşsız alana çekilmeye hazır değil. Büyük umutların bağlandığı seçim sonrası yeni anayasa sürecinin de buna cevaz vermeyeceği, tekçi cinnet hali ve muhalefet alerjisi bombardımanından belli... 
AKP ve TSK uzlaşısının meyveleri hasat edildi/ediliyor/edilecek, Öcalan ile görüşme içeriğinin Kürt halkının ve siyasal örgütlenmesinin hilafına olamayacak noktaları anlaşıldı. Gerçekliğin ağır bastığı ama kuşku potansiyeli barındıran flu bir vaatler tablosu dahi yok. Her şey gayet berrak. Tek çekim dışı alan; İmralı'daki görüşmenin niteliği ve kayıtları. İyimser bir yorumla Türk kamuoyunu 13 Haziran'a şoksuz taşımanın gayretleri var, denilebilir. Ancak mevcut fatura, bunu aşacak kabarıklıkta...
Kürt muhalefetinin eylemsizlik süreci ve Öcalan ile görüşmeler başladığından beri devletin bir tane somut, kayda değer adımı yok. Tek bir kanser hastasına veya 85 yaşındaki yüzde 70 fonksiyonsuz bedene sahip tutsağa bile hukukun gülen yüzü gösterilmedi, Kürt toplumunun vicdanı büyük bir iştahla kanartıldı... 
Legal alana önce bir usta tırpancı gibi dalındı ve fonksiyonel, mobil kapasitesi olan bütün yetkin kadrolar toplandı. Şimdi ise kimi zaman acemi ve yorulmak bilmeyen birinin yönetimindeki biçerdöver gibi, kimi zaman tek alanda patinaj yapan dev bir tekerlek gibi; gözaltı, tutuklama ve şiddeti yaygınlaştırma almış başını gidiyor. Hem Kürt muhalefetinin çelik çekirdeği kitlenin umudunu kırmak, izole etmek, moral değerleriyle oynamak hem de çemberin diğer halkalarına olabildiğince ölümcül bir seçenek göstererek, nötralizeye zorlamak, itiraz halkasına girmesini engellemek, verilenle yetinilmesini sağlamak istiyor...
Cezaevleri dolu, gaz stokları bitti ama 'örtülü' dolum devrede, militer güç takviyesi yapılıyor, askerler kendi başarı matrikslerinde fink atıyor, polis kafasına takılan kamera ve ses düzenekli kasktan memnun. Sistem, zulmün obur marifetiyle hazırladığı ulusal birlik çimentosunu Kürt'ün kanıyla karmaya devam ediyor...
Devlet bir süredir seçim sonrası için reorganize oluyor. Bütün güçlerini sınıyor. Bir gecede 24 çadıra operasyon yapıp dağıtmak, aynı anda bir çok kentte gösterileri dizginlemek, onlarca merkezde eşzamanlı baskınlar yapmak, bazen bölgesel gözaltılarla lokal anesteziye kalkışmak, yargı marifetiyle şantaj hücrelerinde bekletmek...
Askeri olarak; rehavet değil alabildiğince alan tutmak, gerillanın manevra, hareket kabiliyetini felç etmek, belirli noktalara hapsetmek ve ilk fırsatta sert vurmak. Karayılan, üç defa ve sonuncusunda (25 Nisan) şu cümlelerle devlete ve hükümete seslendi: "Çukurca ve Uludere'deki komutanlığın savaş kışkırtıcılığı durdurulmalıdır. Durdurulmazsa ne olur? Süreç bozulabilir ve kimse bunun için bir teminat veremez. Sen her gün saldırı yapar ve insan öldürürsen karşıdaki insan da sonuna kadar sabır gösterecek değildir. Her şeyin bir yolu-yordamı ve sınırı vardır. Bu açıdan ben hem devlet ve hükümet yetkililerini uyarıyorum ve hem de tüm demokrasi güçlerini bu konuda duyarlı olmaya çağırıyorum."
Adı ve bölgesi verilerek yapılan bu uyarılara rağmen devletin/hükümetin yanıtı ne oldu? Bu alanda 12 Kürt gencinin öldürüldüğünü Genelkurmay aracılığıyla duyurmak... Bu kanlı mesajın da, iki yönü var. Birincisi; artık dağın devreden çıkarılmasının kabul ettirilmesi. İkincisi; Kürtlerin en vurucu ve kontrol edilemez gücünü öldürmekle yetinmeyip, aşağılayarak özgüven kaynağının sistem dışı damarlarının kesilmesi... 
Böylece devlet, 15 Haziran'a kadar atmayacağı adımlardan emin olduğu kadar, karşılaşabileceği itirazın bütün türevlerini bertaraf etmenin hazırlığını yapıyor. Türk devleti için kayıtdışı görüşmeler üzerine bir kahkaha atmak çok kolay. Kürt tarafının ise böyle bir lüksü yok. Kürt toplumu, insan soyunun karşılaşabileceği bütün travmaların toplamından muzdariptir, Kürt siyasetinin bilerek ve isteyerek yeni bir travma yaşatmasına tahammül edemez. Bu halkın en fedakar ve yurtsever kesimi, yetki verdiği, sorumlu kıldığı karar mercilerinin kolektif aklına güveniyor. Güvenmekle kalmıyor, YSK kararında olduğu gibi doğru bir hatta ilerlemesini sağlıyor... 
Türk Başbakan, Kürt sorunu macerasının yeni bölümlerini seçim mitinglerinde sunup KCK ve Ergenekon davalarının birleştirileceğini ima ederek, iddianamelere dikkat çekip yeni bir şantajın ucunu gösterirken Yardımcısı Bülent Arınç, "İlk planda 10 bin daha sonra yine 10 bin asker yetiştirerek, bu bölgeye sevk edeceğiz. Attığı zaman vuran, avcı olan birlikler. Bir taraftan polis sevk ediyoruz. İstihbaratı güçlendiriyoruz. Biz onların hakkından daha çok geleceğiz..." müjdesini Türk seçmenine veriyor. Artık şu cümleleri kurabilen Bülent Arınç'ı ve 1 Haziran'da gelip önemli açıklamalar yapacak dediği Türk Başbakanı'nı kurtarıcı diye pazarlamak ayıptır... 
Bir halkın, sadece bu küçük gezegenin doğal bir üyesi ve doğal haklarına sahip olarak yaşamaya dair ödediği bedelin ağırlığı altında, en çok onun umudu ve beklentilerini suistimal edenler kalacak. Türk devleti gözükara bir eforla dönüşü ağır bir yolda depara hazırlanıyor. Yazık oluyor...
Kürt legal siyaseti, "kopuş", "sınırların değişmesi tehlikesi", "dizginleyemiyoruz", "derin devlet" ve "provokasyon" uyarı, hayıflanma ve tespitler eşliğinde Diyarbakır'da dahi çadır kurdurmamayı sineye çekebiliyor. Yazık oluyor...
Kuzey Kürtlerinin büyük çoğunluğu 3 günlük yasın adabına uygun bir hali idrak ederken, yeni işbirlikçiliğin badem bıyıkları altından sırıtarak AKP seçim bürolarından müziğin volümüne yüklenmeleri ayıp, günah ve suçtur. Kürt siyasetinin, Adalet Divanı kararlarını beklemeye almasının da bir hikmeti vardır. Yazık olmasın...

26 Nisan 2011 Salı

Sultan çadıra çarptı!..

Kamu(Devlet için devlet), Güvenlik ve Tehdit... Türk devleti; korunma yetilerini, zihinsel paradigmasını, kriz kabiliyetini, çözümsüzlük hazını, bu üç kavramdan alıyor. Üç kavram, tek başlarına birçok mahareti sergiledikleri gibi troyka olarak kırmayacakları kapı, öldürmeyecekleri canlı, yıkmayacakları mekan yoktur...
Kemalizmin, terbiye edilmiş Milli Görüş ve tahrif edilmiş Risale-i Nur semirenlerinden oluşan koalisyonda yaşayan yeni hali de bu teslis sayesinde hükmetmenin keyfini çıkarıyor. Keyfin, zor aygıtlarıyla sürdürülmesi; Bismil'de İbrahim Oruç'un canına mal olur, yüzlerce kişinin yaralanmasına yol açar. Bir yandan dağa nokta operasyonlar yapar, diğer yandan kışlasındaki Kürt'ün bile ensesine sıkıp, 'intihar etti' diye cenazesini gönderir... 
Türk devleti huzursuz, rahatsız, tedirgin. Üç aydır, çevirdiği bütün numaralar, hileler teşhir edildi, kitlesel yanıt aldı. Üstelik bir süredir de oyun kuramadan sürprizlerle karşılaşıyor ve en iyi bildiği yönteme kısa sürede sarılıyor. Çözüm üretemeyince 9 kusurlu hareketin 9'unu boca ediyor, bununla yetinmiyor sahayı kapatmaya kalkışıyor. Seçime iki ay var; YSK kararını geri alınca sindirim zorluğu çekiyor. Silahlı güçlerini sokağa saldı; öldürdü, yaraladı, gözaltına aldı, tutukladı, mesela Hakkari'de neredeyse çalışan BDP kadrosu bırakmadı... 
Yeni dönemin medya amiralı Ekrem Dumanlı, Polis Akademisi senaryoları eşliğinde, Kürtleri vandalizmle suçlayan yazısını evlerin kapılarına bırakmaya gönderirken, polis de aynı gece eşzamanlı olarak 24 çadırı 'bertaraf' etti. Bu, büyük çaresizliğin operasyonudur. 'Kardeş Esad'ın kalesi sarsılırken; titreyen Ankara'nın diz bağlarının, Kürtlerin çadırlarına çarpmasıdır. Çözüm üretemeyen; çözüm önerilerini, temeline dinamit addeden devlet, saldırganlaşmaktan başka ne yapabilir?..
24 çadırdan bir tanesi için açıklama yapıldı. Bu açıklama da devletin resmi haber ajansı AA üzerinden servis edildi. Çadırda 'molotofkokteyli' bile bulunmuş. Molotof, necip Türk milletinin 'şiddet karşıtı' duyarlılığını kaşımak için araya alınmış. Necip milletin fertlerinin bir gecede eşzamanlı 24 çadırın basılmasının merkezi karar ve gerekçesinin hakaniyetini sorgulamayacağından, sunduklarının pürüzsüz güzergahından eminler... 
Eğer çadırlar, toplumdan izole mekanlarda ve sürekli/sınırlı müdavimleri olan ajitasyon sığınakları olsaydı, bu kadar sinirlenmezdi. Aslında beklentisi buydu ama olmadı. Çadırlar, film gösterimlerinden, kuramsal konuların irdelendiği panellere; müzik dinletilerinden toplumsal konulara çözümün tartıştıldığı platformlar oldu. Yorgun bedenlerin atıldığı sohbet odakları yerine sivil itaatsizliğin büyütüldüğü Cuma mekanları oldu. Sosyal ve siyasal tartışmaların meşru pratiklerde sonuç vermesi, Sultan'ın asabını bozdu. MHP ve CHP de henüz istediği kıvamda ve rotada olmayan Sultan, "şık" olmayan Kürt sokağını "süpürmek" istiyor. Halbuki çadırlara gerekçe olan ve yeniden kurulmasına gerekçe olacak 4'ü acil 14 talebe aşinadır.
Önce "Acil talepler"i hatırlatalım:
* Anadilde eğitim hakkı ve iki dilli yaşamın güvence altına alınması,
* Kürt siyasetçilerin derhal serbest bırakılması,
* Yüzde 10 seçim barajının kaldırılması,
* Askeri ve siyasi operasyonların son bulması...
Bunlar mümkündü ama statükocu diye oynadığı CHP bile buyur ettiği halde bırakın adım atmayı, bu yönde bir irade beyanında dahi bulunmadı... 
Geriye kalan ve kısa vade beklentisi şerhi konulmayan talepleri hatırlatalım:
* Kürt kimliğini de tanıyan demokratik bir anayasanın hazırlanması,
* Türkiye genelinde merkezi yönetimin yetkilerini sınırlayan yerinde yönetim sistemi'nin geliştirilmesi, 
* Kürt halkına öz yönetim hakkının verilmesi,
* Kürt kültürü önündeki tüm engellerin kaldırılması, 
* Kürdistan'da konuşlandırılan özel savaş birimlerinin geri çekilmesi,
*İstisnasız tüm siyasi hükümlü ve tutukluların serbest bırakılması, 
* Tüm etnik topluluk ve inançların özgürlüklerinin anayasal güvenceye alınması,
* Adalet ve Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulması, 
* Köyleri yakılıp-yıkılan yurttaşların geri dönüşünün sağlanması,
* Ekonomik dengesizliğin, yoksulluğun ve işsizliğin aşılması için ayrımcı politikalara son verilmesi, yatırımlarda öncelik tanınması. 
Bu taleplerin hangisi herhangi bir Türk bireyini rahatsız edip Gayri Safi Milli Hasıla'dan payına düşeni azaltır veya milli duygularını rencide eder. En ırkçı Türk bile bu taleplerin ardından bütün hamasetine, büyüklük kibrine, ilim ukalalığına Sümerlerden Azteklere kadar devam edebilir. Bu talepler, en ırkçı Türk vatandaşının bile çocuklarının barış içinde zenginlik geleceklerinin teminatıdır...
Sultan'ın meşrebi, Kürtler üzerindeki bütün kirli oyun ve saldırılara cevaz verecek referansa sahip. Fakat yine de barıştan kaçışı karşısında anımsatmakta yarar var. Sokaklara saldığın silahlı güçlerinle pervasızlıkta zirveye koşarsan, yarın Kocatepe'deki merasimde yanında devlet erkanı bulmakta da zorlanırsın. Çadır devletini muhafaza için bugün 24 çadırı yıkarsın ama yine kurulur. 2023 rüyasına daldığın çadır devletinin enkazı ise epey ağır olur...

19 Nisan 2011 Salı

YSK görevini yaptı!..

Son MGK kararları ve izdüşümleri, partilerin aday listeleri ve yeni dönem vizyonlarının Kürt meselesinin çözümü için öngördüğü çerçeve, cari anayasanın temel mantığının muhafazasını vaat ediyor... 
Başbakan Erdoğan, aday tanıtım toplantısında Kürt sorunu konusundaki son kararını verip "Kürt meselesi yoktur" diyor. 19 Nisan'da 'KCK davası'nın görüleceği biliniyor ve bunun için yapılmak istenen mitinge Diyarbakır Valiliği bir gün öncesinden yasak getiriyor. Yasak kararının akşamı da YSK kararı açıklanıyor...
Kürtlerle ilgili kararların üretimi ve patenti devletin kolektif aklına aittir. Üretim ve patent verme sürecinde olduğu gibi başka alanlardaki güç konuşlanışında minik sürtüşmeler yaşansa da, Kürt meselesi gibi temel bir meselede homojendir. Her kadro değişiminde yaşadığı kısa süreli marazları da bertaraf etme kabiliyetini kendi içinde geliştirir. Tek bir plan üzerinden yol almaz, alternatifli ilerler. Kürtlerin karşısındaki güç; YSK, AKP veya TSK değil, bunların birer organı olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir... 
Devlet, yeni Meclis için bir tasnif yapıyor. Güçlü ekonomi, güçlü ordu ve istikrar üçlüsünün eşlik ettiği egemenliğin rahat yol alması için Kürt meselesini kendi itikadınca çözmek istiyor. Yeni Anayasa ve siyasal temsiliyet bunun için önemli. Burada kontrolsüz bir gücün oluşmasının, gerçek muhalefetinden ürküyor. Tasnifini ince eleyip sık dokuyarak yapıyor. Hem legal Kürt siyasetinin simge isimlerine bariyer koyuyor hem de Dr. Reşit Galip'in 20'li yıllarda Atatürk'e sunduğu Akdeniz bölgesinin demografik yapısıyla ilgili kaygısının, 90'larda dirilen ve 2000'lerde tavan yapan "duyarlılığına" sahip çıkıyor. Öyle bir ince işçilik yapılıyor ki; BDP'nin motive edici isimlerle güçlü bir gruba sahip olması engellenip Kürt tarafının çok önemsediği Üçüncü Blok'un önemli bir aktörünün düşürülmesi isteniyor. Silahlı savaş sürecindeki "kontrol edilebilir/kabul edilebilir düzeyde terör" konseptini siyasal alana tatbik ediyor. Riskli olduğunu bildiği halde YSK kararını rahat bir şekilde tedavüle sokmasının nedeni, DTP'nin kapatılması sonrası Meclis'i terketmeme ve barış iradesidir... 
Türk devleti, BDP'den boykot veya çekilme beklemiyor. Seleksiyonunu kabul ettirirse ne ala, ettirmezse revize edecek. Kararı, AKP'nin de artık önemli bir bileşeni olduğu devlet ve Kürt politikasından ayırmak, tepkiyi sadece YSK'ya yönlendirmek yanlış. Kürt muhalefeti, geçmiş ve bugünün doğru değerlendirmesiyle geleceğe sağlıklı projeksiyon tutar ve mevcut haklı infiali iyi yönetirse, aslında kendisinin de beklemediği bu krizi önemli bir eşik yapabilir...
Devletin her hamlesine karşı gösterilecek refleks de artık BDP'nin tek başına üstleneceği boyutta değil. Kürt tarafı ve ittifaklarının ortak refleksi, bu hamleyi boşa çıkaracak ve tavizsiz atlatacak bütün araçlara sahiptir. Türk Hükümeti ve Başbakanı dün akşama kadar sessiz kalmayı ve silahlı güçlerini sokaklara salmayı tercih etti. Konuşabilen sözcüleri de yargı ve istikrar tanrılarına secde ettiler...
Sınırsız ve sorumsuz şiddetinin birebir muhatapları ile dünyadan bihaber olmayan yeni kuşağın öfkesini gözardı eden devlet, planlarının üstten uzlaşmayla sirayet edeceğini düşünmesin. Toplumsal itiraz, bazen balans ayarlarını tutmayabileceği gibi yerinde kontrol mekanizmalarını da aşabilir...
Devlet, YSK kararı öncesi Kürt iradesinin önüne diktiği anayasal ve yasal bariyerlerle; göstermelik demokrasisinin şeffaf olmayan sahnesindeki oyununa şükretmeliydi...

15 Nisan 2011 Cuma

Erdoğan'ın pompalı lümpeni!..

Referandum sürecinde 'sivil toplum' adına sık sık ekranlarda, gazete sayfalarında boy gösteren spor kıyafetli Cuma İçten, bir süre sonra aynı platformlarda bu kez silah sektörünün yılmaz savunucusu olarak takım elbiseler içinde göründü. Aslında o hem tefecilik yapıp hem de camiye gitmekte beis görmeyen riyakarlığın, el bebek-gül bebek büyüyen ABD'lere kadar adam olması için gönderilen ama Türk-İslamcı bir cemaatin şablonundan defolarla çıkan mirasçısı... Henüz 38 yaşında ama Türkiye'nin en büyük silah baronlarından. Üstelik, bol sertifikalı, çok gezen, Hocaefendi ile Başbakan arasındaki sevgisinin rekabetiyle helak olan, ahkamını yazıyla bile kesebilen biri...
Araya serpiştirilen "Teyyo mêre/erkektir" toyluğundaki Kurdoturk lümpenliği ve Türk-İslam kuluçkasından hür teşebbüs agresifliğiyle piyasaya salınan güvenlik çemberindeki maklube iştirakçilerinin prototiplerinden. AKP'nin Diyarbakır 5. sıra adayı Cuma İçten. Mehmed Mehdi Eker ve Galip Ensarioğlu'na takviye için 5'inci sıraya, yeni Yıldız Hemşire vakası Oya Eronat'ın hemen üstüne yerleştirilen isim. Silah Üreticileri, Satıcıları ve Sevenleri Derneği (SÜSASD) Başkanı, Gönül Köprüsü Derneği İstanbul Temsilcisi ama Sivil Dayanışma Platformu Diyarbakır Temsilcisi. Bir ayağı İstanbul'da bir ayağı Diyarbakır'da, bir kulağı Fethullah Hoca'da diğer kulağı Başbakan Erdoğan'da olan İçten, pompalı tüfek, kuru sıkı tabanca ve ruhsat meseleleri için Meclis'te ve medyada yoğun mesai yaptı. Tüfek bayiliklerini bin 500'e doğru koşturan İçten, kanlı-bıçaklı olduğu Soner Yalçın ile Kurtlar Vadisi'nde; pornocu yönetmen ile de Tek Türkiye dizilerinde yer aldı. Elbette silah firmasının sponsorluğuyla... 
Aslen Bingöl'ün Genç İlçesi'nden olduğu için ilçenin bir web sayfası adaylık sevincine ortak olup, gelen yorumları da paylaşmış. Fakat hemşehrileri, bir tatsızlıkla karşılaşmış. Asım Salih Gemalmaz adlı yurttaş minik bir şerh düşmüş: "Umarım Cuma bey benimle mahkemelik olduğu ve kaybettiği davanın parasını öder de bu memlekete vekil olur. Borçlu bir vekil ne kadar verimli olur bilemem hadi hayırlısı."
Hadi hayırlısı, diyelim ve Cuma İçten'in oldukça içten yazı ve konuşmaları arasında gezinelim.
Silahı savunurken tüm değerleri kirli bir hamasete bulamaktan imtina etmeyen İçten’in, TBMM İçişleri Komisyonu'nun 9 Aralık 2009 tarihli oturumundaki sunuşu profesyonel maharet örneği. İçten, Türk tarihine olan hakimiyetiyle, Türk kamuoyuna şu sarsıcı hatırlatmayı yapıyor: “Millet olarak silah kültüründen uzaklaştığımız sürece, devlet olarak da silah kültüründen uzaklaşmış oluruz. Kuvay-i Milliye Hareketi ve milli mücadelede yaşadığımız sıkıntılar unutulmamalıdır.”
Silahını satmak için 'asalet'inden kopan ve devlet-millet sevgisiyle bezenen sözleri, necip Türk milletinin unutacağı nitelikte değil: “İngiliz kültüründe silahın vazgeçilmez bir olgu olduğunu, lordların silah ve avcılık kültürüyle özdeş yaşadığını, atalarımız Osmanlı'da da silah kültürünün olduğunu, Amerika'nın baskın yapısının da silah gücüyle olduğunu, silahın milletler ve devletler açısından asla vazgeçilmez bir gerçek olduğunu, devletini ve milletini sevenlerin bilmesi gerektiğine inanıyoruz.”
İçten’in Aralık 2010 tarihinde Akşam Gazetesi’nden Çiğdem Toker’e yaptığı açıklamalardaki yakın tarih bilinci ve gelecek uyarısı ise tamamlayıcı: "Biz terörle mücadele ediyoruz. Ermenistan'la, Suriye'yle Irak'la sıkıntılar, problemler olabilir. Biz Kurtuluş Savaşı yapan bir halkın çocuklarıyız. Dolayısıyla seferberlik ilan edilirse hazır olmalıyız. Yunanistan'la Kardak krizi nedeniyle savaşın eşiğine gelmedik mi?’’
Cuma İçten haksız değil. Az daha savaş çıkıyordu ama bereket versin kendi paralarıyla Tadelle alan SAT komandoları Yunanlıları korkuttu...
Cuma İçten, Fethullah Gülen taraftarlığının verdiği 'edep' ve Başbakan aşkının verdiği siyasi 'cesaret' ile yazılarında bazen gençlerin Cuma ağabeyi rolünde. Bakın, "Adam olmayan hesap soramaz. Adam olmak ise yumurta atmak ile silah ile değil, ilim ile çalışmak ile olur" diyor. Diyor ama kahrolası daha fazla kazanç hırsı onu frenliyor. İşte balataları silen o acı fren: "Millet olarak silah kültüründen uzaklaştıkça devlet olarak da silah kültüründen uzaklaşmış oluruz. Ülkeler ve milletler arasında silahı belinde olanın lafı çok olur."
Bir Kemalizm karşıtıdır, kötülüklerini saymakla bitirmez ve "milletin değerleri" sandalında huşu ile seyreder ama işte Mustafa Kemal Atatürk'ün her derde deva sözleri yok mu, Cuma İçten'in de en sıkıntılı zamanlarında yetişiveriyor. Cuma İçten yol gösteriyor: "Milletinin silahından endişe ve korkuya kapılanlara en doğru sözü ATATÜRK versin: Silahı Olmayan Millet ‘Devlet’ Olamaz.”
Artık hepimiz ikna olmadıysak, devam edelim. Çünkü Cuma İçten, Kürt meselesinin çözümüne de kafa yoruyor. Tasnifleri var; PKK ve BDP ile ilgili görüşleri çok net. Önder Aytaç'ın dahiyane teşhisleriyle Abdulkadir Aygan'ın dönemsel nöbetlerini birleştiriyor. Silahların gerekliliğini ve Türk milleti ile devletinin silahlanmasını teşvik eden Cuma İçten, Kürt kardeşleri için aynı görüşte değil: "Kürt sorunu, sokaklara çıkıp molotofkokteyli atanların, dağlarda eli silah tutanların problemi değildir. Silahlarla kardeşler arasındaki problem asla çözülmez... Birileri silahı bırakmadıkça, birileri hukuku tanımadıkça, asla bu problemler çözülmeyecektir."
Peki nasıl çözülecek, BDP biraz gayret etse diye tekrar Cuma İçten'e başvuralım. Cevabı: "BDP’nin talepleri Kürt halkının çoğunluğunun istediği talepler değildir. Bölgenin yollara, medeni yaşam tarzına, kapital güce ihtiyacı vardır ve bu ihtiyacın karşılanması için bir adım atılmamaktadır."
Yanlış okumadınız. Cuma İçten bizim medeni yaşam tarzı ihtiyacımızı tespit; kapital gücümüzün eksikliğini de teslim etmiş. Daha ne olsun?!
Peki Avrupa bu meselenin bir yerinde duruyor mu? Cuma İçten, güçlü kuşkular eşliğinde rest çekiyor, çünkü Avrupa'nın Türkiye'den kaçanlara sığınma ve iltica hakkı tanımasını yadırgıyor... 
Peki Cuma İçten, DTK'nın Demokratik Özerklik Çalıştayı ve ordaki çözüm mantığına ne diyor? Bunun cevabı da çok net: "Sözde özerklik isteyen bir çalıştay..."
Cuma İçten özgeçmişini (http://cumaicten.com/) nakşettiği uzun listeye, bilgisayarda yazı yazabilmenin haklı gururunu paylaşmış. Yetinmemiş, bir de akademik kariyer dökümünü yapmış: "2004–2007 ABD. NEWPORT INTERNATIONAL Üniversitesi İşletme Bölümü'nden Mezun oldu. 2007–2009 ABD. NEWPORT INTERNATIONAL Üniversitesi Uluslararası Dış Ticaret alanında Yüksek Lisansı'nı yaptı."
Bunların hemen altına da "Halen, Anadolu Üniversitesi Yerel Yönetimler Fakültesinde eğitime devam etmektedir" diye iliştirmiş. Ne kadar fiyakalı bir isim değil mi ABD. NEWPORT INTERNATIONAL Üniversitesi?.. Maalesef 2505 Technology Dr Hayward, CA 94545 adresinde üniversite yok. İnternet üzeri ve Kadıköy bağlantısı ise gerçekten fiyakalı (http://www.newportuni.com/index.php)... Cuma İçten ABD'ye gitmiş ama eğitim için değil, zaten adı geçen kurum da 'dünyanın en yaygın uzaktan eğitim veren üniversitesi' diye övünüyor ama bu övgüyle de talebesi Cuma İçten ile yarışıyor... Keşke özgeçmiş listesindeki Açık Öğretim Fakültesi'nin değerini bilseydi ve "Ayrıca Türkiye sınırları içersinde tüm il ve ilçelerde işim gereği bulundum"un haklı gururuyla yetinseydi...
Hakikaten Mehdi Eker ve Galip Ensarioğlu'nun listesine içten bir kıyak olmuş. Topaç gibi fır dönen yeni simsar namzetinin arkadaşları bile şaşkın. Hey gidi Karagümrük Spor Kulubü günleri hey!..

13 Nisan 2011 Çarşamba

Devlet AKP'yi ele geçirdi!..

1997'de Türk devletinin tehdit algısı değişti; "irtica ve bölücülük" fobileri, "komünizm"i unutturdu. Kürt sorunu, tereddütleri de barındırsa kabullenildi. İki kabullenişin, AB hedefli küresel entegrasyonun olmazları olduğu teslim edildi... Bu, Türk ordusu öncülüğündeki devlet aklının yeni macerasının başangıcıydı. Uluslararası ittifakları ve bölgesel rol ile konuşlanmasının gereği Türk ordusunun, AB ve NATO merkezli dünyadan kopmayacağı aşikardı. Ancak yeni macera, 28 Şubat, PKK'nin kontrpiyede bırakılarak liderinin esir alınması ve ehlileştirilmiş "siyasal İslam" ile küresel şöhretle beslenen "Kemalist sol"a hükmetme yolu açtı. Birincisi, halkın müdahalesiyle ikinciyi geride bırakıp yola devam vizesi aldı. Bu vizeye başlangıç kaşesini vuran sistemi ürkütmeyeceğini, AB ve ekonomik entegrasyon iştahıyla gösterdi...
1 Mart, Türk ordusunun iç muharebesinin ve Anglo-Sakson şamarı yiyeceğinin, bu kez halkın vekilleri eliyle sağlanacağı bir tarih oldu. Tezkere geçmedi; Türk ordusu, öncesi bütün taahhüt ve izleyen planlamalara rağmen büyük partnerini yalnız bıraktı. Üstelik, ABD müdahalesinin kaldırdığı örtünün altındaki Kürt devleti gerçeğiyle yüz yüze geldi. Lideri cezaevinde olan PKK de bütün manevraları savuşturacak bir performans sergileyerek, Kürt devleti fonu eşliğinde Türk ordusunun tehdit antenlerini hareketlendirdi...
Bir yandan ABD'yi, iç kamuoyuna karşı şeytanlaşırıp bunun yaratacağı ıkçı ve anti ABD'ci dalga üzerinde sörf yaparak ikna etmek; diğer yandan "benim neyim eksik" tafrasıyla başındaki çuvalla hüsrana uğamak... İşte bu iki gayretin kontrolsüz ilişkisinin adı 'Ergenekon' oldu. Türk ordusu ve devletinin derin aklının bu tasarımını fazla ciddiye alan asker ve sivil unsurlar, özerk bir ağ gibi hayatın her alanına nüfuz edip Genelkurmay Başkanının mahremiyetine kadar ilerleyince ABD'nin teşvik ve desteğiyle tarihi Dolmabahçe görüşmesi gerçekleşti. 5 Mayıs 2007'de Türk ordusu, yeni partneriyle güven tazeledi. Temel çerçeve; Anayasa'nın değişmesi dahi teklif edilemez maddeleri olunca gerisi teferruat oldu. ABD'nin önemi deklare edildi, Güney'e tarih sınırlamasıyla kusuldu. Böylece Türk ordusu ve taşıyıcı kurmayları işlerinin başına geçerek, kolektif neşterin asıl gücü oldular. Arada sırıtan Gül'ün cumhurbaşanlığı bile mutabakata halel getirmedi ve 17 Haziran'da 'Ergenekon'un adı konuldu. Ergenekon bileşenleri çıldırdı ama devletin kurumları iç pürüzlerini aşa aşa ortak bir çalışmayla hepsinin üstesinden geldi...
PKK ve Kürt meselesinin toplumsal ifadesinin büyümesi ve Meclis'e yansımasını birincil sırada tutan Türk ordusunun, Kürt coğafyasındaki tek partnerinin AKP, ötesinde ise ABD olması dışında şansı yoktu. Taviz ve muhafaza denklemini hassas bir rotada, temizlenmiş kurumsal kimlik ve bölgesel güçlü devlet tezahüratıyla sürdürüyor...
Öcalan ile görüşmeye PKK'nin ekarte gayretinin eşlik etmesi, yeraltı kaynaklarına dikilen göz eşliğinde Güney Kürdistan bayrağı altında 'kardeş' sesleniş, öyle günübirlik projeksiyonların izdüşümü değil. Kuzey Kürtleri ne kadar haklarından mahrum bırakılırsa ve bütünlük içinde tolere edilebilir bir tempoda tutulursa o kadar iyidir. Yanisi şu; Türk devletinin 97'deki duruşunda minik müdahaleler yapılıyor, hatta sadece zorlanıyor...
Devletin kuruluş paradigmasına halel getirilmiyor, kurumsal arınmalar ve idari revizyonlar bu dairenin cevaz verdiği kadar olacak. Dolayısıyla son aylarda siyaset sahnesinde gördüğmüz bütün şok, tuhaflık, gariplik ve hatta iyilik hallerinin arkasındaki kolektif el, yeni devlet aklıdır. CHP'nin lider, kurmay ve söylem değişimi; Saadet Partisi'nin jilet yemesi; merkez sağ birikintilerinin dağılıma mecbur edilmesi; MHP'nin agresif söylem, itidalli eylem, kadrolarını toparlaması; AKP'nin iç dizaynı, lider gücünün tesisi; -şaşırmayın- BDP'ye bile güçleri oranında telkini, Anayasa'nın ilk dört maddesinin muhafazası eşliğinde bölgesinin tek güçlü partneri olma eforudur...
Devletteki bu ortak aklın temel bileşenlerinin, AKP ve Türk ordusu; dolayısıyla ikisinin nüfuz alanındaki bütün organlar olduğunu ihmal eden, küçümseyen ve Kürt muhalefetinin buradaki tarihi direnç noktası olduğu gerçeğini görmek istemeyenler kaybeder... Pale D. Heban'ın dediği gibi; AKP ve CHP'ye oy vermek için gerekçe arayan bazı 'sol-demokrat-Müslüman' tandanslıların harıl harıl listeleri deşmeleri boşuna. İstanbul listesine bakıp umutlandıkları bir isim buluyorlar ama tam üstünde ya bir kart devletçi ya da bir yavru kurt duruyor... AKP, kendi döneminin İçişleri; Emniyet, Terörle Mücadele Yüksek Kurulu ve Kamu Güvenliği Müsteşarlığı'nın her branştaki kadrolarıyla, onların eğitiminden geçen teşkilat kadrolarını, Yasama ve Yürütme'nin disiplini için onaya sunuyor. Üstelik, devletin 30 yılık kara kutuları eşliğinde. İddia edildiği gibi AKP değil, devlet AKP'yi ele geçirdi...
Kürtler ve dostları için önemli olan tarihin bu hayati kesitini alınlarının akıyla geride bırakmak. Türkiye'deki iktidar alternatiflerinden birinin rakipsiz olacak kadar güçlü olması veya aralarında uzlaşma olmasının ceremesini 'üçüncü blok' çekecek. Denge ve çatışmanın, demokratik muhalefete alan açma ve aktif aktör olma olanağı küçümsenmemeli...