28 Şubat 2011 Pazartesi

Erbakan'ın mirası!..

Prof. Necmettin Erbakan, sistem içinde, sistemin aygıtlarıyla; 'din' eksenli ama 'milli' sahiplenmeyi ihmal etmeyen bir rota izledi.
Bunun için teşkilatçılıkta çok iyi, söylemde çok cömert, 'milli devlet' ile barışık, askeri bürokrasiyi iknayı seçen yerli bir hatipti...
Boynunda kravat ama başında namaz takkesi olabilen; akademide 'prof' titri ile tarikatta en iyi 'şakirt'e siyaset libasını yakıştırandı... 
Cumhuriyet öncesi belleği tekrar yükleyen bir cumhuriyet yetiştirmesi, CHP dışında gelişen paralel topluma CHP'nin türevi olmayan partiler sundu...
Siyonizme abartılı, emperyalizme tek yanlı yükleniyordu. Kürtler için hayıflanıyor ama 'dış parmak' ile 'milli zaviye'yi aşamıyordu; bir de büyük kötülüğü oldu. 
Kürtler içinde de örgütlenen tek Türk siyasetiydi. En eski parti CHP ve en popüler parti ANAP dahil hiçbiri gerçek anlamda Kürtlerin içinde örgütlenemedi. Oy endeksli bir teşkilatın çalışmasını esas aldılar. Milli Nizam Partisi ile başlayan gelenek ise, toplumsal hücrelere nüfuz etmeye çalıştı. Oy vermenin yetmeyeceği, buna göre davranış kalıpları ve refleksleri geliştirmenin; 'kardeşlik', 'vatan', 'gelecek' gibi kavramların özgün yorumuna göre siyasal kimlik oluşturmanın gerekliliği sunuldu. Bu uğraşın açtığı alan, bugün de AKP tarafından büyütülüyor. Türk devletinin bütün aygıtlarının hoş karşılanmadığı, 'yabancı' görüldüğü bir coğrafyada, o devletin başka bir uzvunun son bağ olma dayatması... Kürtleri, devletin mevcut nitelliklerini koruma lehine devlete bağlayan ama bunu müthiş bir siyasal illüzyonla devletin hilafına gösteren büyük yetenek... İşte bugün AKP'nin giderek sağlamlaştırmaya, kopmaz hale getirmeye uğraştığı bu bağı ilk ören Erbakan'dı. Devletin güvenlik kurumlarının örgütlenmesinin dışında, haklılığına inananların içinde yer aldığı bir örgütlenme...
Buna rağmen Erbakan, savaşı sevmedi; Özal'ın barış çizgisine inandı, denedi ama başaramadı. Hırslıydı, azimli bir iyimserdi ama nihayetinde ideali olan bir siyasal aktördü. 
Kürtlerin üzerinden koca bir adım atarak Filistin'e uzanmayı marifet gösterendi. Onun siyasal dünyasının bugün bile uğraştığımız çarpık izdüşümünden sorumludur ama ona ihanet eden yetiştirmelerinden bin kat daha mertti. Erbakan, zalim değildi... Rahmet Allah'ındır...

25 Şubat 2011 Cuma

Strateji büyük, siz küçüksünüz!..

Bütün kötü deneyim ve sonuçsuz gayretlere rağmen 31 Ekim’de sona eren eylemsizliği, 2011 genel seçimlerine kadar uzatan KCK, bu geniş zaman aralığının asgari adımlarla beslenmesi gerektiğini eklemişti: Operasyonların durdurulması, Kürt siyasetçilerin ve çocukların serbest bırakılması, Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu kurulması, yeni anayasa hazırlığı ve barajın düşürülmesi gibi... Devlet/Hükümet, kamuoyunun da itirazı olmadığı halde bu zaman aralığını beslemekten ziyade zehirlemeyi tercih etti. 
Türk devletinin büyük stratejisinin gereği olarak dağları bloke etmenin rahatlığıyla tavizsiz şiddetin toplumsal alana taşınması, kitlesel itirazın daraltılması, siyasal faaliyetin tolere edilebilir düzeyde tutulması ve sistemin sinir uçlarının hassas kalkanlarla korunmasının meşruluğu savunuldu/savunuluyor. İmparatorluk mirasının aktüel versiyonunun cevaz verdiği şekilde Kürt tarafı ile üstten kurulan iletişimin alta doğru kontrollü akışını sağlayıp perde önünde ret; soft ikna aygıtlarıya her alana nüfuz etmeye çalışıp paravan birimler kullanarak katliamla tehdit edebiliyor. Böylece bir yandan özel savaşın bütün teknikleri boca edilirken; kayıtdışı görüşme, seçim sonrası için yuvarlak vaat; herkes seçimde boyunun ölçüsünü alsın baskısıyla kasnak dönüyor...

Büyük strateji

Dünyadaki örneklerinde görüldüğü gibi Türk devletinin 90'ların sonundan itibaren temelini attığı ve zaman zaman revize edip güncellediği büyük stratejisinin önemli belirleyeni askeri zor olmasına rağmen hepsi bu değildir. Bunun böyle olmadığını zaten yıllardır hem Genelkurmay Başkanları hem de Başbakan'dan dinliyoruz: Mali, diplomatik, ekonomik, kültürel, psikolojik desteklerle sosyal ve siyasal yanılsamalar kombinasyonunun eşlik ettiği devlet şiddeti. Etik baskı gücü için Kürtlerin her tabakasından devşirmeyi sağlayarak "umudu tüketme" ve "gönüllülük ruhu"nu zedeleyip, somut güç biçimleri kadar mühim olan bu alanı çökertmek. Arther Ferill'in deyimiyle büyük stratejisi; "devleti savunmanın siyasi, diplomatik, ekonomik ve hatta dini araçlarını kapsıyor..."

KCK, devlet ve kimi Kürtler

Kürt tarafının kolektif aklı, halkının/halkların uzun erimli çıkarları için tarihsel deneyimleri gözardı etmeden bilgelik ve sağduyuya dayanan bir strateji izliyor. Clausewitzçi anlamda zor bir sanatı, Lord Kitchener'in "Hoşumuza gittiği gibi değil, yapmamız gerektiği gibi savaşmalıyız" gerçekliğiyle dengelemeye çalışıyor. 
Türk devleti, büyümek, bölgesel güç olmak ama yakıcı sorunlarını da varlığının temel direklerine halel getirmeden ayağının altına itmek istiyor. Kürt tarafına karşı bütün alanlarda tedavülde tuttuğu yıpratma ve yıkma staretejisinde elbette temel dayanaklarından birini ordu oluşturmaya devam ediyor. İşte kimi Kürtlerin anlamak istemediği aslında Almanların iki eksen teorisine benzer bir pratiğin iki ucu açık bir şekilde cereyan ediyor olmasıdır. Almanlar, 'askeri başarı matriksini kurduğu sürece askerlerin kendi alanlarında kalacağını' ileri sürdüler. Türk iktidarı, hem bunu hem de tersini yapma kabiliyetini geliştirdi. Modernizasyon ve profesyonel dopingle mobil savaş gücü geliştirilirken, yeni savaş konseptine uymayan unsurlarını da ekarte etti. Başarısız savaş tecrübesini ve askerin politik hadsizliğini bir kenara atıp, suni bir arınma gösterisiyle de 'güçlü milletin güçlü ordusu'nu Kürtlerin tepesinde tutmayı sürdürüyor. 
Biraz sonra somutlaştıracağım kimi Kürtlerin anlamak istemediği başka bir noktanın kısmi sorumluluğu da KCK ve bağlı yapılara ait. Tarihsel ittifak yorumu ve yeni ortaklık arayışı ters tepebiliyor. Türk tarafını ikna için kullanılan tarihsel ittifak etaplarının hepsinde 'iyi' ve 'kötü' Kürtlerin olduğu pek önemsenmedi. Türk iktidarı, meşrulaştırma aralığından sızarak baskın Kürt hareketini by-pass edip, bu rotada yeni bir işbirlikçiliği geliştiriyor. Şok geçişlerin, model sunumların veya bağlanan uzun ekonomik serum kablolarındansa kablosuz bağlantının olmasına şaşırmayacağız. Winston S. Churchill, "Bir müttefiki savaş alanına getiren manevra, büyük bir muharebeyi kazanan manevra kadar yararlıdır" derken; Engels, boşuna "İki taraf arasında mütereddit kişileri kendi tarafınıza toplayınız" diye uyarmıyor. Kürt hareketi, stratejinin; 'bağlantısız ve oportünist kararların kaotik bir çamuru' ve 'doğrusal bir süreç' olmadığının farkında, dolayısıyla kusurlarına rağmen uzun soluklu bir savaş örgütünün halk hareketine dönüşmüşlüğünün gereklerini yetersiz ve eksik de olsa yerine getiriyor. Ama meşruiyet aralığından kaçak tüyen yeni işbirlikçilik de yeni devlet aklının yeteneklerine uygun. 
Somutlaştıracağım, dediğim isimlerden bir bölümü Türk Başbakan'ın kırmızı çizgilerini defalarca deklare ettiği çemberin içinden çemkiriyor, bir bölümü zıplamaya hazır, bir bölümü tereddütlü... 

Çemberdeki prototip

Onun tartışacağımız, eleştireceğimiz fikri yok. Entelektüel birikimini de nefsine yenik düşüp ensest ilişkiyle kirleten bir muhteris... Sıfatlardan sıfat beğenemiyorum. Çapı, etkisine bakmadan neredeyse bütün İslam tandanslı yapıların içinde dört döndükten sonra Kürt mahallesine de girip çıkmış biri. Uzun süredir yarıştığı Ümit Fırat'ı pes ettirip önüne geçme şerefine nail. Artık sadece Kürt işbirlikçiliği değil, iktidar övücülüğü alanında Türklerin de takdirine mazhar. Ahmet Altan'ın bile cahş diyebildiği; Türk iktidar puştluğunun gayri meşru fırlaması olarak torunlarına miras kalacak muteber bir nam. Yüzü, aklı, vicdanı teflon. Türk güvenlik dehasının suikast yapılabilecek bir değer atfederek, komikleştirdiği figüran. "MİT Müsteşarı'na mektup" ve "Başbakan'ın haklı soruları" gibi iki şaheseri kaleme alabilmiş biri. 
Türk Başbakan'ın himaye listesinde yanına iliştirdiği diğer isim için daha önce yazdım, haksız değilmişim. Nihal Atsız'ın oğlu Yağmur Atsız'ın "Çorak Kürd İntelligentsiyası’nın nâdir vâhalarından" diye yüceltip, "yöneltilen kalleşçe tehdîdi" şeklindeki halkla ilişkiler çalışmasına katkı sunup "bütün kalbim ve beynimle lânetliyorum!" diye de sayesinde Kürtlere küfür ettiği Taraftar kapsülü.

Çembere zıplamaya hazır

O herşey ama tek şey. Örgüt lideri, dilbilimci, yazar, şair vesaire diye uzayıp gider. 74'ünden sonra 15 Şubat'ta TRT-6'te  "seçimden önce dönecektim, spekülasyon olur diye seçimden sonra"ya eşlik gülmsemesini gördüm. Türkiye değişmiş, demokrasi gelmiş, AKP iyiymiş, güzelmiş hoşmuş. İçişleri Bakanı bizzat aramış... Halbuki "Yenik değiliz / boşa gitmedi çektiğimiz acılar" diye başlamış, "savaş alanlarında çarpışanlar var" diye hatırlatmıştın, biz umutlanmıştık. "Torbamız tohum dolu / koşar adım giriyoruz kavgaya" diye müjdelemiştin. Kavgaya girmedin ama 'torban'la koşar adım iktidar tünelinden devleştirdiğin kirli dil niye?.. 
"Kırgın umutta / Keder tortusunda / Acıda, zehirde, pusuda / Yılma / Doğan günü bekle" demiştin, Kürt çocukları yılmadı, üstelik beklemekle de yetinmedi. Gülümsedi, ağlarken bile gülümsemeyi düşledi; çalıştı, belki şehrimizin iklimi bizlerle değişir diye Akdeniz'e dayandı... Kavga ve sevda bitmedi; umut ve hasret tükenmedi; dağlarının doruklarında, egemenin zindanlarında isyancılar çoğalmaya devam ediyor... 
"Bir öfke gibi hatırlarım / Keskin dişlerini efendilerin / Gülüşleri, kamçıları, darağaçlarını...Kavgamdan bir gül çıkar / Bilirim" diyordun ya, biliyoruz hiçbir zaman şiir tadında olmadın. Tarihin, tanık olduğun bütün zorlu dönemlerinde kaytardın; 14'lü yaşlardaki bir çocuğun heyecanını, 20'li yaşlardaki bir gencin isyankarlığını, 30'lu yaşlardaki örgütçünün zamansızlığını, yaşlı bir Kürt'ün feraset ve sabır ile donanmış yapıcılığını hiç yaşamadın.
Bir kaybedensin ve dönmenden yanayım. İtirazım, dönüş için öne sürdüğün argümanlara ve mevcut Türkiye'nin güzellemesinedir... Şu soruyu kendine sormaya takatin var mı: 30'lu yaşlardaki Batman Belediye Başkanı'nı 170 yıl hapisle tutuklu yargılayan devlet, niye davet ediyor?..

Kararsız potansiyel

Son örneğe gelmeden, ismini yüzümüze vuran Türk Başbakan'ın ikinci el sözcüsüne kısaca değineyim. İlk kez Mayıs 2002'de Kırmızı Işık adlı programı sunduğu zaman izlemiştim. Konuğu Sedat Peker'di. O soruyor gibi yapıyor, Sedat Peker soruyu eliyle koymuş gibi cevabını veriyordu. Peker, Turancılıktan Enver Paşa'ya, korkuyu yenmesinden tarihi kişiliklere merakına, ne kadar temiz bir yurttaş olduğundan çekirgelerin en iyi savaş besini oluşuna kadar anlatıyordu. Sedat Peker, sonunda onu takdir ederken, o da hayranlığını ifade ediyordu... Gelişti, büyüdü, serpildi; Başbakan Erdoğan'ın Sözcüsü ve 'harflerinin yazıcısı' oldu. Şimdi ikinci el bir sözcü ama son kullanma tarihi açık. Hem bir televizyon kanalının başında hem de Radikal gazetesinde köşe kapmış. Bu köşeden Kürtlerin payına düşen de iktidar menziline göre nasiplenmek. Ona göre "Demokratik açılıma destek veren Kürt aydın ve sanatçılarının baş belası oldu PKK" ve tehditle baskı altına alıyor, seslerini kısıyor. Ancak, artık Hakkari'ye gitmeye yüzü olmayan birinin "Şahin'dir eti yenilmez" dediği Kürt sanatçısını "PKK’nın tehdit ve baskılarına karşı en cesur çıkışı yine o yaptı" payesiyle Türklere pazarlıyor: "Türkçeyle ilgili sözlerine takılacaksanız, teröre başkaldıran sözlerine de takılın."
Sadece şu 15 Şubat sürecindeki gösterilerde bile 100'ü çocuk 500'e yakın gözaltı, 55'i çocuk 100'ün üzerinde tutuklama, kolları kırılan, kafaları yarılan çocuklar dahil 50 yaralının ne anlama geldiğini bilmiyorlar mı?..
Türk devletinin büyük stratejisinin sadece küçük bir parçasına monte edilen minik vida, somun, burç ve bazen sadece yağ olduklarını farketmelerini ve yüzlerini halka çevirmelerini bekleyeceğiz...
Lütfen büyük resmi ihmal etmeyin!..

8 Şubat 2011 Salı

Şam'a da bekleriz!..

Tunus'un ardından Mısır da sallanınca Wallerstein'in 2. Arap Devrimi(The Second Arab Revolt – birincisi, 1916'da Osmanlı İmparatorluğu'na karşı bağımsızlık mücadelesiydi) diye nitelendirdiği dalganın Şam'a da dayanabileceği beklentisi oluştu. Bu umudu besleyen ve dile getirenler bile çaresiz, örgütsüz, sindirilmiş, artık kök salmış korkunun kahrediciliği altında inleyen; zorunlu birlikteliğe mahkum edilmiş topluluklar bütününün önündeki yarım asırlık blokajın farkında. Arap halk isyanının Suriye'yi vurması "Arap devletleri" kategorisini aşar; dominonun üç koldan ilerlemesi anlamına gelir. Bunun farkında olan bizim gibi sıradan fanilerin bölgesel ittifakları gözardı etmesi saflık olurdu. Suriye, hem son Fars Şahı'nın, hem de yeni Türk Sultanı'nın koruması altında. 
Suriye'nin Kürt politikası ve bu güzergâhta ördüğü ilişkiler ağına bakıldığında bile ne kadar kıvrak ve zalim bir sistem olduğu açık. Nusayri azınlığın hüküm sürdüğü askeri diktatörlüğün bölgenin hem Şia hem de Sünni güçlerince himaye edilmesinin birinci ve en önemli gerekçesi elbetteki nüfusunun yüzde 10'unu oluşturanların Kürt olmasıdır. Bu realite, İran ve Türkiye'ye kendi üslupları ve uluslararası ittifak anlayışları çerçevesinde açık/gizli hamleler yaptırdı. Amerikan gazetesine reformculuğu çıtlatmak Türk aklıysa, dünya ajanslarına düşen ayaklanma çağrısı öncesi gözaltılar ve korku gösterisi Fars aklıydı. Baas'ın genç yüzünün de bunları birleşterecek kadar yeteneği ve mirası var. Aslında iki gün önce Türk Başbakan'ın, Aralık 2010'da imzalanan 11 anlaşmanın 2011 yılı sonuna kadar somut neticeler öngördüğü 6 hedeften ''Asi Nehri üzerinde Dostluk Barajı'nın temelinin atılması'' törenine katılması, hem de planlanan 'Öfke Günü'nün ertesi, aleni bir jestti. Kendisinin zamanlamayı hatırlatarak "Suriye ne kadar huzurlu olursa Türkiye de o kadar huzurlu olur" demesi boşuna değildi. "Yaşasın Türkiye-Suriye kardeşliği" diye coşan ve Haçlı Seferleri'ne atıfta bulunarak Mısır ve Tunus dışındaki Arap kardeşlerini mevcut rejimlere karşı teskin eden Erdoğan'ın "kardeşi Esad"a günübirlik ziyareti kaçınılmazdı. Dönüş uçağında ağırladığı kalemlerine “Sayın Esad’la bölgedeki gelişmelerle ilgili aynı kanaatleri paylaşıyoruz" derken, 'model' şişirmesinin epey etkisinde kaldığını da gizlemedi. 

Askeri diktatörlük 
nefes aldırmıyor

Tekrarlamakta zarar yok: Suriye bir askeri diktatörlüktür. 30 yıllık Hafız Esad iktidarının ardından iktidar blokunun teveccühüne mazhar olan oğul Beşşar Esad, diş doktorluğu gibi bir ulvi meslekten feragat ederek, 1994 yılından 2000’e kadar yüzbaşılıktan orgeneraliğe ilerleyip başkomutan oldu ve Devlet Başkanı sıfatıyla zirveye oturdu. Baas'ın genç ve reformcu yüzü olarak lanse edilen 'İngiliz terbiyesi'nden geçmiş Orgeneral Esad, babasının mesai arkadaşlarını ikna edebilirse yanılsamasıyla beklentiyi iyi yönetti. Katı devletçi ekonomi, ihracatının yüzde 60'tan ve gelirinin yüzde 15'ten fazlasını petrolden karşılayan ve kontrollü bir 'hür teşebbüs' ile göz kırpan Esad yönetimi ve 'Baas koruyucuları'nın aslında ekonominin yüzde 70'ten fazlasına nüfuz ettikleri, hiçbir yolsuzluk, rüşvet ve haksız kazançtan imtina etmedikleri sır değil. Siyasetten medyaya, ekonomiden sivil topluma kadar tamamen devlet bileşenlerinin hüküm sürdüğü ülke, Orgeneral Esad ve hempalarının insafını bekleyecek duruma getirilmiş. Yaklaşık 22 milyonluk nüfusunun yüzde 20'sini etkileyen yoksulluk ve yüzde 30'lara varan işsizlik oranıyla bağlantılı ekonomik sorunlar hazır kıta çözüm bekliyor. 2011-2015 yılları arasındaki süreçte kalkınmaya 14 milyar dolar yatıracağını vaad ediyor ve son iki ayda yoksul 420 bin aile için 250 milyon dolarlık bir fonla 'önleyici tedbirler' alıyor. Sadece başkent Şam'da son aylarda iki milyon kişi sübvanse edildi, bunların yüzde 72'si kamu görevlileri ve emeklilerden oluşuyor. 
Baas kendi bünyesindeki ve dışındaki en küçük bir muhalif sese bile tahammülsüzdür. Muhaberat'ın sarmaladığı toplumun en küçük birimlerine kadar nüfuz ettiği ve bunun nimetini rejime sunduğu sabittir. Son haftalarda çıkabilen tek ses Facebook üzerinden "2011 Syrian revolution" adıyla örgütlenen ve çoğunluğunu zaten Suriye dışında yaşayanların oluşturduğu bir ağ oldu. Bir de aralarında Ömer Amiralay ve Michel Kilo gibi isimlerin de yer aldığı 39 aydının imzaladığı açıklama var. 

Kürt nüfusun durumu

1960’lı yıllarda kamulaştırılan toprakların çoğu Kürtlerindi. 1962 yılındaki nüfus sayımıyla diğer parçalardan göçeden Kürlerin tespit edilmesi amaçlandı ve vatandaşlık için 1935 yılından beri Suriye’de yaşadıklarını ispatlama mecburiyeti getirildi. Gizli hesap da zengin kuzeydoğu bölgesinin Araplaştırılmasıydı. Böylece 120.000 Kürt’ün vatandaşlığı iptal edildi; içlerinde general olanlar bile vardı. Kurnaz ve ustaca Ortadoğu'nun her tarafına mutlaka bir bağlantı kurma başarısı gösteren Hafız Esad döneminde, bir yandan diğer parçalardaki Kürt organizasyonlara sureti haktan görünürken 'Arap kemeri' planıyla da resmi Irak ve Türkiye sınırına Arapları yığdı. Kürtlerin arasında bir tampon oluşturmayı amaçlayan bu plan, araya giren İsrail savaşı ve Müslüman Kardeşler ayaklanması dönemleri hariç işlemeye devam ediyor. Yüzlerce Kürt köyü boşaltıldı, onbinlerce Kürt iç kesimlere göçerttildi.

'Olmayan' Kürtler

Halen 200 binden fazla Kürt, 'yabancı' statüsündedir. Gayrimenkul edinme, seçme/seçilme, pasaport verilmediği için ülkeden ayrılma veya ayrılmışken dönme hakları yok. Hekim ya da mühendislik yapamaz, devlet kurumlarında çalışamazlar. Evlilikleri gayriresmidir.
100 binden fazla Kürt de 'kayıtsız' statüsündedir. Yani 'yabancı'larla evliliklerden doğanlar ve sayıma katılmayanların oluşturduğu kesim. Nüfus kayıtları, dolayısıyla nüfus cüzdanları bile yok. Eğitim, sağlık gibi temel haklardan yararlanamıyor.
Qamişlo katliamının ardından uluslararası konjonktürün de etkisiyle Kürt bölgesini ziyaret eden Baas iktidarının ilk Devlet Başkanı olan Beşşar Esad bu ziyaretinde Kürtlerin varlığını kabul ettiğini 'yabancı' ve 'kayıtsız' Kürtlerin vatandaşlığa alınacağını taahhüt etti. Bu, taahhüt olarak kaldı, Kürt toplumu bütün unsurlarıyla cendereye alındı. Çünkü Qamişlo katliamı da tıpkı 1960'da Amude'de bir sinema salonunun içindeki 300 Kürt ile birlikle ve 1980'lerde Haseke'de çoğunlukla Kürt siyasi tutsakların bulunduğu bir cezaevinin yakılması gibi tezgâhlanmış 'önleyici tedbir'di.

Onlar hep fedakar

Suriye Kürtleri arasında özgün ciddi bir örgütlü güç oluşamadı. Kuzey ve Güneyli örgütlerin seksiyonları şeklindeki oluşumlar da orayı hep cephe gerisi olarak gördü. Suriye, Ortadoğu'daki konumlanışı, komşularıyla ilişkiler ve rejimin selameti açısından PKK'nin Suriye ve Lübnan'daki varlığını zımnen kabul ederek, hükümranlığındaki Kürtlerin taleplerini ötelemiş oldu. Kısmi yumuşama yaşandı; rejim, Kürt toplumunun boynundaki mengeneyi daha fazla sıkmadı ama “tolerans”ı aşmadı, tek bir yasal hak tanımadı. Hama'daki katliam gibi üç büyük darbeyle bastırılan Müslüman Kardeşler'in muhalefetine karşı Sünni olan Kürtlerin nötrleştirilmesi bile büyük başarıydı. Kürtler de PDK ve YNK'nin ardından artık bütün enerjilerini PKK'ye kanalize etmiş oldular. Bugün herhangi bir Türk veya İran cezaevinde Güneybatılı Kürtleri görebilirsiniz, Dersim'den Urmiye'ye kadar gerilla saflarında onlar var. PKK-Suriye ilişkileri, Öcalan'ın Suriye'den çıkması ve uluslararası komplonun ardından farklı bir veçheye büründü. Bugün Güneybatı'daki en etkili güç ve Suriye'deki en örgütlü muhalefeti PKK'nin siyasal çizgisindeki Partiya Yekitiya Demokrat (PYD) yürütüyor.

Türkiye-İran-Suriye

ABD'nin müdahalesi ardından Türkiye-Suriye ilişkileri, geçmişin çelişkilerini bir kenara iterek anti-Kürt ittifakını temel payda aldı. Adana Protokolü ile start alan süreç, 2003 yılında yapılan karşılıklı üst düzey ziyaretlerle önemli ivme kazandı. Irak’a komşu olan Türkiye, Suriye, Ürdün, İran ve Suudi Arabistan ile Mısır dışişleri bakanlarının önce İstanbul’da ardından Suriye’nin başkenti Şam’da yaptıkları toplantılar ikili temaslara da zemin hazırladı. Ocak 2003’te Suriye Dışişleri Bakanı Faruk Şara, uzun yıllardan sonra ilk üst düzey ziyaret için Türkiye’ye geldi. Şara, Irak konusundaki görüşmelerin yanı sıra, Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın mesajını Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e ileterek, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi konusundaki temennilerini aktardı. Nisan ayı içinde Suriye, Türkiye ve İran’ın üçlü bir anlaşma imzalayarak özellikle "Kürt devletinin engellenmesi konusunda ortak hareket ettikleri" açıklandı. Bunu Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın 2004 yılında Türkiye’ye yaptığı resmi ziyaret takip etti. İlişkiler, bu minvalde devam ederek 2009 Aralık ayında Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi'nin ilk toplantısında 51 anlaşma, protokol ve mutabakat zaptının imzalanmasıyla zirve yaptı. 
Bu, üç devlet arasında Kürtlere yaşam hakkı tanımamayı hedefleyen ittifakın su üzerindeki yüzü. Trafik daha çok perde gerisinde tam hız devam ediyor. Güney Kürdistan için tetikte olmak ve diğer parçalardaki Kürtlerin haklarını gaspetmeyi sürdürmek için birbirlerini himaye eden, destek veren, uluslararası arenada işbirlikleri ve pazarlık yolu açan üç devletin, Arap dalgasını Nusayri ve Şia burçlarına ılık bir rüzgarla atlatma gayretleri anlaşılır. 20 milyonun üzerine basarak 'model' cakası satan Sultan'ın çarpıtma, manipülasyon ve pazarlama dehasının farkındayız. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in son Fars Şahı ile son Baas Orgenerali'nden daha az zalim olmadığını; Filistin meselesinin kirli bir manivelaya dönüştüğünü görebiliyoruz.
Pale D. Heban'ın "İtiraz, ret ve isyanım; Kahire'de Tahrir Medyanı'nda, Amed'de Özel Mahkeme'de, Urmiye'de idam umursamazlığında, Mutki'de utanca aynayım..." dediği kadar bütünlüklü ve bir o kadar parçalanmış olsak da atalarımızın “Hayatta her şey inceldiği yerden kopar ama zulüm en kalın yerinden” sözünü yabana atmayız... Engels'in "ayaklanma sanatı"nı izah eden Lenin'in öncü, halk ve koşullar üçlemesinin, zamanın insafına terk edilmemesinin zorunluluğu üzerindeki ısrarını unutmamak lazım. PYD dahil bütün Kürt siyasetinin 'belirsiz beklenti'nin kahrediciliğini dikkate alması ve ulusal birliği de zorlaması gerekmiyor mu?..

26 Ocak 2011 Çarşamba

Beypazarı'na savrulan Mazıdağı!..

Onların yaşadıkları, sofralarına davetsiz çöreklenen ekonomik sömürüden; köylerini yakan, yaylalarını yasaklayan askeri zorbalıktan; haklarını gaspeden siyasal kırımdan bağımsız değil... 
Mevsimlik veya gezici tarım işçileri olarak düşük ücretle, dışlanmayla, sosyal güvencesiz, naylon çadırlarda veya barakalarda, temiz suya erişimin olmadığı, sağlık hakları ihlal edilerek yaşıyor, horlanıyor, hakir görülüyorlar... 
Onlar, Orta Anadolu, Çukurova, Ege ve Karadeniz’in maliyeti ucuz, kullanımı hoyratça, tahrik gerekçesi görülüp rencide edilmesi müeyyidesiz işgücüdürler... 
Sayıları hakkında devletin elinde bile kesinleşmiş bir rakam yok. Takriben ve yaklaşık olarak ifade edilmenin yadırganmadığı milyon ötesidirler... 
Toplu öldükleri veya ırkçı saldırıya uğradıkları zaman gündeme gelirler. Karadeniz bölgesinde izole edilmeleri, yerleşim alanlarına alınmamaları, katmerli güvenlik süzgeçleri bile kar etmedi. Kafkaslardan alternatif işgücü arayışı başlatacak kadar 'kardeşçe' kapılarını kapattılar...
Sipariş verilmiş ölümlere mahkum ediliyor; her yıl yollarda ve salgın hastalıklara onlarca kurban veriyorlar. Beypazarı yolunda Mazıdağılıların can vermelerinin sebebi buydu. Zorunlu göç, zorunlu ikamet, zorunlu iş... Kaza/kader ile geçiştirelemeyecek kadar tasarlanmış cinayet... 
Sendikalar ve ilgili sivil toplum örgütlerinin çalışma, rapor ve istemleri dikkate alınmıyor. ILO'nun somut çağrılarına karşılık verilmiyor. BDP'lilerin yerinde gözlem; buna bağlı rapor, soru önergesi ve yasa teklifleri yerini bulmuyor... 
Peki ne yapılıyor?
Başbakanlık genelgesine binaen Türk Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nca "Mevsimlik gezici tarım işçilerinin çalışma ve sosyal hayatlarının iyileştirilmesi stratejisi ve eylem planı" gibi şaaşalı bir hazırlık yapıldı. Takip ve koordinasyon için de Bakanlık bünyesinde “Mevsimlik Gezici Tarım İşçileri İzleme Kurulu” oluşturuldu. Rapor, klasik bir Türk bürokratik zihniyet yansıması. Mevcut koşulları yadsıyan ve gerekçelerinden tek kelime söz etmeyen; seçim vaatlerini bile aşan ideal taahhütler listesi. Eğitimden sağlığa, ulaşımdan barınmaya kadar soluksuz bir kulaç atma girişimi. Ancak bunların bile üstünü örten bir güvenlik tedbirleri zinciri: 
* Mevsimlik gezici tarım işçileri kayıt altına alınacaktır. 
* Nüfus kayıtlarına yönelik olarak 1774 sayılı kanun kapsamında denetimler sıklaştırılacaktır. 
* Mahalli kolluk kuvvetlerince gece ve gündüz mutat zamanlarda devriye faaliyetleri yapılacaktır. 
* Konaklama alanına alınan mevsimlik gezici tarım işçilerinin tümünün kimlik bilgilerini arazi sahiplerinin bildirmeleri sağlanacaktır. 
* Yasadışı faaliyetlerde bulunan kişiler veya aranan kişilerin mevsimlik gezici tarım işçisi kisvesi altında hareket etmeleri önlenecektir. 
* Muhtarlara ve tarım aracılarına hareketlerinde şüphe gördükleri kişileri bildirmeleri hususunda bilgilendirme yapılacaktır. 
* Mevsimlik gezici tarım işçileri kullanılmak suretiyle ülkenin milli birliği ve bütünlüğe aykırı yönde istismar ve kışkırtmalarda bulunulması önlenecektir. 
* Mevsimlik gezici tarım işçilerinin istismar edilmelerine karşı, konaklama alanında ve tarlalarda gerekli önlemler alınacaktır. 
* Belirlenen konaklama alanları dışında başka alanlara yerleşimlere izin verilmeyecektir. 
* Göç alan/veren illerde güvenlikle ilgili bilinçlendirme çalışmaları yapılacaktır...
Bütün bu tedbirlere, Türk kardeşleriyle kaynaşmanın yöntemlerini ekleyen Türk Hükümeti, niye Mazıdağı'ndan Beypazarı'na, sorusunu sormuyor. Sormak istemiyor; çünkü binlerce köylüye tazminat ödediği halde köylerini yaktığını kabul etmeyecek kadar bilinçli bir hasta. Devlet dışı bütün kurumlar, birincil gerekçe olarak kirli savaşa, Kürt sorununun çözümsüzlüğüne işaret ederken duymamayı tercih ediyor... 
Kamyon kasası, dolu minibüs veya trafik kurallarının hilafına bir gerekçesi olsa da asıl soru şudur: Niye Mazıdağı'ndan Beypazarı'na?.. 

24 Ocak 2011 Pazartesi

Mutki!..

Mutki, yüzlercesinden biridir...
Mazlum Kürtlerin itirazına karşı devletlerin korkaklıklarının üstüne zalimane attıkları kanlı bir örtüdür. Kaçınılmaz olanı ertelemenin telaşıyla nasıl fışkıracağını hesaplamadıkları beden tarlasıdır. Akmayan Zilan, kırmızı akan Munzur, insan bedeniyle büyüyen Ağrı, napalm yağan Halepçe, tek gösterimlik Amude'dir. Kasaplar Deresi ve Asit kuyuları ile kardeştir Mutki... Mezarsız Şeyh Said, Seyid Rıza, Cibranlı Halit ve hatta Bediüzzaman Said'dir. Bazen zindan, bazen dağ, bazen ovadır ama hep barbarlık geçidine selam durmamanın insanı yücelten payesidir...
Mutki'nin nüfusu henüz 3 bin olamadı ama bir kavşak noktası ve Kürt itirazındaki yeri açısından tarihi önemi hep oldu. Türk devletinin, 1925'ten itibaren sistemli yürüttüğü politikadan burası da nasibini aldı; katliamlar yaptı, demografik yapıyla oynadı. Bir dönemin önemli merkezlerinden olan Mutki'nin, 84'ten sonra yine nüfusuna nüfuz edildi, koruculuk habisi, çetecilik azdırıldı. Şimdi de devlet yanlısı saldırgan bir zümre işbirlikçiliğini güncelledi ve karşılığını alıyor...
Dikkat ettiyseniz Mutki'de kemiklerin çıkışı istem dışıydı, sistem duymadı. Ne siyasal iktidar, ne askeri bürokrasi ne de partiler ilgi gösterdi. Akedemiası, düşün dünyası, medyası ve sendikası başka havadislerle meşgul...
Mutki'deki mezalimin minik bir kısmının görünmesine karşı sessizliğe şaşırmayın; çünkü yargısız infaz, ceset teşhiri, parçalanması ve toplu gömülmesi, devlet politikasıydı. Türk devletinin bir gaddar subayının veya savaş psikolojisinin esir aldığı bir kaç askerinin ürünü değildi. Türk devleti, mahir bir geleneğin sürdürücüsü olarak bilerek, isteyerek ve gururla bu metodlardan sakınmamıştır. Bunun için tek bir er/erbaşın yargılandığını duydunuz mu? Zımmetli kasaturasını kaybedeni bile yargılayan, nöbette gevşekliği ölümle cezalandıran bir askeri disiplinden bahsediyoruz. Duymadınız... Meşhur bir kaç ismin Ergenekon davası ve türevlerinde görünmesinin gerekçesi de, ellerinin Kürt kanına bulaşması değil... 
İnsanı öldürmekle yetinmemek, öldürme biçimi ve sonrasını kapsayan ritüel, devlet gücünün zihinlere kazınma biçimiydi. İtiraz edenlere ibret olsun; etmeyenlere de canlı ölüler olarak örnek almaları öngörülüyordu. Toplum kendi içine gömülüp, kaderine razı olacak, sinip boyun eğecekti. Köpeğin ağzındaki insan koluna bile kayıtsız kalabilmenin tarifi sadece can korkusu değil, korkular bütünün ezdiği insanın, kendi hasletlerinden firarıydı...
Şimdi bu cehennem vadisi Mutki, benzerleri gibi bütün utancının üstüne oturuyor. Travmaya bakınız; AKP'li Belediye kente slogan olarak "Doğunun gülen yüzü"nü seçiyor. Yerüstü o zaman da şimdi olduğu gibi sessizdi. Yoksa bir halkın gencecik bedenlerde somutlaşan umutlarını, hayallerini, özgürlük istemini yeraltına sürmeye cesaret edebilirler miydi? O gün de, şimdiki gibi, memlekette Rumeli-Anadolu havası ama farklı enstrümanlarla çalınıyordu...
Toplu mezarla simgeleşen Mutki, bir aynadır. Devlete, iktidara, sistem içi ve dışı muhalefete; Kürtlere, Kürt siyasetine, Kürtlük diyarına; aslında duyabilen insan soyuna. Asıl sorun bu ayna ile yüzleşebilmektir. Mutki'ye itiraz, yenilere kapıyı kapatmak; adalet, hukuk, demokrasiyi yerleştirmek ve hak gaspından vazgeçmektir...
Toplu mezarlar artık ıslık çalınarak geçilmiyor. Artık hakikat ve çözümden kaçmak, toplum mezarlığına razı olmaktır...
Bugün Mutki aynasına bakamayanlar, bakmayı reddedenler, yarın insanlığa karşı suçlarından dolayı bir uluslararası mahkemede, mazlumlarla/mağdurlarla yüzleşmeyi göze alsın...

27 Aralık 2010 Pazartesi

70 küsur şey!..

Atalarımız, insanlık ailesinin kaderini belirleme gücüne sahip bir üyesi olma onurunu bahşetmedi ama buna itiraz iradesinin tohumlarından mahrum etmediği gibi hükümranlığındaki halklara karşı soykırıma başvurabilen bir devletin varisi onursuzluğundan da kurtardı. Ne övünülecek ne de utanılacak bir mirası devraldık...
Mahrum bırakılmadığımız itiraz tohumlarının geliştirdiği itiraz kültürünün, yayılarak; hepimizi ikna etmesi mümkün olmadı ve olamayacak. Ama bu, Kürtlüğün inkarına ve şimdi de egemenin kırık-kirli aynasında göründüğü gibi tanımlanmasına itiraza ikna edilmenin yarattığı 'sorun'un devasalığına halel getirmez. Kürtlerin gaspedilmiş haklarının iadesi, farklı özelliklerinin yanında gerçek ve yakıcı bir siyasi sorundur. 'Siyasi sorun' olarak egemenlerin gözüne sokan, güncel deyimle sinir uçlarını zıplatıp makyajlarını döken de siyasal faaliyetin kendisidir. 
İşte bu çabanın kurumsal ifadesinin paralel bir uğraşı da hep olageldi; egemen devletlerin içinde, yanında, yakınında konumlananlar... 
Onlar, ikna edilmeyi bekleyen veya henüz ikna edilemeyenlerin masumiyetinden muaftır. Devletin her nevi ambalajını üzerlerine geçirip korucusu olmayı yeğlediler. Kalkan, tetikçi, sözcü ve simsar olarak devletin münasip aygıtlarına monte olup, öldürdüler; gammazladılar; yetinmeyi, itaati, merhamet dilenmeyi, aferine mazhar olmayı salık verdiler; her renkten siyasetini pazarladılar. Karşılığında daha zengin oldular ama hep daha solcu, dindar ve yararlı olduklarını sanmamızı istediler... 
Özellikle bir süredir para ve din bileşiminin, ikincisinin aleyhine kirlendiği çiğ bir zümre ile karşı karşıyayız. Bütün enerjilerini, Kürt sokağının kirli, siyasetinin şaibeli; AKP'nin şans, Erdoğan'ın Allah'ın lütfu olduğuna harcıyorlar...
Kutsal bir yürüyüşün neferleri yanılsamasıyla işbirlikçi kodlarında muhafaza ettikleri patalojik marazı, İslam'ın Türkçe yorumuyla perdeleyerek pişkin suratlarını görmemize kızıyorlar...
Zat-ı şahanelerinin, statüsüz kölelere, kocaman arsaya kurduğu gecekondunun kusursuz bir mabed kabul edilerek sınırsız hizmet aşkıyla yetinmelerini buyurmasını yadırgamazlar... Bilerek ve isteyerek mevzilendikleri kulübelerinden, her jest ve mimiğine hayranlıkla bakar, her kelamını dört uzuvlarıyla alkışlarlar. Çünkü onlar, insan soyunun yerden kestiği iki elini tekrar yere indirme gafletindeler... 
Öyle bir gaflet ki; yerdeki dört uzuvlarını ve mevzilendikleri kulubeyi dert etmiyorlar. Efendilerinin 'temsilci' bahsi açıldığında onları gösterip "İşte statüsüz kölelerimin gerçek temsilcileri. Tamı tamına 75 tane. Çanakları dolu, tasmaları şık. İşte budur" demesiyle birlikte tepelerini mübarek eli için hazır tutarlar. Kafalarını istem dışı oynatırlar; kaba etlerini turuncu oturaklara yapıştırıp göbeklerini öne doğru iterler, "bravo, ravo, voo, vaoo" sesleri birbirine karışır; mabed, arsa ve efendinin statüsünün değişimini isteyenlere düşmanca bakarlar...
Bu sahneyi dün Türkiye Meclisi'nde bir kez daha gördüm. Başbakan Erdoğan, hazirundaki bilimum Türk siyasal varlığı mensuplarının alkışlarıyla coşarken; içimize saldığı simsarları gözlüyordum... 
"Dediğimiz neydi: Tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet dedik" diyor. Malum sesler ve uzuv çarpmasına Abdurrahman Kurt-Mehmet Emin Ekmen ile Dengir Mir Mehmet Fırat-Cemal Kaya bandındaki 75'ler coşkuyla eşlik ediyor...
"Şunu da söyleyeceğim, o da şudur: Değerli arkadaşlarım, benim milletimin dili tektir, bu Türkçedir" diye devam ediyor. Mehdi Eker-Mehmet Şimşek ile Vahit Killer-Kutbettin Arzu bandındaki 75'ler, bir önceki eşliğin zayıflığının acısını çıkarıyor...
"Belediyeler de devletin resmî kurumlarıdır. Orada da Türkçe kullanılır" diyerek, hizmette de tek dili işaret ediyor. Kalanları dilleriyle akanı siliyor...
"Biz kimseye bu ülke üzerinde, bu topraklar üzerinde ameliyat yaptırtmayız" diyor Osmanlısı ameliyat masasında paramparça olan. Her ebattaki "köken" köksüzleri,1923'teki narkozun etkisiyle gözlerindeki buğuyu kardeşlerine gösteriyorlar...
"Terör örgütünün ve onun uzantılarının her seçim öncesinde olduğu gibi yeniden taşeronluk üstlenerek iç politikayı dizayn etme girişimlerini karşılıksız bırakmayız" tehdidiyle tereddütlerini gideren Osmani tasın müşterileri, levazım tedariğinin garantisiyle tezahüratı abartıyorlar...
"Özerklik tartışması demokratikleşmeyi, Türkiye'nin ileri demokratik standartlara kavuşmasını hazmedemeyenlerin çirkin bir tezgâhıdır. Bu millet bu tezgahlara evet der mi" sorusuyla tezgahındakini satıyor. Kemirmeyi boykot etmeyenler, zaten ulvi gerekçelerle müjdeledikleri için gururla katılıyor: Demez...
"Ne terör örgütü ne de onun uzantıları, hiçbir zaman benim Kürt kökenli kardeşlerimin temsilcisi, sözcüsü olmamıştır" diye tekrarlıyor ve yüzde 10'luk seçim barajının kalıcılığıyla birleştiriyor. Dörtlü alkıştan yorulmaktan utanan yüzde 10'un gayri meşruları, ellerini ovuşturarak hacimlerini gösteriyorlar...
Hepiniz onları tanıyorsunuz. Neo Osmanlı akıncıları elbisesi giydirilmiş ama dizginleri harbiden İttihatçı zihniyet varislerinin elinde 70 küsur şey. Anlaşılmaz değil; neştere müstahak yaramız... 
Biz tuşlara dokunanız; kelimelerimizi seriye bağlayıp önce sahiplerine denk getiriyoruz. Mevzu, Kafka'nın metamorfozu kadar masum; bunlar da zararsız birer haşare değil. Maliki mezhebinin tahir mahlukatına dönüştüler ve artık ısırganlar...
Zorlarına gitsin; cümlelerimizi cüselerine dolayıp kalemimizle üstlerinde tepineceğiz. Önlerine konulan çanaktan men etmeye davet edeceğiz. Kuyruklarını salarken tasmalarının şıklığıyla iftira ve hile satmalarına karşılık en azından 1071 veya 1923 kelime fırlatacağız... 
Bir bölümünden ümidi kestik ama hala din maskesine sıkı sarılanlarının; şu veya bu Kürt yapısının argümanlarını kullananlarının pişkinliğini sorgulamak lazım. Hadi özerklik istemiyorsunuz, PKK'nin öngördüğü modelden korkuyorsunuz. Lider kültüne karşısınız. Bugüne kadar Erdoğan'ı iki cümleyle kamuya açık bir platformda eleştirdiniz mi? Cumhuriyetin günahlarından muaf tuttuğunuz partinizin bu günahların kurumsal ifadesine canhıraş sarılmasının sizde neden bir aksi yankısı olmuyor? Kendi anadilinizin reddine tuttuğunuz alkışın çocuklarınızın geleceğine haksız bir ipotek olduğunun farkında değil misiniz? 
Özellikle "millet" kavramına dini bir içerik kazandırma yalanı ve tek dilleriyle ırkçılık şırınga etmeye kalkışanların karşısında tavana bakma günahının ağırlığını hesaplıyor musunuz? 
Bu halkı neden ağabeylerinizin mensup olduğu milletin kullandığı haklara layık görmüyorsunuz?
Son olarak bir hatırlatma yapayım. Barzani bir gün bombalanan Kürt köylerinin sakinlerine şöyle seslenmişti: "Biz Müslüman olduğumuz ve camilerimiz var diye bombalıyor değiller, Kürt olduğumuz için bombalıyorlar. Oğullarımız ve kızlarımız bunun için öldürülüyor."
Güney Kürdistan'ın bugününe ve Kürtlerin karşısına dikilip özellikle de iktidardaki Arap siyasetinde yer alan benzerlerinizin akıbetine bakınız...

22 Aralık 2010 Çarşamba

Kaotik ayrılık!..

Kuzey Kürtlerinin başat siyasi yapısı, soğuk savaş döneminde ve Leninist model/modellere uygun kuruldu. Manifestosunu, dayanacağı halkın özgünlüğünü de baz alarak tamamen sözkonusu modellerin teorik kaynaklarından beslenerek belirledi; ittifakları, savaş stratejisi, vizyonu, bu kapsamdaydı...
Kürtlerin dağınıklığı, 4 egemen devletin varlığı ve bölgenin uluslararası güçler açısından öneminin verili realitesi, mücadeleci gücün uyarı sistemlerini hassaslaştırdı. Buna, halkla içiçe olmanın dayattığı zorunluluklar da eklenince dünyadaki dönüşümü erken fark etti...
Bu dinamizm ve sınırlı pragmatizm, onu büyük oranda 'reel sosyalizm'in çöküşünün etkilerinden muaf tuttu. Kendisini yenileyebilme, zamanın dilini konuşma ve aygıtlarını kullanma kabiliyeti sayesinde hem yapısını hem de hedeflerini revize edebildi... 
90'lardan itibaren savaşın tırmanmasına çözüm arayışları da eşlik etti. Bunun için ateşkesler, diyalog gayretleri, çözüm deklarasyonları ve birlikte yaşamanın formülleri sunuldu... 
2000'lerde ise Sovyet ve Çin örneklerini mahkum ederek; devlet-iktidarı reddeden, bunun için de 'yerleşik sosyalistler'in hışmına uğrayan kuramcı aksiyonerler ile yeni yüzyılın sivil toplumcu, kapitalist modernite karşıtı, çevreci, katı devlet yapılanması muhalifi filozoflardan yararlandı. Aydınlanmacı yanılsamayı dıştaladı fakat Marksist metodoloji marifetiyle bir model çerçeve oluşturdu... 
Beslenmeyi bloke etmeyen bu paradigma, Demokratik Konfederalizm-Demokratik Cumhuriyet-Demokratik Özerklik gibi birbirini tamamlayan organizasyonlar kompleksini doğurdu.
Uzun vadeli; gelecek toplum ve dünya tasavvurları elbette çok önemli ama gereksinim noktası: 'Kürtlerin Ortadoğu'daki statüsü ne olacak' sorusuna büyük yıkımları önleyerek cevap bulmaktır. Kürt haraketi, iki yönlü bir baskı ve izahatı eşzamanlı yürütüyor: Türkleri eşit birlikteliğe, Kürtleri de devletsiz çözüme razı etmek. Evet Kürtler, gaspedilen haklarının asgarisine kavuşurken Türkiye'nin geri kalanı da demokrasinin azamisiyle şereflenecek. Kaybeden yok...
Son olarak bir taslak tartışmaya açıldı ve anadilin kullanımıyla ilgili devlet kabullerini zorlayan adımların atılacağı duyuruldu. Bu erken değil, belki gecikmiş bir adımdı.
Türk tarafının, yasamanın başı marifetiyle tehdit ve asker muhtırasının ardından adliyede yer ayırmaya çalışmasının önleyici etkisi olmayacak. Mevcut taslak veya model beğenilmiyorsa onun öngördüğü hakları ve kurumsal ifadesini aşan bir alternatif sunulmalı... 
Kemalizmin çıplak halinin veya ideolojik çekirdeği, muhafazakar-demokrat makyajla süslenmiş sürümünün Kürtlerde karşılığı yoktur. Hem devlet ve her renkten bileşenleri hem de Kürt siyaseti farkında. Karşılıklı ikna ve rızaya dayalı birlikte yaşamayı reddetmenin faturasının ağır olacağı sır değil... 
Demokratik Özerklik, Türk devletinin egemenliğini askeri zorla dayattığı 20 milyonluk nüfusun ayrı devlet istemini ötelemenin karşılığında ırk devleti karekterini gömme hamlesidir...
Bunun ötesi kaotik ayrılıktır. En fazla kaybedeni de kaybedecekleri çok olandır...