14 Nisan 2010 Çarşamba

Bu da sabır ağulardan süzülmüş

Ahmet Türk, legal Kürt siyasetinin büyüğü; parti kapatıldı, vekilliği düşürüldü, yasaklı. Bakın şimdi onunla ilgili bir cümleye nasıl başlıyoruz. Kapatılan DTP'nin siyasi yasaklı Eşbaşkanı Ahmet Türk... Bu bile Kürtlerin, Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkisini ve kendi statüsüzlüklerinin açık tarifidir. 
70 yaşına dayanmış, ciddi sağlık sorunları olan ve belleğine acıların en katmerlisi damıtılmadan akıtılmış ama bunu dervişane bir mizaca tahvil edebilmiş biri... 
Elbette iyimser ve umutlu... 
Türk aydınının bile 'en sağduyulu Kürt' dedikleri Ahmet Türk, son iki yıla sığdırılan adaletsizliğin; neden şimdi ve orda saldırıya uğradığının farkında ama buna rağmen, itidalli. 
Tamam, Türk medyasının büyük bölümü zıvanadan çıkmadı ama ikinci gün 'İşte saldırganın ifadesi' diye avukat-polis-savcı ortak yapımı saldırgan ifadesini pazarladı.
Bugün Hürriyet’in 3. sayfa faciası zihinsel hemoroid Yılmaz Özdil’in Star adlı baloncuklu kağıt tomarından itibaren Kürt halkı; değerleri ve siyasetçilerine yönelik küfürlerinin, yalama olmuş ırkçılığının bir tezahürüyle karşılaştık. Hadi ırkçılıklarını gizlemeyen yayınları ve proergenekon sözcü'sünü anladık da Özdil'e ne oluyor? diye soramıyoruz. 
Yılmaz Özdil 'Kerkürt' manşeti atarken, Ahmet Türk'ün adresini verirken ne yazdığını biliyordu dün ne yazdığını bildiği gibi...Yılmaz Özdil'in duygularına tercüman olduğu büyük çabaların ürünü bir topluluk var... Görmezden gelinemez... 
Kürtler iyidir, PKK kötüdür;güvercinleri iyidir,şahinleri kötüdür;şahinlerin azılı olanları ölsün.Yok ya hazır ölsün demişken Kürtler ölsün... İşte bu iki cümledeki kadar incedir 'azılı'nın ölü seviciliğinden Kürt'ün ölümüne karar verme anı ve hızı... 
Bakın Samsun'dan üç örnek...
Ekip Gazetesi-İsmail Temiz:Kendi seçim bölgeniz gibi rahatça gezeceğini sanırsanız yanılırsınız. Türk'ün darp edilmesi de bunun kanıtıdır.
Halk Gazetesi-A. Yener Cabbar:Devleti suçlamak yerine 'Biz ne yaptık' diye aynaya baksalar 'O yumruğun nereden geldiğini' daha iyi anlarlar.
Haber Gazetesi-Necdet Uzun:Bu kişileri, polislerin arasında gören herkesin içinden aşağı yukarı aynı duygular geçer... 
Samsun basınının bir bölümü böyle... Bir de gazetelerdeki okur yorumları ve sosyal ağlardaki paylaşımlara bakın... 
Yani Yılmaz Özdil yalnız, bilgisiz ve sahipsiz değil... O, büyük bir ırkçı güruh üzerinden sörf yapıyor. Yılmaz Özdil, bilerek ve isteyerek düşmanlık; düşmanlığa teşvik ve tahrik ediyor... 
Ahmet Türk, failinin tutuklandığını hatırlatan gazeteciye, "Faili önemsemiyorum, geleceği önemsiyorum" karşılığını verdi... Ahmed Arif demişti: Bu da sabır ağulardan süzülmüş...

11 Nisan 2010 Pazar

Epeydir soyunmuşsun Soner!


Soner Yalçın... 
Evlatlık mı, ortalama bir ailenin şanslı evladı mı?
21 yaşlarında Aydınlık'ın Ankarası'nda(2000'e Doğru vs...) departman müdürü olmasının eğitim tercihleriyle ilgisi var mıydı?
Sağlık alanının sünnetini meslek edinmekten niye vazgeçti?
Ahmet Çörekçi Paşa'nın hayatındaki keskin viraja viyadük çeperi olması doğru muydu ve bunun menzile ilerleyişte payı neydi?
'Teşkilat' ile rabıtası neydi? 'Efendi'si, 'tetikçi'si, 'silahşör'ü kimlerdi...
Neyse kafanızı karıştırmayalım... 
Soner de korkmasın...
Soner Yalçın, hepinizin bildiği Türk gazeteci-yazar-dizi yapımcısı-konsept danışmanı-internet yayıncısı- belgesel hazırlayıcısı- Hürriyet'in pazar muhabeti, diye devam eden marifetli bir zat... 
Teşkilatın kalemşörü..
Epey zamandır, dolaylı atışlardan vazgeçip direkt Kürtleri hedef almaya başladı. Tabi, maharetine yakışır tarzda yapıyor. Her atış, beraberinde çeşitli yönlere mesaj saçıyor... Kimi zaman BDP'lileri hedefleyip, bir işaret fişeğini de Kandil'e gönderme zahmetine kapılıyor. Kimi zaman Kandil'e uzun menzili bir enstrümanla saldırınca cephe gerisini sağlam tutmaya çalışıyor. Bazen baskın Kürt damarının dışında duran hatta düşmanlık yapanlara böğürerek, aferin alacağını düşünüyor. Kısa süre sonra Avrupa'dan 'istihbari' bilgiler üzerine 'haber' inşa ediyor... Barzani denilence irkiliyor gibi yapıyor, Öcalan denilince kurnaz hilelelere gark oluyor... Velhasıl teşkilatın kafası karışık ve kendisinin prototip seçileceği konu da uzun... 
İsterse bütün 'eserler'inden satır satır gideriz... Şimdilik şu kadarıyla yetineyim:
Ortalama bir Türk insanı hele milliyetçilik damarı biraz daha açıksa;
Binbaşı Ersever'in Anıları, Teşkilatın İki Silahşörü, Reis ve Bay Pipo'nun kahramanı olmak ister ama 'Beco'nun ebedi yolculuğundan gururla haz duyar... 

Gelelim son pazar muhabetine...

'Yılmaz Erdoğan'ın kafası niye karışık' başlıklı yazısı... Önce toptan bir değerlendirme yapayım. Bu hayatımda gördüğüm en kaba, en ucuz, en düzeysiz fakat en açık Soner Yalçın yazısıydı...
Muhabetin konu mankeni olarak Yılmaz Erdoğan'ı seçiyor ve başta onu 'kimi Kürt aydını' kategorisine yerleştiriyor. Daha sonra görüleceği gibi, 'kimi' önce bir kenara atılıyor, ardından 'aydını' da gidiyor. Soner ve 'Kürt' dediği dünya karşı karşıya kalıyor... Büyük cüret, dediğinizi duyar gibiyim... 

Neden Yılmaz Erdoğan?

Çünkü Yılmaz Erdoğan, Kürt danyasından devşirdiklerini yazın macerasının ham maddesi olarak kullanarak, Türk pazarında ticaret yapan bir arkadaş... Kabul görecek donanıma sahip, çok zorlandığında Mehmetçik Vakfı'na nakit havale yapacak ekonomik birikimi de çok şükür var... Bir ayağı Kürt dünyasında gerçi çekmek için büyük efor harcıyor, diğer ayağı Türk gösteri aleminin böğründe... Selahattin Demirtaş'ın popülerliğine sığınarak seslenişine buzdan bir duvar örerken, Recep T. Erdoğan'ın sofrasında Hakkari kent merkezinden tereyağı...  Dolayısıyla Kürtlerin önemli bölümü Yılmaz Erdoğan'a dargın... 'Dargın', burda bilinçli bir tercihtir ve maalesef iki yöne doğru değişim potansiyeli hem var hem de hızlıdır... Bu anlamda Yılmaz Erdoğan üzerinden çürük iki kolon dikip araya, Mahmut Esat ağzıyla ikinci el biriketlerden duvar örmek, estetik kaygısı da taşımaz...
Sadece bu da değil... Hakkarili olması, Soner Yalçın'ın uzun süredir dini tercihi ve kökeni konusunda soy-adı benzerliği taşıdığı Küçük ile yoğunlaştığı Barzani meselesine gitme imkanı veriyor. Eşinin ailesinden dolayı Şeyh Said konusundaki 'uzmanlığı'nı konuşturma olanağı tanıyor Soner'e... Bence de zekice!

Akıl hocalığı

'Kimsenin akıl hocalığına soyunacak değilim' diyor ya Soner Yalçın, çok mütevazi olduğunu düşünürsünüz ama o da ne? elinde Türk Dil Kurumu sözlüğüyle karşımıza dikiliveriyor. Önce Yılmaz Erdoğan şahsında 'solcu'lara ama aslında yukarıda yalnız bıraktığını söylediğim 'Kürt'e akıl hocalığına başlıyor. Bize 'özgürlük'ün tarifini veriyor... 
Durduk ve itiraz ediyoruz... Çünkü her şeyi Türk bilmem ne kurumunun sözgecinden geçiren yalçıngiller, bir de tefsir ekliyor. Bir şerh koyup katılalım... Biz o sözgeci attık ancak 'bir toprak ağasının kölesi ya da bir şeyhin müridi özgür olamaz' önermen doğru, ancak yine eksiktir... Eğer o ağa ve şeyh, 'Kemalist rejim'in kölesi ise bunun tarifini Türk Dil Kurumu sözlüğü vermez...

Politik kör müyüz?

Yazar, kimi Kürtlerin politik kör olduğunu 'Kürt açılımı' ve 'Anayasa değişikliği' başlıklarına yaklaşımla izah ediyor. 'Özgürleşme' olarak bakıldığından yakınıyor... Kürt siyasetinin dinamosunun böyle bir bakışı yok... Yazar da bunu bildiği için zaten 'bazı' zayıf halkasından asıl meramına sıçrıyor... 

'Kemalist Devrim'

Akıl hocalığına binaen aradaki dolgu malzemesini geçiyorum ve cümlesini alıyorum:"Kendini hâlâ “solcu” olarak tanımlayan kimi Kürtlerin, Kemalist Devrim olgusuna çarpık/ şaşı baktığı sır değil. Önyargılıdırlar."
Daha nasıl açık yazsın değil mi? Sömürgecinin, statüsünün gayri meşruluğunun farkında olmamasının mümkün olmadığı sabittir. 86 yıl oldu... Soner Yalçın müsterih ol!.. Önyargılı olmadığımız gibi çarpık/şaşı da bakmıyoruz... Kemalist Devrim'in bu ismi nasıl aldığını, iki ismin nasıl bir araya geldiğini Kürtlerden daha iyi kimse bilemez. Teşkilatın bütün ideolojik donanımıyla sizin ruhunuz üzerinde yaptığı hipnotizma, eleştiri yeteneğinizi felce uğratmış ve ruhunuzu, hayret ve saygı hisleri ile doldurmuş olabilir. Ama biz 24 Anayasası ile kafamıza inen balyozun ne olduğunu anladık, karşı çıktık... 86 yıldır kiminle kavga ediyoruz sanıyorsun? Tekirdağ'daki ayçiçeği üreticisiyle, Silifke'deki çilek tarlası sahipleriyle, Zonguldak'taki kömür işçisiyle, Amasya'daki besiciler mi? 
Direkt, sağlam gözlerle ve önyargısız bakıyoruz: Kemalist sistem bütün ideolojik tezler, fiziki unsurlar ve stepneleriyle varlığımızın reddi üzerine bina edilmiştir. Bu binaya 25'ten beri yükleniyoruz... O da biz de büyüyoruz(kaçak katlar ekliyor)... Nihayet çatladı... Çatladı ki stepneler epeydir azgınca devrede...

Mevcuttan yana mıyız?

Yine Kürt dünyasının baskın siyasal yapıları ve kitlesi açısından değerlendiriyorum... Bu sistemde kim bir gedik açarsa, koca beton duvara kim bir fındık kabuğu fırlatırsa iyi yapar... Bu iyi yapma, yanlarında dizilmemizi gerektirmez... İki cümle önce tanımladığım anlayışın, 'Kürt açılımı' ve 'Anayasa değişikliği' konusundaki tutumu çok nettir. Üstelik, bunu yaşayarak, bedelini ödeyerek gösteriyor... Türkiye'ye hükümet eden siyasi kadro ile Kemalizmin bekçisi ordu arasında Kürtler sözkonusu olduğunda nüansları aşmayan ortak duruş var... Kendisini 'solcu' hatta ötesi olarak tanımlayan Soner Yalçın da dahil özünde aynı değirmene su taşıyorlar...

Kemal iyi Kemalizm kötü mü?

Soner Yalçın, bize ortaöğretimdeki Türk İnkilap Tarihi ve Atatürk İlkeleri'nden fırlama cümlelerle 'Kemalist Devrimi' anlatıyor... Zahmet olmuş. Kemalist Devrim, emperyalizme, feodalizme ve tüm gericiliğe karşıymış! 
Kendi deyimiyle 'breh breh'... 
Alaturka oksimoron da böyle işte... Çok uzatıp, detaylara boğmayacağım ama Kemalizm ne kadar iyiyse Mustafa Kemal de o kadar iyidir... O kadar iyidir ki hala kendisini koruma kanunu var. Bırakın Kürtleri, Türklerin bile 600 yılık belleğini hükümsüz kılan, tekçi bir yapıyla Anadoluyu etnik ve kültürel bir mezarlığa çeviren hatta büyük bir bölümünün burda ölmesine bile fırsat vermeyen bir sistemi biz Kürtler mi savunacağız?.. İşinee!

Şeyh Said 

Teşkilatın kalemşörü için Şeyh Said, gerici ve İngiliz destekli ayaklanmacı... Kürtlerin, büyük çoğunluğunun Şeyh Said konusunda kafası berraktır... Mustafa Kemal'in Kürtlerin desteğini suistimal edip 24'te sırt çevirmesi üzerine Kürtler, siyasal taleplerini ifade edecek organizasyona yöneldiler... Bu fark edilince Yusuf Ziya ve Cibranlı Halit ile arkadaşları, çeşitli hilelerle tutuklandı... Öncü kadronun tasfiyesinin ardından Şeyh Said'e yönelince, doğal liderliğe geçmek zorunda kaldı ve Türk ordusunun provokasyonu ile erken başlayan çatışma, katliamla sonuçlandı. İngiliz desteği de Kürtlerin aksine bölgedeki gerici devletlerin yanındaydı. Seyid Rıza da Ağrı'daki katliamın ardından Kemalist Türk sisteminin nüfuz etmediği son alan Dersim'e kanlı girişinin kurbanı bir halk adamıydı. Şeyh Said ve Seyid Rıza... Hem Kürt hem de baskın mezheplerin önemli şahsiyetleriydi ve Kemalizmin tekçi devlet modelini reddediyorlardı. Böyle olduğu için tasfiye edildiler... Bunları ona detaylandıracak namuslu Türk aydınları bile vardır...
 
Beyimiz akıl hocalığını da aştı

Yazısının şiddetini giderek artıran Soner Yalçın, artık akıl hocalığıyla da yetinmiyor. Yakup Cemil'in ruhu konuşuyor gibi: "Bugün ya Kemalist Devrim’in safında olursunuz ya da Şeyh Said’lerin, Seyid Rıza’ların..."
Çok korkup cevap veriyoruz: Kemal ve istlerinin safında olmanın karşılığını 1924'te aldık... Gazi'ye saygılarımızı ilet...

Müsterih ol 

Kürtler, bütün inanç gruplarıyla kendi yenilgili, direniş dolu ve gecikmiş tarihlerine sahip çıkıyor... Dün olduğu gibi bugün de hem kendi içlerinde hem de tepelerindeki dört egemen unsur ve ittifaklarına karşı en temel haklarına sahip olmanın uğraşı içinde. Bunu da, sonradan istila ettiği değil, tarihi yurdunda yapıyor...
Kürt aydınını dert etme, müsterih ol... Eğer Kürtler için de hayırlı birşey yapmak istiyorsan, Kürtlerin gasp edilen ve olması gereken haklarını 'Efendileri'nden de talip et... Bak bu aralar, Kürtler ısrarla 1921 Anayasası'nı hatırlatıyor... Anlaşılan senin de çaprazdan böyle bir tarihi yolculuk anımsatman var... Kemalist olmayan Türk tarihçilerle o döneme bir yolculuk yap... 
Bak daha yaptığın ve yapımında emeğin olan televizyon dizilerindeki 'Kürt' tipine de sıra gelmedi...
Biz seni, sen de bizi tanıyorsun ve son öneri: Lütfen bizim refere edeceğimiz değil, kendi inandığın Türkçe sözlükteki 'ırkçılık' maddesine bak ve Kürt gözlüğünü tekrar tak..
'Dost acı söyler...'

19 Mart 2010 Cuma

'Türk çocuğu' değildik


Anlattı:
"Bundan tam 20 yıl önceydi. Tuncel, Patnos'ta; Fikret de Doğubeyazıt'ta lise son sınıftaydılar. Bir sonraki yıl İstanbul'daki üniversitelere gelecekleri, kendileri için büyük çaba gerektiren güzel bir ihtimaldi. Ben, üniversiteye yeni girmiş, gazetecilik okuyan, henüz reşit olmayan, gençliğe adım atmanın heyecan, kaos ve tereddütünü yaşayan bir çocuktum. 
Üç yıl sonra öldürülecek Turgut Özal, Cumhurbaşkanı; küçümsenerek hatırlanacak olan Yıldırım Akbulut, Başbakan; bir yıl sonra istifa edecek olan Necip Torumtay, Genelkurmay Başkanı; tarihimizin lanetli sayfalarında rezervasyon yaptıran ve şimdi yine iktidar partisinin A Takımı'nda yer alan Abdülkadir Aksu, İçişleri Bakanı; şimdi bir köstebek gibi saklanıp arada bir günah çıkarma belirtileri gösteren Hayri Kozakçıoğlu, OHAL Valisi'ydi. Bu günleri gördüğü için ölmek isteyen Süleyman Demirel, sayısını unuttuğum dönüşlerinden birini daha gerçekleştirip, naylon Hüsümettin Cindoruk'tan DYP Genel Başkanlığı'nı almış, zirveye çıkacak basamakları hazırlıyordu. Ergenekon'un avukatı olduğunu şimdi resmen ilan eden Deniz Baykal, Demirel ile birlikte bir sonraki dönemin koalisyon ortaklığını bağlayan ve Özal'ı devirmek üzerine anlaşan anamuhalefet SHP'nin Genel Sekreteri'ydi. Bunlardan habersizliğini naifçe ifade eden ve siyasetten birden çekilecek olan Erdal İnönü de anamuhalefet lideriydi.
Memleket sancılı, İstanbul'dan kulak kabarttığımız OHAL öfkeliydi. Darbe sonrasının ikinci üniversite kuşağındaydık. Med-cezirlerin, çarpan etkisinin ışık hızına varmasıyla alabora olmuş tasavvurların içindeydik. "Kürt meselesi, Kürtlerin Kürtlüklerinin inkârına itiraz etmesi, daha doğrusu itiraz etmeye ikna edilmesiyle ortaya çıkıyor" tezinin deliliydik. Elbette, iki 10'u bulmayan ömrümüze sığdırdığımız, tanıklıklarımız, çıkarımlarımız vardı. Toplumbilimci Prof. Ünsal Oskay'ın 'Cumhuriyet'i okumak yerine Tan'ı okuyun' önermesinin alt metnini bilmiyorduk ama Cumhuriyet'i bırakmıştık. Önermedeki ikinci bölüm ise Prof. Oskay'ın da şaşkınlığıydı. Logosunda dağ, kitap ve silah bulunan; orijinalinin dörtte biri haline getirilmiş bir yayını ikame ettik. Sonra kimimiz, kitabın yanına diğer ikisini de aldı, kimimiz kitapla yetindi. 
Evet tam 20 yıl oldu.
Kabaran kulağımıza ilk ses, Nusaybin'den geldi. Kamuran Dündar ve arkadaşlarının vurulması sonrası Nusaybin ayağa kalktı. Nusaybin'i Cizre izledi. Tarih 20 Mart 1990'ı gösterdiğinde vaziyet şuydu: Dünya artık 'serhildan' kavramı, kepenk ve kontakt kapatma eylemleriyle tanışıyordu. 12 kent merkezi abluka altına alınmasına rağmen halk direniyor, çatışıyordu. 10'dan fazla insanın ölüm haberine yüzlercesinin gözaltına alındığı eşlik ediyordu. Cizre, bedeli ağır olan bir semboldu. Karakol, Tarım Müdürlüğü, PTT radyolink tahrip edilmiş; Kaymakam Mustafa Büyük'e göre Türk bayrağı yakılıp Atatürk büstüne kıyılmıştı. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, beraberindeki Emniyet Genel Müdürü Sabahattin Çakmakoğlu ve Jandarma Genel Komutanı Burhanettin Bigalı ile askeri bir uçakla Diyarbakır'a ulaşıp, basın mensuplarının karşısına geçerek, 'kontrol altında', 'sokağa çıkma yasağı', 'devletimiz hakimdir', 'bölücü teröristlerin tahriki' gibi klişeleri aynı cümlelelere sıkıştırdı. 20'sindeki gelişmeler, 21'in şiddetinin önhabercisiydi. 

21'e varmadan

21'e varmadan benim payıma düşeni... Büyük inşaat bloklarının arasına sıkıştırılmış tek göz derme çatma yapı. Sekiz kalasın bağlantısına iki kat döşenen tahtalar ve üzerine ince süngerlerin atılmasıyla oluşturulmuş koğuşa girdiğimde Reşitler bekliyordu. Kerim Aydın Erdem'in genel müdür olduğu TRT, Atatürk büstünü çok önemsemişti. Onlarca insanın ölümünden daha fazla yer almıştı. Sadece İstanbul'da yüzlerce, belki binlerce büst vardı. Yetmezdik ama olsundu. Araba tekerleği(lastik) ve benzin hazırdı. Halkalı'dan başlayacaktık. Geçirildi Mustafa Kemal Atatürk'ün boynuna tekerlek ve yakıldı...

Yüksek sesle

21 Mart, İstanbul Üniversitesi... Biz Marmara'dan gelenler de merkez binanın bahçesinde toplandık. Fakülte duvarlarına, o güne kadar yazılamayanlar yazıldı; asılamayanlar asıldı. Newroz ve bugün anlatıldı. Kortej oluşturuldu. Büyük boy yeşil-sarı-kırmızı renkli bayraklarla Beyazıt'a doğru yürüyüşe geçildi. Sloganlar eşliğinde meydana yığılan odunlar ateşe verildi. Üç polis panzeri ile 300 kadar kalkanlı çevik kuvvet polisinin bakışları arasında 'Kürt halkına ayrılma hakkı. Kahrolsun sömürgecilik', 'Yaşasın Newroz' gibi pankartlar ile flama ve bayraklar, giriş duvarlarına asıldı. İlk kez bir marşa eşlik ettim. İlk kez o kadar yüksek sesle ve o kadar fazla kişi tarafından haykırılan 'Kürt' ve 'Kürdistan' kavramlarını korkusuz duydum. 
Üniversite bahçesine yine kortej halinde geri döndük. Bahçede koca bir ateş yakıldı, çember oluşturuldu. Konuşmalar yapldı, şiirler okundu. 
Bu sırada meğer İstanbul Üniversitesi Rektörü Cem'i Demiroğlu polise 'buyursunlar' demiş. 400 çevik kuvvet polisi, üç panzerin eşliğinde; önlerinde kendisi için her zaman bahçedeki ağaçlara kemik torbası asılı bulunan Çevik Kuvvet Şube Müdür Necmettin Yıldırım üniversitenin bahçesine girdi. Çevik kuvvet ve saldırı sesleri, koalisyondan oluşan sayımızı yarıya düşürdü. Hukuk Fakültesi ile Siyasal Bilgiler Fakültesi arasındaki alanda çöp kutuları devirerek barikatlar kurduk. İTÜ Madencilik'ten Mustafa ile beton ayaklı banklardan hem fırlatılacak bir kütle hem elde bulunması işe yarayabilir kalaslar edindik. Çok soğukkanlıydı Mustafa ama ben bir sahne gösterisinin içinde acemi oyuncu gibiydim. Fondaki müziği duymayan, seyircinin reaksiyonunu görmeyen biri. Hemen üniversiteyi boşaltmamızı isteyen Necmettin Yıldırım, 'Eyleme son verip dışarı çıkarsanız hiç birinize dokunmayacağız" diyerek 10 dakika süre verdi. Aramızdan çıkan üç kişi, Çevik Kuvvet Şube Müdürü ile pazarlık yaptı. Necmettin Yıldırım'ın 'Siz Türk çocuğusunuz, yüzünüzü kapamanıza gerek yok' şeklinde bağırması üzerine hayatımın kilit cümlesi kurulacaktı. 'Biz Kürdüz, Kürt çocuğuyuz; Türk çocuğu veye Türk değiliz' diye haykırdı, üçlüdeki en cesurumuz. Kalanlarımız zafer işaret yaparak, polislerin arasından dışarı çıktı. 
Kendimizin fatihi olmanın en önemli adımını atmıştık."
Boynuna tekerlek geçirilen Atatürk ne oldu? diye sordum.
"Boynunda yanan tekerleği çekseydik, büst yıkılırdı. Ama çekmedik, tekerliğin alevi bize yeterli geldi. Çirkinleşen büst yerinde kaldı. Beceremedik mi yoksa fazlasına cesaret mi edemedik, bilmiyorum."
Anladım, sonra devam ederiz...

15 Mart 2010 Pazartesi

Bak şu konuşana!

Aynı zihniyetin ürettiği lafları, yeni soslarla bulamaçlayıp güncelleyen 11. Genelkurmay Başkanı'dır İlker Başbuğ. 78'de bir üniversiteli öğrenci grubu, Kemalizmin reddi ve zorun önemini teorize ederek, kendi tasavvurlarını da aşan 'Parti'yi kurduklarında, Kenan Evren Türk Genelkurmay Başkanı'ydı. 32 yıl olmuş. Bu 32 yılda, Başbuğgiller Anadolu'nun bağrından söktükleri insan evladını tereddütsüz ölüme yollamış, toplumsal üretimi semirmiş, kayıtdışı ekonomi dahil beslenebileceği bütün ambarlara dadanmış; Kürt toplumunun önemli bir bölümünü kara bir çukura mahkum etmiş, haliyle Türk toplumundan da iki katını ucubeleştirmiştir. 
Türk Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, 'terörizm' 'güvenlik', 'tehditler' ve 'dayanışma içinde mücadele' konularında bilindik Türk ordu görüşlerini bir kez daha tekrarladı. 'Küresel Terörizm ve Uluslararası İşbirliği Sempozyumu’'nun açılış konuşmasını yapan Orgeneral Başbuğ, 'terörizm' ile ilgili genel tanımlamalarını yaptıktan; uluslararası işbirliğinin önemi ve İslam konusundaki 'hassasiyetini' anlattıktan sonra konuyu PKK'ye getirdi. Koruculuk sistemine neden sarıldıklarını anlattı, ekosistem gibi afilli bir kavramla entelektüel cakasını serpiştirdi. 
Başbuğ, 'bedeli ağır oldu ama başarılıyız' diyor. Nedir başarının kıstası? 'Kendi inisiyatifiyle eylem yapabilme gücü' diye tarif ediyor. Önce tek cümlede geçtiği 'bedel'e bakalım ve hangi zihinsel savunma hattı uğruna o bedel ödenmiş.  
Açlık sınırının, asgari ücretin iki katı olduğu; işsizliğin alıp başını gittiği; sırtındaki devasa boç kamburuyla uluslararası nakit akışına mahkum yaşayan Türkiye, 20 milyonu yoksulluk sınırı altında yaşayan halkını savaş ekonomisine mahkum etmiş. 15-20 milyar YTL arası denetlenemeyen bütçesi ile aslan payı TSK’nin. Ayrıca Alkolü içecekler/Tütün mamullerinden Milli Piyango biletlerine, at yarışı kuponlarından sayısal lotoya kadar pek çok alandan kesilen fonların en az yüzde 2’si TSK’ye akıyor. TSK’yi Güçlendirme Vakfı kaynakları, Milli Savunma Bakanlığı’nın Özel Kanunlara Dayanan Gelirleri, Geri Ödemeleri Hazine Müsteşarlığı Bütçesi’nden yapılan yabancı devlet ve firma kredileri de TSK’nin gelir kaynakları arasında. Tabii ki denetimsiz.
BM’nin İnsani Gelişmişlik Raporu’nda eğitim ve sağlık gibi sektörlere ayırdığı pay açısından Türkiye 94’üncü sırada yer alırken, askeri harcamalarda ise NATO içinde ABD’den sonra ikinci sırada bulunuyor. 
Türk devleti, profosyonel ordu, denizaltı projesi, hava filosunu güçlendirme, insansız hava uçakları ve bilumum modernizasyon ataklarıyla, bütçenin önemli bir payını yutuyor. 
Milli Savunma Bakanlığı’nın verilerine göre, Kara Kuvvetleri’nin 402 bin, Hava Kuvvetleri’nin 63 bin, Deniz Kuvvetleri’nin 53 bin, Jandarma Genel Komutanlığı’nın 280 bin, Sahil Güvenlik’in de 2 bin 200 olmak üzere toplam 800 bin 200 TSK personeli bulunuyor. Gayri resmi rakamın 1 milyonu bulduğu kaydediliyor. Bu rakamın 115 binini rütbeliler oluşturuyor. 
Türk Kara Kuvvetleri : 4 Ordu, 9 Kolordu, 1 Piyade Tümeni, 2 Mekanize Piyade Tümeni, 1 Zırhlı Tümen, 1 Eğitim Tümeni, 11 Piyade / Motorlu Piyade Tugayı, 16 Mekanize Piyade Tugayı, 9 Zırhlı Tugay, 5 Komando Tugayı, 1 Kara Havacılık Tugayı, 2 Topçu Tugayı, 5 Eğitim Tugayı, 1Yardım Tugayı. 
Deniz Kuvvetleri: 13 Denizaltı, 18 Fırkateyn, 6 Korvet, 20 Mayın Avlama / Tarama Gemisi, 24 Güdümlü Mermili Hücumbot. 
Türk Hava Kuvvetleri: 17 Muharip Filo, 1 Keşif Filosu, 1 Tanker Filosu, 5 Ulaştırma Filosu, 3 Arama Kurtarma Filosu, 10 Eğitim Filosu. 
Bunlara paramiliter yapılanmalar dahil değil(Kontra örgütlenmesi, korucular vs.)
Yukarıdaki rakamlarla, bu kuvvet yapısı birleştiğinden Kürt gerillaların karşısında aktif savunma yaptığı gücün fiziki devasılığı daha net görülüyor.
Peki NATO'nun ikinci büyük ordusu, bütün ittifaklarının tanıdığı imkanlara ve Kürt toplumu gibi siyasal faaliyet sonucu milliyet bilinci gelişen bir toplumun ürünü olan gerilla gücüne karşı askeri olarak başarmış mı?
Aklı başında her askeri uzmanın, stratejistin hatta sıradan askerin de teslim edebileceği bir gerçeği kabullenmek istemiyor ama kocaman hacmine; sınırsız-sorumsuz yetki ve desteğine rağmen Kürtlere askeri olarak pes ettiremedi. Eğer, 32 yılın sonunda dünya sistemi bile allak bullak olmuşsa ve devletsiz toplumların siyasal organizasyonlarının ittifak hatları da yerle bir olmuşsa ve buna rağmen Kürtler, devlet zoru karşısında pes etmemişse Türk ordusu başarmamıştır.
İdeolojik olarak başarmış mıdır?
Ret, inkar ve imha teslisine dayalı kutsal güzergahı tıkandı. Ret ve inkar için Başbuğ'un seleflerinin vahlamalarını dinledik. İmha meselesi de ZAP'landı. Artık durum, 'Efendim kolektif değil de bireysel haklar olsun' noktasının gerekleri ile idare ediliyor. Kürtlerin önemli merkezlerinde artık Kürt siyasal aktörlerinin toplumsallaşan gücü iktidardır. Büyük bir manevra alanı sağladığı Türk siyasetinin Kürtler içindeki son akıncısı da yediği tokatların ardından 'açılım' muammasıyla cebelleşiyor.
'Kendi inisiyatifiyle eylem yapabilme gücü' olup olmamasından Başbuğ'un haberi var ama yine de hatırlatalım. Nerdeyse üç yıldır eylemsizlik kararı uyguluyorlar. Fena mı? 
Kürtler şimdi, Newroz'a hazırlanıyor. Kentlerin en büyük alanları artık Newroz'a ayrılıyor. "Ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik tedbirlerle silahlı savaş desteklenmeli" demek zorunda kalıp uluslararası angajmanın tahsilatına güvenen Başbuğ ise araya sıkıştırdığı dünkü sempozyumdan sonra da halkla ilişkiler çalışmasına dönecek. Çünkü Kürt savaşının azgın çocuğu Ergenekon'un annesi TSK'nin itibarı için çırpınıyor. 
Aşağı bakıyor Saldıray, yukarı bakıyor Şenergiller... 
Kolay gelsin... 12. sırada Işık Koşaner var...

4 Mart 2010 Perşembe

NATO doktrini ve kardeştir operasyonlarınız

ABD'nin paylaştığı "Terörizmle mücadelede askeri operasyonlar gerekli, ancak yeterli değil. Aynı zamanda siyasi, diplomatik, iktisadi ve kültürel alanlarda çalışmalar yapılması gerekli" şeklindeki NATO doktrini, Türk Genelkurmayı ve Türk Hükümeti'nin yine ABD hakemliğinde üzerinde anlaştığı, buna göre posizyon aldığı bir politika.
2007'de üzerinde anlaşılan bu politika, NATO müttefiklerinin de temel diskuru. Türkiye, yoğun bir askeri ve siyasi saldırının ardından 'demokratik açılım'ı bunun gereği olarak gündeme aldı. Türkiye, bu yönde bazı adımlar atarken, kontrol edilemez birimlerini tasfiye etti. İçerde direnç noktası oluşturabilecek Kürtlerin önemli bir bölümü de enterne edildi, rehabilitasyon süreci devam ediyor. Bunun dışarıda olmayacağını düşünmek mümkün müydü? Operasyonların temel mantığı çok nettir: Kürt hareketini sistemin içine çekmek, istemeyen kısımlarını etkisiz kılmak, marjinalize etmek; olmadıysa 'acı güç' ile susturmak.
Kürt hareketi de bunun farkında ve buna göre manevralar geliştirdi/geliştiriyor. Son bir yılın dökümü yapıldığında anlaşılmaması abestir. 

Erdoğan-Obama görüşmesi

Bu görüşmede, 5 Kasım 2007'deki temel noktalar teyid edildi ve Obama döneminin üslubu ile süslendirildi. Siyasi arena ve askeri sahada Kürt dinamiğinin pasifize edilemeyeceği anlaşıldığı için baskı-daraltma-kuşatma ve istenilen değişime zorlamanın enstrümanlarına ağırlık verileceği anlaşıldı. Bunun gerekleri kimi aksaklıklara rağmen belirlenen takvim eşliğinde yürüyor. ABD'nin kriminal suçlu ilan etmeleri, Avrupa'daki baskılar, Türkiye'deki cezaevlerini doldurma hamleleri, Güney Kürdistan ile ilişkiler, diplomatik muhasara vs...  

FBI Başkanı Ankara'da

ABD'nin Federal Soruşturma Bürosu (FBI) Başkanı Robert S. Mueller, Kasım ayı ortalarında Ankara'da ciddi temaslarda bulundu. ABD ile Türkiye arasında 'terörizmle mücadele' konusunda çok yoğun ve derin hukuki işbirliğinin bir unsuru olarak Ankara'daydı. FBI Başkanı, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal ile görüştü. FBI Başkanı, işbirliğinin yeni argümanları ve özellikle Batı Avrupa'da yürütülecek operasyonel faaliyetlerin kapsamını masaya yatırdı.

NATO toplantısı

Şubat ayının ilk haftasında NATO Savunma Bakanları İstanbul’da toplandı. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün ev sahipliği yaptığı gayrı resmi toplantıya, 28 üye ülkenin Savunma Bakanları katıldı. NATO’ya üye olmaya hazırlanan Gürcistan ve Ukrayna da toplantıya heyet gönderdi. Ana gündem maddesi Afganistan'dı. Toplantıda, NATO’nun yeni hedefleri, sivil koordinasyon, yetki devri ve askeri operasyonların finansmanı konuları görüşüldü. Ancak, Afganistan konusunda önemli bir görevin tevdi edileceği Türkiye'nin de istekleri vardı. Bu isteklerin ne olduğu zaten toplantıdan önceki hafta Ankara'da ağırlanan ABD'nin Irak'taki Kuvvetlerinin Komutanı Orgeneral Ray Odierno başkanlığındaki heyet ile kapsamlı görüşülmüştü. Fakat işin bir de NATO ve Avrupa'yı ilgilendiren ayağı vardı.  

Odierno üzerinden Güney 

ABD'nin Irak'taki Kuvvetlerinin Komutanı Orgeneral Ray Odierno ve beraberindeki heyet, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile görüştü. Toplantıya, ilk defa Emniyet, Dışişleri, Milli istihbarat Teşkilatı, Genelkurmay ve Jandarma temsilcileri birlikte katıldı. İçişleri Bakanlığı'nın resmi açıklamasına göre, "PKK'ya karşı alınan ve alınabilecek somut önlemler üzerinde duruldu". Bu toplantıda, hem Türkiye'nin hem de ABD'nin, Irak Merkezi Yönetimi ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile peşpeşe yaptıkları görüşmeler değerlendirildi. Türk İçişleri Bakanlığı'na göre Kürdistan Yönetimi PKK'ye karşı olumlu bir noktada ancak bunun yetersizliği tespit edildi. Toplantıda, kamuya açıklandığı kadarıyla 'Üçlü Mekanizma' kapsamında ifade edilen 'PKK'nin etkisiz hale getirilmesi, faaliyetlerine son verilmesi' anlayışı teyid edildi. 
Şurası çok önemliydi: Orgeneral Odierno ile önümüzdeki dönemde, ortaklaşa uygulanabilecek yöntemler, öncelik ve ivediliklerine göre belirlendi.
Odierno, İçişleri Bakanlığı'nın ardından Genelkurmay Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı'nda görüşmeler gerçekleştirdi. Türkiye tarafı, bu görüşmelerin, PKK ile mücadelede yeni bir ivme kazandıracağına inandığını saklamadı.

Robert Gates devam etti

İstanbul’daki NATO savunma bakanları toplantısı ardından Ankara’ya geçen ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Başbakan T. Erdoğan, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ile görüşmesi ardından bir grup Türk ve Amerikalı gazetecinin sorularını yanıtladı. Gates, Genelkurmay Başkanlığı'ndaki görüşmesi hakkında "Orgeneralin de söylediği gibi nihai çözüm herkesi öldürmek değildir, zaten Barzani'yle görüşmemizde bölgesel yönetimin PKK'ye şiddete son vermesi yönünde baskı kurmasının önemine işaret ettim" dedi. Gates ayrıca, işbirliği bağlamında istihbarat, keşif ve gözetleme araçları konusunda ihtiyaç olduğunu, Başbakan Recep T. Erdoğan’a da söylediği gibi Washington’a dönünce bu konuda başka neler yapabileceklerine bakacaklarını belirtti. Gates, “Topluma dönmeye hazır olanla, iflah olmayacakları birbirinden ayırmak gerekir. Bu bağlamda Başbakan Erdoğan’ın girişimini (Milli Birlik Projesi) olumlu karşılıyoruz” dedi. Gates'in Ankara'dan sonraki durağı İtalya'ydı...

Josef Anderson da buyurdu

Amerika'ın Irak Gücü Kurmay Başkanı Josef Anderson ise geçen hafta Ankara'nın konuğuydu. Anderson ve beraberindeki heyet, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve diğer yetkililerle görüştü. Türk tarafı, Güney'de veya Güney'e yürütülecek harekatlar için istihbarat paylaşımında günde 6 saatlik bir bilgi akışı süresinin uzatılması ve PKK'ye yönelik olası bir askeri operasyon durumunda ABD'ye yapacağı bilgilendirmenin zamanlamasıyla ilgili istemlerini iletti.

Avrupa'da ne yapılıyor?

Kürt hareketinin Avrupa'daki mevcudiyeti, ilk göçlerle birliktedir. Kurumları, siyasal organizasyon boyutu, politik potansiyel nüfuzu, hem ülkedeki etkinliği hem de nüfusuyla birlikte arttı. Evet siyasi yapıların ivme gücüyle ancak zorunlu bir sonuç olarak Kürtler çeşitli kurumlar yarattılar. Medya kurumları da bunun içindedir. Fakat Kürt medyası demek artık sadece Kürt siyasal organizasyonları demek değildir. Ancak Kürt medyasının büyük ve etkili bölümü, Kürt siyasi yapılarından yana taraftır. Üstelik medya, bulunduğu alanla sınırlı olmayan bir güce sahip olduğu için mesela Belçika polisi, KNK'yi basarken Roj TV'yi de basıyor. Batı, PKK'nin ne, nasıl olduğunu bilmiyor mu? İtalya'da geçen mart ayında bulunan silahlı bir fotoğrafın uluslararası bir operasyonun gerekçesi olamayacağına Kürtlerin inanmayacağını bilmiyor mu?

Kardeş operasyonlar

Mesele şudur: Yukarıda izah ettiğimiz çeki-düzen vermenin operasyonlarıdır tanık olduğumuz. Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Almanya'yı kapsayan/kapsayacak operasyonlar, Türkiye'deki KCK operasyonlarının kardeşidir. Kamu Güvenliği Müsteşarlığı'nın 'akademisyenleri' uzun süredir zaten bu ülkelerde fizibilite çalışmaları yapıyordu. Kürt siyasi dinamiğine Güney'de yönelecek acı gücün diasporadaki yankısını ölçüyorlardı. Bu ölçümlerden çıkardıkları sonuç da önce diasporadaki aktif unsurların ekarte edilmesini gerekli kılıyordu. 
NTV'nin yargı ve istihbarat çevrelerine yakın muhabirinin operasyonun ilk saatlerinden Ankara'dan "Türk İstihbarat Dairesi'nin desteği ve ortaklığında yürütülen operasyon" demesi boşuna değildir.
'Uluslararası terörizmle mücadele' adı altında yapılan operasyonların 'terörist' denilen KCK'nin eylemsizlik ve barış çağrıları için enerjisini harcadığı dönemlere denk gelmesi de asıl meramı anlatmıyor mu? 

2 Mart 2010 Salı

Yenilenler bedel öder

New York Times'a göre Türkiye meçhul bir istikamete doğru ilerliyor; The Times'a göre de Türkiye bir felekatin eşiğinde. Bu yorumlar, Türkiye'den ve Batı'nın derinliklerindeki kaynaklarından azade baktıklarının göstergesi. 
Türkiye ne meçhul bir istikamete doğru ilerliyor ne de felaketin eşiğinde. Kontrollü bir arınma yaşanıyor.
Hatırlanacağı gibi son Milli Güvenlik Kurulu toplantısı öncesi Türk Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un ses kayıtları internete düştü. Ses kayıtlarının içeriği, Başbuğ'u zor durumda bırakacak nitelikte değildi. Gizli bir kayıt olduğunu göstermek için 'nah' kelimesi yeterli görülmüştü. Bu ses kaydı, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni aklayan; bütün meselenin içerdeki disiplinsiz, rutin dışı harekete yönelen, NATO ordusu 'bilincini' unutan unsurlar olduğunu deklare ediyordu. Yine aynı ses kaydı, içerdeki temizlik hareketinin de Genelkurmay'ın isteği, onayı ve işbirliğiyle yürütüldüğünü herkesle paylaşıyordu. Ancak, içerikten bağımsız olarak böyle bir ses kaydının yayınlanması ve zamanlaması dikkat çekiciydi. İki ihtimalli bir sonucu vardı:
* Ey Genelkurmay Başkanı artık neyi bekliyorsun, seni bile dinliyorlar... Beklemeye vakit yok harekete geç...
* Ey Genelkurmay Başkanı bu elimizdeki temiz kayıtların, bilsen daha neler var... Ayağını denk al, lütfen gerekli temizliği yap...
İkisinin de sonucu ciddiydi.
O günkü Milli Güvenlik Kurulu toplantısının sonunda rutin bir açıklama yapıldı; ardından da Genelkurmay bu ses kaydını doğruladı; ancak yurtdışındaki bir toplantıdan derlendiğini öne sürdü.

Ses, Balyoz'u verdi

Ertesi gün düzinelerce subay gözaltına alındı, üstelik içlerinde eski iki kuvvet komutanı ve bir ikinci başkan da vardı. Yani mesaj anlaşılmış; harekete geçilmişti. Sıra bunun çerçevesini, kapsamını ve halkla ilişkiler çalışmasını belirlemeye kalmıştı. 
Önce bütün orgeneral ve oramiraller anakarargahta toplatıldı ve artık uzatmanın anlamı kalmadığı anlatıldı. Bu görüntü, hala Türk ordusundan müdahale bekleyenleri sevindirdi. 
Aynı anda Hükümet Sözcüsü de kendi tabanına müsterih olmasını sağlayacak ve gidişatı özetleyen sözler sarfetti: "Hükümet ve asker olarak rakip değil, biz de aynı takımın oyuncularıyız."

Köşk'teki zirve

Böylece Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında Başbakan ve Genelkurmay Başkanı'nın katıldığı zirveye gidildi. Zirve aslında son rütuşların zirvesiydi. İlk adım zaten 5 Kasım 2007'deki Washington zirvesinde Genelkurmay temsilcisinin de katılımıyla yapılmıştı. Güney Kürdistan'daki çuval hadisesiyle başlayan terbiye etme seansları resmen kabul edilmişti. 

Zirvenin ardından

Şimdi Çankaya zirvesinden sonraki gelişmelere kısaca göz atarsak, finali anlamaya çalışabiliriz:
* Hükümet, yargıdaki aleyhte durumu düzeltecek adımları Anayasa değişikliği dahil atacağını duyurdu, çalışmaları hızlandırdı, takvim belirledi.
* Sembolik önemi olan eski kuvvet komutanları ile ikinci başkan mahkemeye bile çıkarılmadan serbest bırakıldı, aralarında eski 1. Ordu Komutanı'nın da bulunduğu Balyoz Darbe Planı iştirakçileri tutuklandı, tutuklanmaya devam ediliyor.
* Erzincan'daki Ergenekon yapılanmasının iddianamesi mahkemece kabul edildi.
* Genelkurmay Askeri Savcılığı, İrtica ile Mücadele Eylem Planı'ndaki imzanın Albay Dursun Çiçek'e ait olduğunu kabul etti ve tutuklanmasını istedi. 
* Başbakan, kurumlar arası çatışma değil, özellikle TSK'yi kastederek gayet iyi bir ilişki ve işbirliğinin olduğunu söyledi.
* Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, "Sayın Genelkurmay Başkanımız ve TSK'de görev almış bütün üst düzey komutanların demokrasiye bağlılığından zerre kadar şüphemiz yoktur" dedi.

TSK'nin kurumsal yapısı

Türk Silahlı Kuvvetleri, dayandığı gelenek, darbe alışkanlığı, toplum üzerindeki hegemonyasının tümünü Kürtlere karşı savaşta tüketti. Kürt savaşı, Türk ordusunun çürümesine, itibarsızlaşmasına, disiplinsizleşmesine sebep olduğu gibi uçuk olanlarının epey mesafe almasına da olanak sağladı. Bunun için Kuzey Kürtleriyle yetinmemeye başladılar. NATO'dan çıkmayı, ABD'ye kafa tutabilmeyi düşünenler oldu. Bunun olabilirliğini denemeye kalkışmanın zeminini yaratmaya çabalayanlar oldu. Bu ordunun kendi içinde müttefiklerine dayanarak çatışmasını da beraberinde getirdi. 
Sonuç malum: Hem Türkiye'nin hem de müttefiklerinin TSK'ye ihtiyacı var. TSK, yeni dünyanın gerçeklerini kabul ediyor, karşılığında kurumsal yapısı aklanıyor. 

15 Şubat 2010 Pazartesi

Dicle attı mı?


'Dicle attı Baykal tuttu' şeklindeki tekerleme dünkü Taraf'ın manşetiydi. 'Attı'da ifadesini bulan edimin, ahlaki yoksunluğun belirtisi ve insani hasletlerin yitimi olan 'yalan söylemek' eylemini/davranışını karşıladığını biliyoruz. Biraz sonra zikredeceğimiz Taraf'taki meslaktaşlarımız da biliyor. Tıpkı 'Devrimci Karargah' ile 'Karargah Evleri' arasındaki uçurumu; 'Halk düşmanı' nitelemesinin aşina oldukları politik dünyadaki karşılığını; fişleme ile teşhir etmenin güç ve savunmadaki konumlanışını bildikleri gibi... 
Taraf gazetesi, kapatılan DEP'in Genel Başkanı, eski Amed Milletvekili ve DTK Eşbaşkanı ama şimdi tutuklu bulunan Hatip Dicle'nin yalan söylediğini iddia etmiyor, kesin yargıyla ifade ediyor. O kadar kesinki onun üzerine argodan kendince afilli bir aşırmayla 'çakıyor'. Peki bütün bu sıfatlar, yalan söyleyen bir insanın yalan söylediğini ifade etmeyi engeller mi? Cevap nettir: Hayır... Bunu gazetelerine yansıtanların aktarım şekli başka kategoride tartışılır... İkinci basit soru da şudur: Eğer bu kişi yalan söylemediği halde bayağı bir itham ile karşıya bırakılmışsa ortada en hafif şekliyle bir haksızlık var...

Taraf'ın yargısı

Üstbaşlık: PKK pazarlığı açıklamasına çifte yalanlama
Manşet: Dicle attı Baykal tuttu
Anaspot: Hatip Dicle'nin "Dönen PKK'lılar için pazarlık yapıldı" sözü taraflarca yalanlanırken, CHP lideri iddiaya hızla sahip çıktı.
Spot1: KCK operasyonunda tutuklanan eski milletvekili Dicle'nin mahkemede söylediği "Habur'dan gelen PKK'lıların serbest bırakılması için Ahmet Türk ile Beşir Atalay anlaştı" sözünü... diye devam ediyor ve Beşir Atalay ile Ahmet Türk'ün bu 'sözü' yalanladığı belirtiliyor. Ahmet Türk'ün ağzından "Dicle niye bunu söylüyor, CHP ne yapmak istiyor anlamıyorum" tepkisiyle ikinci spot tamamlanıyor...

Oluşturulan tablo

Okurun kafasından oluşturulmak istenen tablo bariz... AKP ve Türk hükümeti aklanmak istendiği için gerçek durum önemini yitiriyor... Üstelik Taraf'ın Kürtlerle ilgili güçler tarifi ve kategorizasyonu için bulunmaz nimet... KCK, Hatip Dicle, CHP, 'İki tarafın şahinleri', 'Cemil Bayık zihniyeti', 'Ergenekon' bağlantısı ve 'iki halkın da düşmanıdır' tezine ulaşılır... Diğer taraftan işlerine geldiği zaman Öcalan'ın kıymetini bilme ve 'üstün Kürt' payesiyle birlikte yanına 'ılımlı/güvercin' sıralayarak geri kalan Kürt dinamiklerine gaddar bir saldırganlık ehliyetini almış olma kanısı... İşin bu kısmı, gazeteciliğin sınırlarını aşıp, politik konuşlanmaya uygun aktörleri belirleme uğraşına girer ki burda da 'gazetecilik'in yurttaş için yürütülen bir meslekten ziyade büyük bir tasarımın figüranı olması sözkonusudur. Genç bir editörken devlet terörü altında inleyen gazetemi İstanbul sokaklarında dağıtan Ahmet Altan'ın gazetesini, gazetesinin manşetlerine yansıyan dille eleştirmek istemiyorum... Güncel konumuza dönelim.

Hatip Dicle ne demiş?
   
Kürt siyasetçilere yönelik operasyon kapsamında gözaltına alınarak tutuklanan DTK Eşbaşkanı Hatip Dicle, 3 ayrı etkinlikte yaptığı konuşmalardan dolayı hakkında açılan dava kapsamında 10 Şubat'ta Diyarbakır 4. Ağır Mahkemesi'nde hakim karşısına çıkarıldı. Dikkatinizi çekerim, konuşmalardan dolayı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nın hazırladığı iddianamede, Kandil ve Maxmur'dan gelen "Sözde barış grubu"nun kitlesel karşılamasına Hatip Dicle'nin katılarak yaptığı konuşma ile birlikte üç konuşması için ayrı ayrı "Örgüt propagandası yapmak", "Örgüt adına suç işlemek" iddiasıyla cezalandırılması istendi. 

Taraf bunu görmez

Dicle, mahkeme heyetine bu dosyada savunma yapmayacağını şu gerekçeyle anlattı: "Diyarbakırlıyım ve Kürt'üm. Bu bölgede yaşamaktayım, 35 yıldan bu yana legal alanda siyaset yapmaktayım. Öğrenciliğimden beri legal alanda faaliyet yürüttüm. Öğrenci derneklerinde, insan hakları derneklerinde, meslek odalarında yöneticilik yaptım. Bir dönem parti genel başkanlığı ve milletvekilliği yaptım. 10.5 yıl hapis cezası çektim. Sıkıyönetim ve DGM'lerde yargılandım. Bu 35 yıllık sürecin hem tanığı, hem sanığı, hem de mağduruyum. Bu süreç sona erdiğinde, diğer ülkelerde yaşandığı gibi mağduriyetimden dolayı davacı olacağım." 

Yargının siyasallaşması

35 yıllık süreç içerisinde yargının bu denli siyasallaşmadığını dile getiren Dicle, bunu da şu şekilde açıkladı: "15 Ekim 2009 tarihinde DTP Genel Başkanı Ahmet Türk beraberindeki bir heyet ile birlikte İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ı ziyaret etti. Ziyarette 4 gün sonra Maxmur ve Kandil'den grupların geleceği, bunların tutuklanmayıp serbest bırakılması durumunda dağdan inişin hızlanacağı, dağa çıkışın da duracağı bildirildi. İçişleri Bakanı da bu heyete 'konuyla ilgileniyorum. Müsteşarımı Diyarbakır'a gönderdim. Hakim ve Savcılar ayarlandı, geldikleri gibi geçecekler' dedi. Bu aşamada 4 gün sonra Silopi'den gelen 8 gerilla, 'Biz gerillayız. Önder Abdullah Öcalan'ın çağrısı ile barış için geldik' dediler ve bunlar sürecin olumlu sonuçlanması için gerektiği gibi tutuklanmayıp serbest bırakıldılar. Buna rağmen iki ay sonra 24 Aralık'ta legal alanda siyaset yapan Kürt siyasetçiler tutuklandı. Bu çelişkiye ve bu siyasallaşmaya dikkatinizi çekiyorum. Yargının siyasallaştığını belirtiyor bu aşamada savunma yapmak istemiyorum." 
Dicle, cezaevinden adliyeye getirilişinde önceki uygulamalardan farklı olarak bekleme odasında kelepçe ile bekletildi. 

Kim, nasıl kullanır derdi

Hatip Dicle'nin 'yagının siyasallaşması'ndan anladığı ve gerekçe sunduğu argümanlar ile CHP lideri Baykal'ın daha önceki bir açıklamasına melzeme bulma sevincini aynı torbaya koymak ve bunun üzerinden panik halinde manevralarla AKP'yi aklamaya kalkışmak ayıptır. Anladık... AKP Hükümeti, 'Yürütme, Yasama'ya baskı yapmıyor', 'Yürütme, Yargı'ya baskı yapmıyor'u, kendisini bekleyen tehditlerden dolayı ısrarla dile getiriyor. Bülent Arınç, Meclis Başkanvekili'nin odasına girdiği için özür diliyor. Bakan Atalay, Habur'da herşeyin yasal prosedür, rutin içinde kalınarak icra edildiğini savunuyor. Bunları kayıtlara geçirmek istiyor. Sizin buna alet olma hakkınız var mı, üstelik arşiviniz ortada dururken?

Bir övgü gerekçesi olduğunda

Maxmur ve Kandil'den barış gruplarının Habur'dan girişini Taraf gazetesi, geniş bir kadroyla izledi. Öncesi ve sonrasındaki gelişmeleri de okuyucularıyla paylaştı. 'Sınıra 34 kişi geliyor', 'Cumhuriyetin barış miladı' ve 'En uzun gecede pazarlık' bu konuyla ilgili temel üç haberinin başlıkları. Sadece bir tanesiyle yetinelim: Cumhuriyetin barış milâdı... 20 Ekim tarihli sayı ve üşünmeden yazalım haberdeki imzaları; Kurtuluş Tayiz(Bu isme geleceğiz), Faruk Balıkçı, Kadir Barış, Selim Kemaloğlu, Adem Tayan, Ömer Oğuz, Recep Okuyucu, Remzi Budancir ve Ergülen Toprak...

'Her şey yasalarla çözülmüyor'

"Kürt sorununun silahsız çözümü için en kritik viraj geçildi" tespitiyle başlayan habere, Habur’daki buluşmanın barış ümitlerini yeşerttiği iyimserliği eşlik ediyor ve özet girişten sonra hala tekzip edilmeyen şu bölüm ekleniyor: "Taraf’a konuşan üst düzey bir yetkili kalıcı barış için kararlılık mesajı verdi: Her şey yasalarla çözülmüyor. Dağdan inenler böyle değerlendirilmeli."

Ankara’nın gözü Habur’daydı

Haberde bütün gelişmeler detaylı bir şekilde; temiz bir haber dili ve girişteki 'barış' kavramına sadık bir şekilde veriliyor. Yukarıdaki arabaşlık bölümünde Ankara'nın çabasına dikkat çekiliyor: "İçişleri ve Adalet bakanlıkları, Silopi ve Cizre’ye özel ekipler gönderdi. Silopi’ye giden özel yetkili savcı ve hakimler gelenlerin ifadelerini alırken, Cizre’ye giden İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Osman Güneş de kontrol dışı bir işlem yapılmaması için çalışmaları bizzat yönetti.
İçişleri Bakanlığı, Mahmur ve Kandil’den gelen grupların, Habur Kapısı’ndan girişindeki işlemlerin yürütülmesi için Bakanlık Müsteşarı Osman Güneş başkanlığında Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Gülcü ile bir merkez valisini görevlendirdi. Taraf, İçişleri Bakanlığı’nın özel bir ekip göndereceğini iki gün önceden yazmıştı. Şırnak’a giden özel ekip, çalışmaları Silopi ve Cizre’de yönetti. Güneş, gelen grupların girişinde kontrol dışı bir işlemi önlemek ve DTP’nin karşılama mitinginde olağandışı bir müdahalenin önüne geçmek için çalışmaları bizzat takip etti.
Güneş, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a gelişmeler hakkında sürekli bilgi vererek, Ankara’yı haberdar etti."

Tekzip edilmeyen diğer bilgi

Taraf, haberine devam ediyor ve yine hala tekzip edilmeyen özel bir bilgiyi okuyucularıyla paylaşıyor: "DTP milletvekilleri ve avukatlarla görüşerek gelişmeler hakkında görüş alışverişinde bulunan Güneş’in 'Pişmanlık konusunu dayatmama ve serbest bırakılmalarını sağlama' konularında güvence verdiği öğrenildi." 

Türk ve Atalay görüşmesi

Bu görüşme barış gruplarının öncesinde gerçekleşti. İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve eski DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk, Tarım Bakanı Mehdi Eker'in AOÇ'deki makamında buluştu. Bu görüşmede, Taraf'ın anlattığı 'Cumhuriyetin barış miladı'nın öncesi netleştirildi. Hassasiyetler ve katkı beklentileri paylaşıldı. Nitekim Taraf camiasının da savunduğu 'hukuk ve sayeset' ilişkisinin pozitif kullanımının güvenceleri verildi. Sonuç da ortadaydı ve çıkan pürüzlerin nasıl aşıldığını yine Taraf yazdı. Tabii ki İçişleri Bakanı, yargıya müdahale ettiğini söylemeyecek ve tabii ki Ahmet Türk, ahlaki davranmanın erdemini idrak edecek kalibrede... 

'PKK iki halkın da düşmanı'

Taraf, 'Cumhuriyetin barış miladı'nın nasıl sabote edildiğini aslında Hatip Dicle'nin faaliyetleri ve tutuklanma gerekçe ve biçimine bakmak isterse teslim eder. Ancak, bunun yerine Reşadiye saldırısını monte ederek, "PKK, barış sürecini sabote etti" dedi. "Demokratik açılım ve barış sürecini hedef alan Tokat’ın Reşadiye ilçesine bağlı Sazak köyündeki saldırıyı PKK üstlendi" diye devam eden Taraf, diğer Türk medyası gibi bir başlık seçmedi. Duyarlı Kürtleri, demokratları, liberal demokratları uyardı ve 'PKK iki halkın da düşmanı' demeyi tercih etti.

'Allah Allah Allah Devrimci Karargâh

6 Şubat tarihli Taraf'ın sürmanşeti... Spot: Başbuğ “Allah Allah diye taarruz eden ordu camiye bomba koyar mı” dedi. Ancak o ordunun 19 denizci subayının evinden Devrimci Karargâh arşivi çıktı... Haberine yanına polisle girdiği bir çatışmada yaşamını yitiren Devrim Karargah militanı Orhan Yılmazkaya'nın fotoğrafı...
İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen amirallere suikast iddianamesinde, 'Devrimci Karargah' ile 'Karargah Evleri' birbirine karıştırılmış; daha birçok şey karıştırıldığı gibi ama sonucta bu bir iddianame... Türkiye sol tarihini, sosyalist örgütleri bilen Taraf'taki arkadaşlar, iki yapı arasındaki farkı, biraraya gelemezliklerini bilmezler mi? Bilirler... Hem bunları bileceksin hem de sonuçta elindeki dokümanın bir iddianame olduğunu gözardı edeceksin ve başlığına kesin bir yargı çıkaracaksın...

Karargâh’tan da JİTEM’ciler çıktı

12 Şubat tarihli sürmanşet de bu ve yine Orhan Yılmazkaya'nın fotoğrafı... Haber şöyle başlıyor: Devrimci Karargâh örgütü hakkında hazırlanan iddianamede bir itirafçının “Emirleri veren JİTEM bağlantılı” sözü de var...
İzaha gerek yok artık; yine iddianame ve yine kesin yargı...

Taraf ve Kürtler

Taraf'a yönelik bu eleştirilerle; Taraf'ın tarafını bilmekle birlikte Türk ordusuna karşı Yeni Ülke ve ardından Özgür Gündem'den beri dile getirdiğimiz gerçekleri görmesi bizi hep sevindirdi, sevindiriyor... Elbete Türk medyasının bir parçası olan Taraf'tan 'ordu düşmanlığı', 'katıksız anti militarizm' beklemiyoruz... Nihayetinde orduları içindeki 'çürük elmalar'ın ayıklanmasına yardımcı oluyorlar... Mesela bu 'çürük elmalar' safında dizilen devlet organları dışında kimse eleştirilerinden nasibini almaz. AKP, Hükümet, Fethullah Gülen vs... gibi isim ve kurumlara yönelik eleştiri, bilgisayarlarının otomatik sisteminde temizleniyor. Bu bir tercihtir ama geçerken 'kötü Kürtlere' de bir tokat atmalarına itirazımız var...
Çok uzadı ama "Taraf'taki Kürtler" diye homojen bir tanımlama yapma hatasına düşmeden bize ait bir protipten şimdilik kısaca bahsedelim, üstelik yaralamadan... Kurtuluş Tayiz... En son "Güneydoğu'da Gülen fişlemesi" icadı ile gündeme geldi. 11 Eylül'den itibaren köşesi var... Bu yazılarda bir tek AKP ve Türk Hükümeti eleştirisi bulamazsınız... AKP ve Hükümet yanlış yapmaz ama eksik yapar, üstelik o eksiklik de ya derin devletin ya muhalefetin ya da 'kötü Kürtler'in baskısıyla oluşur... 'Cemil Bayık' zihniyetini yerden yere vurur; yeni devlet aklının 'Siz Öcalan'ın koşullarını iyileştiren gerisi önemli değil' hattıyla paslaşır... 
Peki bizim gibi Kürt basın emekçileri neyle avunur? Şununla: PKK davasında cezaevi yatıp, sonra koğuş değiştirip, ardından tekrar Kürt kurumlarında yer bulup, 'taciz' iddiasıyla dışlanıp Taraf seçenler, en azından JİTEM'in silahlı tetikçisi olmuyorlar...