29 Mart 2011 Salı

Adaylar ve başörtüsü!..

Kişisel ikbalin refah meltemiyle yukarı doğru tırmanmasını sağlamak için zeminine aldığı maddi kütleyi görmemizi istemeyenlerin "hizmet aşkı" ve "halk ile hakk" arasındaki rabıta memurluğu üstlenmelerini bir kenara bırakalım. Onlar, sayısal kombinasyonların, maddi gerçekliğe dönüşmesini siyasal illüzyon marifetiyle aklımıza hakaret derecesine vardırırlar. Böyle olduğu için de iktidar partisinde biriken 5 binin üzerindeki kariyer çentiği gayretini şimdilik geçelim. CHP ve MHP'nin de "muhalefet"in katı gerçekliğinden ziyade "koruma ve kollama" refleksinin "ok ve kurt" kardeşliğini bildiğimiz için coğrafyamızdaki "kötü şöhretleri"yle bırakalım... 
Derdimiz, bizimle; yani tehdit kapasitesi kadar sistemin gadrine uğramış ve uğramaya devam eden asil çoğunlukla. Elbette, sorunlarını siyasal bir organizasyon marifetiyle ifade eden Kürtler. Elbette, devlet ve iktidar izdivacının bütün fobilerinin mağdurları; Aleviler, Müslümanlar, sayıları azalan kadim halklar ve dini azınlık statüsüyle çerçevelenen toplumlar, çevreciler, cinsel tercihlerini suç ve günah şablonundan kurtarmaya çalışanlar... 
BDP ve beslendiği tarihsel belleğin, bütün bunlara dair söyleyecek sözü, yapacak eylemi ve gelecek projeksiyonu var. Dolayısıyla Kuzey'deki çoğulculuğun temsil bulacağı DTK'nin yanısıra küçük ölçekli halinin BDP'de ifadesini bulması, yadırganmamalı, aksine istenmeli, teşvik edilmeli. Bu yapıların omurgasında bulunanların da gözardı edemeyeceği sosyolojik realite ve sosyal olguların psikolojik yansımaları var. KADEP ve HAKPAR'ın nüfuz kapiseteleri ve hayali bir yanılsama üzerinden zuhur eden siyasal vizyonlarının, sayısal ifadesinden ziyade psikolojik katkısını dikkate almak zorundayız...
Alevi kitlesinin, CHP ve hatta MHP gibi Kemalist ve Türkçü bir kulvara savrulmasına bariyer olmak demokratik Kürt muhalefetinin görevidir. Dersim gibi bir merkezden imkansız bir koalisyonla peydahlanan 'hayır' oylarını akılda tutmalı...
Kadim komşularımız Asuri/Suryani/Keldani ve Ermenilerin tutunacağı, omuz vereceği anlayış, katillerin her renkten mirasçıları değil, Kürt muhalefetinin hükümranlık ve kompleksten azade kardeşlik havuzu olmalı...
Kültürel ve geleneksel mirasımızın asli koruyucusu ve inatçı taşıyıcısı Êzîdî Kürtlerinin her yerde Laleş huzuruyla yaşaması için gayret eden Kürt muhalefetinin, toplumsal baskının en katı şartlarında dahi temsilde adalete riayet ettiği unutulmamalı...
Şimdi güncelliği itibariyle en netameli konuyla ilgili kayıt düşelim; başörtülü aday... 
Kesin ve kalın bir hatla ayırımı yapalım. İktidarın müsaade buyurduğu bir alana hacimlerini yerleştirip ve onun açabildiği büyüklükte bir pencereden muhalif sloganlar attıklarını düşünen seçkin kalabalıklardan bahsetmiyoruz. Devlet veya her nevi iktidarın bütün çirkefliğini zihinsel örtüleriyle kapatıp, cepteki haram para, ağızdaki haram lokma, evdeki harem kardeşliği, kardeşlikteki zehirli dildense başının şekline bakıp boyun bükmemizi bekleyenlerden de bahsetmiyoruz...
Açık ve net; hiçbir zulme biat etmeyen, iktidar ve zalim bir hegemonyanın payandası olmayan, erkek egemen vizyonun küçük bir detayı olmayı kabul etmeyenlerden bahsediyoruz...
Onlar kadındır, dindardır ve dindarlıklarının onları mazlumun yanında tutan buyruğu gibi berrak zihinlerine güvenerek kıyafetlerini tercih edenlerdir... BDP'ye, siyasal perspektifini paylaşan ve destekleyen bir başörtülü aday başvurursa çekinmeden kabul edeceğine inanıyorum. İktidarın menzilinde olmayan, yapay muhalefetin sahasında şenlik yapmayan başörtülülerin yeri BDP olmalıdır. AKP'nin sunduğu konforu beğenenler, başlarındaki örtünün markasını düşünsünler, erkek partnerlerinin kamusal alanda fink atmasını beklesinler... Başörtülü aday BDP'ye, BDP de başörtülü adaya yakışır...

22 Mart 2011 Salı

Egemenin incinen gururu!..

Onları hiç sevmediler...
Varlıklarını, sadece adı olan demokrasilerinin imajı, engelli Meclis'in gayri meşruluğunu örtmek için kabullendiler; önüne geçemedikleri fiili bir durumun iyimser yorumuyla içlerine sindirdiler. Yüzde 10 seçim barajı gibi aleni hırsızlıkla yetinmeyip bağımsız adaylığı bile onlarca hileyle boğmak istediler. Buna rağmen oluşan grubu dağıtmayı ellerinde hazır bir tehdit olarak tuttular. Şahin-güvercin egzersiziyle epey uğraştıktan sonra Emine Ayna'yı bir nefret objesi yapmak istediler. Bunda pek başarılı olamayınca ilk restleşmede partiyi kapatıp, iki eşbaşkanını Meclis dışına attılar. Fiziki saldırı ve linçlere maruz bıraktılar. Kışkırttıkları ırkçı güruhların yanısıra devletçe yöneldiler. Ayla Akat Ata'yı Batman'da gaz bombalarının hedefi yaptılar, Sevahir Bayındır'ın Şırnak'ta ayağını kırdılar. Devasa bir siyasal terör, psikolojik harekat ve fiili itibarsızlaştırmadan meddet umdular. Türk Başbakan'ın sadece kin, nefret, tehdit, şantaj ve ırkçı nöbetleri teşrif edince, konuşma metinlerine alabildiler. O da 'malum parti', 'terör örgütünün hamileri', 'terörden nemalananlar', 'şer odağı', 'kirli tezgahçılar' ve nihayetinde 'haddi bildirilmesi gereken densizler' olarak...
19 kişi için Meclis'te 500'ü aşan fezleke olur mu? 19 kişi için 3 bin yıla yakın hapis cezası pusuda bekler mi? Bu fezlekelerden, suçlamalardan bir tanesi bile yolsuzluk, hırsızlık, ihale fesatçılığı, kalpazanlık, naylon faturacılık, kara para falan değil. Tamamı, katıldıkları etkinliklerde yaptıkları Türkçe ve Kürtçe konuşmalar...
Bengi Yıldız'ın fotoğraflarını ilk gördüğümde sosyal medyada şunu paylaştım: Parlamenter konformizme tükürmenin resmidir. Meclis'te gözlerinin içine bakarak ırkçı rejimlerini mahkum eder. Yürüyüş kortejinin en önündedir. Ulusal birlik için Hewlêr'dedir. Dünya duysun diye Brüksel'dedir. Yasta ve düğündedir. Katıksız Kürt'tür. Direnir, kavga eder. Çok da mühim değil titri. Gocunmaz araçların değişiminden; Kelam, kalem, kevir vesiare...
Böyledir çünkü onlar, yerleşik parlamenter anlayışı ilk günlerinden itibaren yıktılar. Leyla Zana, renkleriyle Meclis kürsüsünden o Kürtçe cümleyi kurması gerektiğine inandığında kurdu. Bedelini önemsemedi. Orhan Doğan, bir Kemalist zebaninin koca ellerinin kafasını bir polis aracına bastıracağını göze almıştı. Ahmet Türk, bütün oyunların uysal figüranı olmayacağını tane tane anlatınca Ankara'dan kovmak isteyeceklerini biliyordu. Onların "yırtmak" gibi bir dertleri, istikrarlı bir kariyer planlamaları veya sefa rüyaları olmadı...
Direnen mazlum halkının sözcüsü olduğunda onu yalnız bırakma lüksün yoktur. Gülersin, ağlarsın, öfkelenir, hüzünlenir, halay çeker, devletin gücüne karşı durursun. İnsani hasletlerini yitirmeyen her beşer gibisin, sahte bir söyleme, süslü bir maskeye ihtiyaç duymazsın. İstemezsin ama sana söylenen sözü iade edersin, yanında gaz bombasına maruz kalan yaşlıları ve çocukları gördüğünde, sıradan bir yurttaşsın. Ceremesini göze almışsın; taş da tokat da atarsın...
Nedir ceremesi? Mesela Sebahat Tuncel'in tokat attığı iddia edilen iki yıldızlı polis amiri gider suç duyurusunda bulunur. Mesela Bengi Yıldız'ın taşının isabet ettiği devlet görevlisi veya devlet yanlısı varsa şikayetçi olur. Peki böyle mi oldu? Elbette hayır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı durumdan vazife çıkardı. Başbakan Erdoğan, dün nöbet günlerinden birini yaşadı ve yargı bağımsızlığını bir kenara atarak, "Dokunulmazlık zırhının altına sığınıp polise tokat atmak en basit tabiriyle densizliktir. Sürecin başlatılmasını istiyorum. Sonuna kadar takipçisi olacağım. Gereken yapılacak, hesabı sorulacak" dedi. İçişleri Bakanı(beklemede) Atalay ise büyük bir kızgınlıkla, benzer ifadelere bir de "yazıklar olsun"u ekledi. MHP Genel Başkanı, küfürlü nutuklarından birini yazılı olarak dağıttı. Meclis Başkanı bile ses verdi...
Bütün bu mühim şahsiyetler, devlet güçleriyle bu vekillerin niçin, nasıl ve nerede karşı karşıya geldiklerini söylemekten imtina ettiler. Sevahir Bayındır'ın devlet güçlerince ayağı kırıldığında seslerinin çıkmadığını unuttular. Newroz Bayramı'na 7 Kürt gencini katlederek kan sıçrattıklarını ama buna rağmen Kürtlerin yaslarını bastırdıklarının anlaşılmasını istemediler. Demokratik Çözüm Çadırları ve o çadırlara yapılan yürüyüşü şiddetle engellemeye çalışarak güç gösterisi yapmanın Türkiye toplumuna izahını yapmadılar... 
Bir devlet memurunun bir Kürt kadını tarafından tokatlanmış olması yerine 10 Kürt'ün haksız yere öldürülmesini tercih ederlerdi. MHP Genel Başkanı ile AKP Lideri Başbakanı buluşturan öfke noktası, egemen ulus ırkçılığının incinen gururudur. İncinsin...

21 Mart 2011 Pazartesi

Devlete Newroz sorusu!..

Bir haftada 130 merkezin en büyük alanlarında, milyonları mobilize ederek ortak siyasal hedefler etrafında kenetlemek kolay değil. 2 bine yakın aktif kadrosu rehin alınan, bitimsiz terör furyasının hedefinde olan bir siyasi hareketin, bu organizasyon kabiliyeti, motivasyon gücü küçümsenemez. Kürtlerin iki haber ajansı, üç televizyon ve iki günlük gazetesinin bu 10 günlük performansı ise, başlı başına bir iletişim bilimleri konusudur. Zaten Türk devleti de küçümsemediği için medyası üzerinden pompaladığı manipülatif püskürmelerini yutmak zorunda kaldı. Buna rağmen milyonların ortaklaştığı mesajları doğru anlamak isteyip istemediğinin bir seçimlik ömrü var... 
Kürtlerin, 19 yıl önce onlarca insanını yitirdikleri bir meydandan Cudi‘ye doğru korkusuzca seslenmeleri; ilk kez ateş yaktıkları bir kasabada tereddüt barikatını aşmaları; yarım saatlik bir zaman dilimine halay, gözyaşı, taş ve itirazı sığdırmaktan gocunmamaları, direniş inadı kadar teslim olmamanın onurudur. Ermenistan sınırından sınırsız nazire yapmaları; İran sınırından idam kardeşliğinin ipine tükürmeleri; Suriye sınırından rehin akışına makas bilemeleri; Irak sınırından ulusal hatırlatmaları, ortak refleksin geleceğe sebatla uzanma yekûnudur...
Bir kez daha, teker teker, madde madde sıralandı gaspedilen haklar. Bilinmezlik, karışıklık, anlaşılmaz bir retorik yok. Çerçeve kadar içeriğinin temel hatları da net. Flu olan detaylar için de beşeri metodlarla hazır. Newroz alanlarının sahiplenerek, sabitleştirdiği şudur:
* Kürtlerin gaspedilen haklarının iadesinin ardından, bunları güvenceye alan yeni bir anayasa. 
* Bu hakların toplamının vücut bulacağı özyönetim, yani Demokratik Özerk Kürdistan. 
* Demokratik Özerk Kürdistan'ı sindirebilen bir Demokratik Cumhuriyet.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, bu realiteye işaret ederek, hem zora dayalı bir egemenlik dayatan bölge devletlerine hem de uluslararası müttefiklerine şu soruyu sordu: "Siz Kürtlerden ne istiyorsunuz?"
Eğer bu sorunun cevabı, mevcudun devamıysa, tekin olmayan kanlı bir koridor bizi bekliyor.
Eğer bu sorunun cevabı, mevcudun ahenksiz yamalarla sürdürülebilir kıvama taşınmasıysa, sadece koridordaki zaman değişir.
Eğer bu sorunun cevabı, tek devlete rızayı yeterli pulup, 206 yıllık sopayı bir kenara bırakarak haklarını iade edeceği Kürtlerden itibar beklemekse, geleceğimiz ortaktır...
Yeni devlet aklının, hoyratlığı ve kıymeti kendinden menkul uzman saçmalıklarını bırakarak, eski devletin ucuz yöntemlerine tenezzül etmekten vazgeçip çıplak gözlerle sahaya bakmasında yarar var. Üstelik Öcalan ile artık pratik öneriler üzerine konuşurken, yeni Kürt kuşağının ruh dünyasını sürekli akılda tutmalı. Temel çerçeveyi kerhen kabul eden dinamik bir kuşak, bütün miras, zaaf ve öfkeleriyle sonuca bakıyor...

2 Mart 2011 Çarşamba

Gever'in öz savunması!..


Hakkari ve etrafı, egemen devletler için hep kabuk tutmayan bir yaradır; ne neşter atabildiler ne de ciddi bir tedaviyi göze aldılar. Birincisini çok denediler ama başaramadılar, ikincisi ise kendi egemenliklerinden feragat gerektiriyordu... 
"Hakkari'ye neşter hazırlığı"nı 6 Ekim'de irdelemiştik. Çünkü Başbakan Erdoğan'ın referandum sonrası "Farklı bir çalışma halindeyiz. Şırnak ve Hakkâri ile ilgili özel bir çalışmamız da var..." demesiyle birlikte 'yeni devlet'in, eskisinin iflah olması virüslerinden meddet umduğu aşikardı. Eski devlet ile yeni ortakları, Hakkari merkezli 'diz çökmeyen Kürt'e saldırının hazırlığına referandum sonrası hız vermişti. Zaten o farklı çalışmanın ilk tezahürü, 9 kişinin katledilmesi ve devletin çekincesiz ağız birliği olmuştu. Peyanis; failleri, devletin yalan beyanlarıyla kapatılan aleni bir devlet fiili olarak, Kürtlerin trajik tarihinde yerini aldı...
Başbakan'ın direktifinin ardından 'özel tedbirler’den sorumlu İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Hakkari ve Şırnak seferine çıkmıştı. Güvenlik birimleri, kendi parti teşkilatları ve devlet yanlıları ile toplantılar yapmış ve devletin gücünü göstereceğini duyurmuştu. Böylece bir yandan açık devlet terörü, teşhiri teşvik edilircesine uygulandı, diğer yandan kontra atraksiyonlar yapıldı. AKP'nin gölgesindeki yeni işbirlikçilik, Türk-İslam örgütlenmesi ve kolektif medya gücü seferber edildi... 
Olmadı, olmuyordu... 
Son olarak MezİTleri saldılar. Devletin argümanlarına kıyıp düzgün 'müstakil güç' bildirisi bile yazamayan MezİTler de korkutmayı başaramadı. Bir adet MezİT, bombalı saldırı halindeyken esnaf tarafından farkedildi. Kendisini yakalamak isteyen kuyumcu, tabancasını bile elinden aldı, dayakla yetinince parmağı İT gibi ısırıldı. Esnafın elinden kaçmayı başaran 'şey', polis lojmanlarının arasından kayboldu. Haftalardır devletten ses yok. Kimdi, neydi ve nerede?..
Bu gelişmeler üzerine BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, kente gidip, oradan Türk devlet erkanına seslenecekti. Demirtaş'ın ziyareti öncesi yine bir kontra operasyonu yapıldı. Bir sivil polis (özel savaş unsuru) bir kaç elemanın da gözetiminde Emniyet'e sadece 400 metre mesafedeki Zagros İş Merkezi'nin önünde 'provokasyon bırakmak' istiyor. Esnaf farkediyor. Yakalanıp dövülünce, gözetleme görevlilerden biri de halka ateş açıyor. Buna rağmen suçüstü yapılarak 'faili meçhul' bir saldırı önlenmiş oldu. Bunun üzerine kent, yine devlet terörünün gadrine uğradı. Üstte helikopterler, yerde zırhlı araçlar; kentin giriş-çıkışları kapatıldı. 
Gever'deki halk örgütlülüğü ve duyarlılığına çarpan devlet, kısa sürede Kaymakam ve ardından Vali aracalığıyla 'eylem'ini üstlendi. Mülki amirlere göre; aslında Gever gibi bir kentte biri aleni ve önde; bir kaçı da gizli koruma halinde, 'suçlu'yu gözaltına alacaktı. Halbuki Gever tarihi, asla böyle bir 'suçlu' yakalama manevrasına tanık olmamış. Yine mülki amirlere göre; görev başındaki devlet memuru engellenerek linç edilmek istenmiş... 
Halkın tanıklığını Şemdinli'de de reddeden ve mahkemede dikkate almamayı yadsımamızı isteyen bir devletin medyası da şanına yakışanı yapar. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devletin vizöründen bakmayı marifet sayan Türk medyası, uzun süre Gever'de olanları görmedi. Ne zaman devlet konuştu, onlar da megafon oldu. Yakışır...
Hakkari ve etrafı, ne badireler atlattı... Teslimiyetin onursuz ipine hiç sarılmadı. Türk devlet egemenliği, asla askeri işgali ve paralelindeki kısmi ağı aşamadı; siyasal ve kültürel nüfuzu başaramadı. Hakkari ve etrafı, 3 egemenin, parçaladıkları ülkenin buluşmak zorunda kaldıkları kanlı düğümüdür. Bu alanlara yönelik bütün kirli savaş yöntemlerinin denenmesinin asıl sebebi; fiilen yaşanan ruhsal kopuş ve direniş ısrarıdır. Onlar için kahrolası bir kavşaktır; fethedilemez insandır/doğadır. 
206 yıllık Hakkari tarihi şahittir ki bu kirli yolun ve zorbalığın faydası yok. AKP Hükümeti ve dostları bir daha takkelerini önlerine alıp düşünsün; çünkü Gever, daha örgütlü ve öz savunmanın ne olduğunu bildiği gibi neye yaradığını da öğrendi...

28 Şubat 2011 Pazartesi

Erbakan'ın mirası!..

Prof. Necmettin Erbakan, sistem içinde, sistemin aygıtlarıyla; 'din' eksenli ama 'milli' sahiplenmeyi ihmal etmeyen bir rota izledi.
Bunun için teşkilatçılıkta çok iyi, söylemde çok cömert, 'milli devlet' ile barışık, askeri bürokrasiyi iknayı seçen yerli bir hatipti...
Boynunda kravat ama başında namaz takkesi olabilen; akademide 'prof' titri ile tarikatta en iyi 'şakirt'e siyaset libasını yakıştırandı... 
Cumhuriyet öncesi belleği tekrar yükleyen bir cumhuriyet yetiştirmesi, CHP dışında gelişen paralel topluma CHP'nin türevi olmayan partiler sundu...
Siyonizme abartılı, emperyalizme tek yanlı yükleniyordu. Kürtler için hayıflanıyor ama 'dış parmak' ile 'milli zaviye'yi aşamıyordu; bir de büyük kötülüğü oldu. 
Kürtler içinde de örgütlenen tek Türk siyasetiydi. En eski parti CHP ve en popüler parti ANAP dahil hiçbiri gerçek anlamda Kürtlerin içinde örgütlenemedi. Oy endeksli bir teşkilatın çalışmasını esas aldılar. Milli Nizam Partisi ile başlayan gelenek ise, toplumsal hücrelere nüfuz etmeye çalıştı. Oy vermenin yetmeyeceği, buna göre davranış kalıpları ve refleksleri geliştirmenin; 'kardeşlik', 'vatan', 'gelecek' gibi kavramların özgün yorumuna göre siyasal kimlik oluşturmanın gerekliliği sunuldu. Bu uğraşın açtığı alan, bugün de AKP tarafından büyütülüyor. Türk devletinin bütün aygıtlarının hoş karşılanmadığı, 'yabancı' görüldüğü bir coğrafyada, o devletin başka bir uzvunun son bağ olma dayatması... Kürtleri, devletin mevcut nitelliklerini koruma lehine devlete bağlayan ama bunu müthiş bir siyasal illüzyonla devletin hilafına gösteren büyük yetenek... İşte bugün AKP'nin giderek sağlamlaştırmaya, kopmaz hale getirmeye uğraştığı bu bağı ilk ören Erbakan'dı. Devletin güvenlik kurumlarının örgütlenmesinin dışında, haklılığına inananların içinde yer aldığı bir örgütlenme...
Buna rağmen Erbakan, savaşı sevmedi; Özal'ın barış çizgisine inandı, denedi ama başaramadı. Hırslıydı, azimli bir iyimserdi ama nihayetinde ideali olan bir siyasal aktördü. 
Kürtlerin üzerinden koca bir adım atarak Filistin'e uzanmayı marifet gösterendi. Onun siyasal dünyasının bugün bile uğraştığımız çarpık izdüşümünden sorumludur ama ona ihanet eden yetiştirmelerinden bin kat daha mertti. Erbakan, zalim değildi... Rahmet Allah'ındır...

25 Şubat 2011 Cuma

Strateji büyük, siz küçüksünüz!..

Bütün kötü deneyim ve sonuçsuz gayretlere rağmen 31 Ekim’de sona eren eylemsizliği, 2011 genel seçimlerine kadar uzatan KCK, bu geniş zaman aralığının asgari adımlarla beslenmesi gerektiğini eklemişti: Operasyonların durdurulması, Kürt siyasetçilerin ve çocukların serbest bırakılması, Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu kurulması, yeni anayasa hazırlığı ve barajın düşürülmesi gibi... Devlet/Hükümet, kamuoyunun da itirazı olmadığı halde bu zaman aralığını beslemekten ziyade zehirlemeyi tercih etti. 
Türk devletinin büyük stratejisinin gereği olarak dağları bloke etmenin rahatlığıyla tavizsiz şiddetin toplumsal alana taşınması, kitlesel itirazın daraltılması, siyasal faaliyetin tolere edilebilir düzeyde tutulması ve sistemin sinir uçlarının hassas kalkanlarla korunmasının meşruluğu savunuldu/savunuluyor. İmparatorluk mirasının aktüel versiyonunun cevaz verdiği şekilde Kürt tarafı ile üstten kurulan iletişimin alta doğru kontrollü akışını sağlayıp perde önünde ret; soft ikna aygıtlarıya her alana nüfuz etmeye çalışıp paravan birimler kullanarak katliamla tehdit edebiliyor. Böylece bir yandan özel savaşın bütün teknikleri boca edilirken; kayıtdışı görüşme, seçim sonrası için yuvarlak vaat; herkes seçimde boyunun ölçüsünü alsın baskısıyla kasnak dönüyor...

Büyük strateji

Dünyadaki örneklerinde görüldüğü gibi Türk devletinin 90'ların sonundan itibaren temelini attığı ve zaman zaman revize edip güncellediği büyük stratejisinin önemli belirleyeni askeri zor olmasına rağmen hepsi bu değildir. Bunun böyle olmadığını zaten yıllardır hem Genelkurmay Başkanları hem de Başbakan'dan dinliyoruz: Mali, diplomatik, ekonomik, kültürel, psikolojik desteklerle sosyal ve siyasal yanılsamalar kombinasyonunun eşlik ettiği devlet şiddeti. Etik baskı gücü için Kürtlerin her tabakasından devşirmeyi sağlayarak "umudu tüketme" ve "gönüllülük ruhu"nu zedeleyip, somut güç biçimleri kadar mühim olan bu alanı çökertmek. Arther Ferill'in deyimiyle büyük stratejisi; "devleti savunmanın siyasi, diplomatik, ekonomik ve hatta dini araçlarını kapsıyor..."

KCK, devlet ve kimi Kürtler

Kürt tarafının kolektif aklı, halkının/halkların uzun erimli çıkarları için tarihsel deneyimleri gözardı etmeden bilgelik ve sağduyuya dayanan bir strateji izliyor. Clausewitzçi anlamda zor bir sanatı, Lord Kitchener'in "Hoşumuza gittiği gibi değil, yapmamız gerektiği gibi savaşmalıyız" gerçekliğiyle dengelemeye çalışıyor. 
Türk devleti, büyümek, bölgesel güç olmak ama yakıcı sorunlarını da varlığının temel direklerine halel getirmeden ayağının altına itmek istiyor. Kürt tarafına karşı bütün alanlarda tedavülde tuttuğu yıpratma ve yıkma staretejisinde elbette temel dayanaklarından birini ordu oluşturmaya devam ediyor. İşte kimi Kürtlerin anlamak istemediği aslında Almanların iki eksen teorisine benzer bir pratiğin iki ucu açık bir şekilde cereyan ediyor olmasıdır. Almanlar, 'askeri başarı matriksini kurduğu sürece askerlerin kendi alanlarında kalacağını' ileri sürdüler. Türk iktidarı, hem bunu hem de tersini yapma kabiliyetini geliştirdi. Modernizasyon ve profesyonel dopingle mobil savaş gücü geliştirilirken, yeni savaş konseptine uymayan unsurlarını da ekarte etti. Başarısız savaş tecrübesini ve askerin politik hadsizliğini bir kenara atıp, suni bir arınma gösterisiyle de 'güçlü milletin güçlü ordusu'nu Kürtlerin tepesinde tutmayı sürdürüyor. 
Biraz sonra somutlaştıracağım kimi Kürtlerin anlamak istemediği başka bir noktanın kısmi sorumluluğu da KCK ve bağlı yapılara ait. Tarihsel ittifak yorumu ve yeni ortaklık arayışı ters tepebiliyor. Türk tarafını ikna için kullanılan tarihsel ittifak etaplarının hepsinde 'iyi' ve 'kötü' Kürtlerin olduğu pek önemsenmedi. Türk iktidarı, meşrulaştırma aralığından sızarak baskın Kürt hareketini by-pass edip, bu rotada yeni bir işbirlikçiliği geliştiriyor. Şok geçişlerin, model sunumların veya bağlanan uzun ekonomik serum kablolarındansa kablosuz bağlantının olmasına şaşırmayacağız. Winston S. Churchill, "Bir müttefiki savaş alanına getiren manevra, büyük bir muharebeyi kazanan manevra kadar yararlıdır" derken; Engels, boşuna "İki taraf arasında mütereddit kişileri kendi tarafınıza toplayınız" diye uyarmıyor. Kürt hareketi, stratejinin; 'bağlantısız ve oportünist kararların kaotik bir çamuru' ve 'doğrusal bir süreç' olmadığının farkında, dolayısıyla kusurlarına rağmen uzun soluklu bir savaş örgütünün halk hareketine dönüşmüşlüğünün gereklerini yetersiz ve eksik de olsa yerine getiriyor. Ama meşruiyet aralığından kaçak tüyen yeni işbirlikçilik de yeni devlet aklının yeteneklerine uygun. 
Somutlaştıracağım, dediğim isimlerden bir bölümü Türk Başbakan'ın kırmızı çizgilerini defalarca deklare ettiği çemberin içinden çemkiriyor, bir bölümü zıplamaya hazır, bir bölümü tereddütlü... 

Çemberdeki prototip

Onun tartışacağımız, eleştireceğimiz fikri yok. Entelektüel birikimini de nefsine yenik düşüp ensest ilişkiyle kirleten bir muhteris... Sıfatlardan sıfat beğenemiyorum. Çapı, etkisine bakmadan neredeyse bütün İslam tandanslı yapıların içinde dört döndükten sonra Kürt mahallesine de girip çıkmış biri. Uzun süredir yarıştığı Ümit Fırat'ı pes ettirip önüne geçme şerefine nail. Artık sadece Kürt işbirlikçiliği değil, iktidar övücülüğü alanında Türklerin de takdirine mazhar. Ahmet Altan'ın bile cahş diyebildiği; Türk iktidar puştluğunun gayri meşru fırlaması olarak torunlarına miras kalacak muteber bir nam. Yüzü, aklı, vicdanı teflon. Türk güvenlik dehasının suikast yapılabilecek bir değer atfederek, komikleştirdiği figüran. "MİT Müsteşarı'na mektup" ve "Başbakan'ın haklı soruları" gibi iki şaheseri kaleme alabilmiş biri. 
Türk Başbakan'ın himaye listesinde yanına iliştirdiği diğer isim için daha önce yazdım, haksız değilmişim. Nihal Atsız'ın oğlu Yağmur Atsız'ın "Çorak Kürd İntelligentsiyası’nın nâdir vâhalarından" diye yüceltip, "yöneltilen kalleşçe tehdîdi" şeklindeki halkla ilişkiler çalışmasına katkı sunup "bütün kalbim ve beynimle lânetliyorum!" diye de sayesinde Kürtlere küfür ettiği Taraftar kapsülü.

Çembere zıplamaya hazır

O herşey ama tek şey. Örgüt lideri, dilbilimci, yazar, şair vesaire diye uzayıp gider. 74'ünden sonra 15 Şubat'ta TRT-6'te  "seçimden önce dönecektim, spekülasyon olur diye seçimden sonra"ya eşlik gülmsemesini gördüm. Türkiye değişmiş, demokrasi gelmiş, AKP iyiymiş, güzelmiş hoşmuş. İçişleri Bakanı bizzat aramış... Halbuki "Yenik değiliz / boşa gitmedi çektiğimiz acılar" diye başlamış, "savaş alanlarında çarpışanlar var" diye hatırlatmıştın, biz umutlanmıştık. "Torbamız tohum dolu / koşar adım giriyoruz kavgaya" diye müjdelemiştin. Kavgaya girmedin ama 'torban'la koşar adım iktidar tünelinden devleştirdiğin kirli dil niye?.. 
"Kırgın umutta / Keder tortusunda / Acıda, zehirde, pusuda / Yılma / Doğan günü bekle" demiştin, Kürt çocukları yılmadı, üstelik beklemekle de yetinmedi. Gülümsedi, ağlarken bile gülümsemeyi düşledi; çalıştı, belki şehrimizin iklimi bizlerle değişir diye Akdeniz'e dayandı... Kavga ve sevda bitmedi; umut ve hasret tükenmedi; dağlarının doruklarında, egemenin zindanlarında isyancılar çoğalmaya devam ediyor... 
"Bir öfke gibi hatırlarım / Keskin dişlerini efendilerin / Gülüşleri, kamçıları, darağaçlarını...Kavgamdan bir gül çıkar / Bilirim" diyordun ya, biliyoruz hiçbir zaman şiir tadında olmadın. Tarihin, tanık olduğun bütün zorlu dönemlerinde kaytardın; 14'lü yaşlardaki bir çocuğun heyecanını, 20'li yaşlardaki bir gencin isyankarlığını, 30'lu yaşlardaki örgütçünün zamansızlığını, yaşlı bir Kürt'ün feraset ve sabır ile donanmış yapıcılığını hiç yaşamadın.
Bir kaybedensin ve dönmenden yanayım. İtirazım, dönüş için öne sürdüğün argümanlara ve mevcut Türkiye'nin güzellemesinedir... Şu soruyu kendine sormaya takatin var mı: 30'lu yaşlardaki Batman Belediye Başkanı'nı 170 yıl hapisle tutuklu yargılayan devlet, niye davet ediyor?..

Kararsız potansiyel

Son örneğe gelmeden, ismini yüzümüze vuran Türk Başbakan'ın ikinci el sözcüsüne kısaca değineyim. İlk kez Mayıs 2002'de Kırmızı Işık adlı programı sunduğu zaman izlemiştim. Konuğu Sedat Peker'di. O soruyor gibi yapıyor, Sedat Peker soruyu eliyle koymuş gibi cevabını veriyordu. Peker, Turancılıktan Enver Paşa'ya, korkuyu yenmesinden tarihi kişiliklere merakına, ne kadar temiz bir yurttaş olduğundan çekirgelerin en iyi savaş besini oluşuna kadar anlatıyordu. Sedat Peker, sonunda onu takdir ederken, o da hayranlığını ifade ediyordu... Gelişti, büyüdü, serpildi; Başbakan Erdoğan'ın Sözcüsü ve 'harflerinin yazıcısı' oldu. Şimdi ikinci el bir sözcü ama son kullanma tarihi açık. Hem bir televizyon kanalının başında hem de Radikal gazetesinde köşe kapmış. Bu köşeden Kürtlerin payına düşen de iktidar menziline göre nasiplenmek. Ona göre "Demokratik açılıma destek veren Kürt aydın ve sanatçılarının baş belası oldu PKK" ve tehditle baskı altına alıyor, seslerini kısıyor. Ancak, artık Hakkari'ye gitmeye yüzü olmayan birinin "Şahin'dir eti yenilmez" dediği Kürt sanatçısını "PKK’nın tehdit ve baskılarına karşı en cesur çıkışı yine o yaptı" payesiyle Türklere pazarlıyor: "Türkçeyle ilgili sözlerine takılacaksanız, teröre başkaldıran sözlerine de takılın."
Sadece şu 15 Şubat sürecindeki gösterilerde bile 100'ü çocuk 500'e yakın gözaltı, 55'i çocuk 100'ün üzerinde tutuklama, kolları kırılan, kafaları yarılan çocuklar dahil 50 yaralının ne anlama geldiğini bilmiyorlar mı?..
Türk devletinin büyük stratejisinin sadece küçük bir parçasına monte edilen minik vida, somun, burç ve bazen sadece yağ olduklarını farketmelerini ve yüzlerini halka çevirmelerini bekleyeceğiz...
Lütfen büyük resmi ihmal etmeyin!..

8 Şubat 2011 Salı

Şam'a da bekleriz!..

Tunus'un ardından Mısır da sallanınca Wallerstein'in 2. Arap Devrimi(The Second Arab Revolt – birincisi, 1916'da Osmanlı İmparatorluğu'na karşı bağımsızlık mücadelesiydi) diye nitelendirdiği dalganın Şam'a da dayanabileceği beklentisi oluştu. Bu umudu besleyen ve dile getirenler bile çaresiz, örgütsüz, sindirilmiş, artık kök salmış korkunun kahrediciliği altında inleyen; zorunlu birlikteliğe mahkum edilmiş topluluklar bütününün önündeki yarım asırlık blokajın farkında. Arap halk isyanının Suriye'yi vurması "Arap devletleri" kategorisini aşar; dominonun üç koldan ilerlemesi anlamına gelir. Bunun farkında olan bizim gibi sıradan fanilerin bölgesel ittifakları gözardı etmesi saflık olurdu. Suriye, hem son Fars Şahı'nın, hem de yeni Türk Sultanı'nın koruması altında. 
Suriye'nin Kürt politikası ve bu güzergâhta ördüğü ilişkiler ağına bakıldığında bile ne kadar kıvrak ve zalim bir sistem olduğu açık. Nusayri azınlığın hüküm sürdüğü askeri diktatörlüğün bölgenin hem Şia hem de Sünni güçlerince himaye edilmesinin birinci ve en önemli gerekçesi elbetteki nüfusunun yüzde 10'unu oluşturanların Kürt olmasıdır. Bu realite, İran ve Türkiye'ye kendi üslupları ve uluslararası ittifak anlayışları çerçevesinde açık/gizli hamleler yaptırdı. Amerikan gazetesine reformculuğu çıtlatmak Türk aklıysa, dünya ajanslarına düşen ayaklanma çağrısı öncesi gözaltılar ve korku gösterisi Fars aklıydı. Baas'ın genç yüzünün de bunları birleşterecek kadar yeteneği ve mirası var. Aslında iki gün önce Türk Başbakan'ın, Aralık 2010'da imzalanan 11 anlaşmanın 2011 yılı sonuna kadar somut neticeler öngördüğü 6 hedeften ''Asi Nehri üzerinde Dostluk Barajı'nın temelinin atılması'' törenine katılması, hem de planlanan 'Öfke Günü'nün ertesi, aleni bir jestti. Kendisinin zamanlamayı hatırlatarak "Suriye ne kadar huzurlu olursa Türkiye de o kadar huzurlu olur" demesi boşuna değildi. "Yaşasın Türkiye-Suriye kardeşliği" diye coşan ve Haçlı Seferleri'ne atıfta bulunarak Mısır ve Tunus dışındaki Arap kardeşlerini mevcut rejimlere karşı teskin eden Erdoğan'ın "kardeşi Esad"a günübirlik ziyareti kaçınılmazdı. Dönüş uçağında ağırladığı kalemlerine “Sayın Esad’la bölgedeki gelişmelerle ilgili aynı kanaatleri paylaşıyoruz" derken, 'model' şişirmesinin epey etkisinde kaldığını da gizlemedi. 

Askeri diktatörlük 
nefes aldırmıyor

Tekrarlamakta zarar yok: Suriye bir askeri diktatörlüktür. 30 yıllık Hafız Esad iktidarının ardından iktidar blokunun teveccühüne mazhar olan oğul Beşşar Esad, diş doktorluğu gibi bir ulvi meslekten feragat ederek, 1994 yılından 2000’e kadar yüzbaşılıktan orgeneraliğe ilerleyip başkomutan oldu ve Devlet Başkanı sıfatıyla zirveye oturdu. Baas'ın genç ve reformcu yüzü olarak lanse edilen 'İngiliz terbiyesi'nden geçmiş Orgeneral Esad, babasının mesai arkadaşlarını ikna edebilirse yanılsamasıyla beklentiyi iyi yönetti. Katı devletçi ekonomi, ihracatının yüzde 60'tan ve gelirinin yüzde 15'ten fazlasını petrolden karşılayan ve kontrollü bir 'hür teşebbüs' ile göz kırpan Esad yönetimi ve 'Baas koruyucuları'nın aslında ekonominin yüzde 70'ten fazlasına nüfuz ettikleri, hiçbir yolsuzluk, rüşvet ve haksız kazançtan imtina etmedikleri sır değil. Siyasetten medyaya, ekonomiden sivil topluma kadar tamamen devlet bileşenlerinin hüküm sürdüğü ülke, Orgeneral Esad ve hempalarının insafını bekleyecek duruma getirilmiş. Yaklaşık 22 milyonluk nüfusunun yüzde 20'sini etkileyen yoksulluk ve yüzde 30'lara varan işsizlik oranıyla bağlantılı ekonomik sorunlar hazır kıta çözüm bekliyor. 2011-2015 yılları arasındaki süreçte kalkınmaya 14 milyar dolar yatıracağını vaad ediyor ve son iki ayda yoksul 420 bin aile için 250 milyon dolarlık bir fonla 'önleyici tedbirler' alıyor. Sadece başkent Şam'da son aylarda iki milyon kişi sübvanse edildi, bunların yüzde 72'si kamu görevlileri ve emeklilerden oluşuyor. 
Baas kendi bünyesindeki ve dışındaki en küçük bir muhalif sese bile tahammülsüzdür. Muhaberat'ın sarmaladığı toplumun en küçük birimlerine kadar nüfuz ettiği ve bunun nimetini rejime sunduğu sabittir. Son haftalarda çıkabilen tek ses Facebook üzerinden "2011 Syrian revolution" adıyla örgütlenen ve çoğunluğunu zaten Suriye dışında yaşayanların oluşturduğu bir ağ oldu. Bir de aralarında Ömer Amiralay ve Michel Kilo gibi isimlerin de yer aldığı 39 aydının imzaladığı açıklama var. 

Kürt nüfusun durumu

1960’lı yıllarda kamulaştırılan toprakların çoğu Kürtlerindi. 1962 yılındaki nüfus sayımıyla diğer parçalardan göçeden Kürlerin tespit edilmesi amaçlandı ve vatandaşlık için 1935 yılından beri Suriye’de yaşadıklarını ispatlama mecburiyeti getirildi. Gizli hesap da zengin kuzeydoğu bölgesinin Araplaştırılmasıydı. Böylece 120.000 Kürt’ün vatandaşlığı iptal edildi; içlerinde general olanlar bile vardı. Kurnaz ve ustaca Ortadoğu'nun her tarafına mutlaka bir bağlantı kurma başarısı gösteren Hafız Esad döneminde, bir yandan diğer parçalardaki Kürt organizasyonlara sureti haktan görünürken 'Arap kemeri' planıyla da resmi Irak ve Türkiye sınırına Arapları yığdı. Kürtlerin arasında bir tampon oluşturmayı amaçlayan bu plan, araya giren İsrail savaşı ve Müslüman Kardeşler ayaklanması dönemleri hariç işlemeye devam ediyor. Yüzlerce Kürt köyü boşaltıldı, onbinlerce Kürt iç kesimlere göçerttildi.

'Olmayan' Kürtler

Halen 200 binden fazla Kürt, 'yabancı' statüsündedir. Gayrimenkul edinme, seçme/seçilme, pasaport verilmediği için ülkeden ayrılma veya ayrılmışken dönme hakları yok. Hekim ya da mühendislik yapamaz, devlet kurumlarında çalışamazlar. Evlilikleri gayriresmidir.
100 binden fazla Kürt de 'kayıtsız' statüsündedir. Yani 'yabancı'larla evliliklerden doğanlar ve sayıma katılmayanların oluşturduğu kesim. Nüfus kayıtları, dolayısıyla nüfus cüzdanları bile yok. Eğitim, sağlık gibi temel haklardan yararlanamıyor.
Qamişlo katliamının ardından uluslararası konjonktürün de etkisiyle Kürt bölgesini ziyaret eden Baas iktidarının ilk Devlet Başkanı olan Beşşar Esad bu ziyaretinde Kürtlerin varlığını kabul ettiğini 'yabancı' ve 'kayıtsız' Kürtlerin vatandaşlığa alınacağını taahhüt etti. Bu, taahhüt olarak kaldı, Kürt toplumu bütün unsurlarıyla cendereye alındı. Çünkü Qamişlo katliamı da tıpkı 1960'da Amude'de bir sinema salonunun içindeki 300 Kürt ile birlikle ve 1980'lerde Haseke'de çoğunlukla Kürt siyasi tutsakların bulunduğu bir cezaevinin yakılması gibi tezgâhlanmış 'önleyici tedbir'di.

Onlar hep fedakar

Suriye Kürtleri arasında özgün ciddi bir örgütlü güç oluşamadı. Kuzey ve Güneyli örgütlerin seksiyonları şeklindeki oluşumlar da orayı hep cephe gerisi olarak gördü. Suriye, Ortadoğu'daki konumlanışı, komşularıyla ilişkiler ve rejimin selameti açısından PKK'nin Suriye ve Lübnan'daki varlığını zımnen kabul ederek, hükümranlığındaki Kürtlerin taleplerini ötelemiş oldu. Kısmi yumuşama yaşandı; rejim, Kürt toplumunun boynundaki mengeneyi daha fazla sıkmadı ama “tolerans”ı aşmadı, tek bir yasal hak tanımadı. Hama'daki katliam gibi üç büyük darbeyle bastırılan Müslüman Kardeşler'in muhalefetine karşı Sünni olan Kürtlerin nötrleştirilmesi bile büyük başarıydı. Kürtler de PDK ve YNK'nin ardından artık bütün enerjilerini PKK'ye kanalize etmiş oldular. Bugün herhangi bir Türk veya İran cezaevinde Güneybatılı Kürtleri görebilirsiniz, Dersim'den Urmiye'ye kadar gerilla saflarında onlar var. PKK-Suriye ilişkileri, Öcalan'ın Suriye'den çıkması ve uluslararası komplonun ardından farklı bir veçheye büründü. Bugün Güneybatı'daki en etkili güç ve Suriye'deki en örgütlü muhalefeti PKK'nin siyasal çizgisindeki Partiya Yekitiya Demokrat (PYD) yürütüyor.

Türkiye-İran-Suriye

ABD'nin müdahalesi ardından Türkiye-Suriye ilişkileri, geçmişin çelişkilerini bir kenara iterek anti-Kürt ittifakını temel payda aldı. Adana Protokolü ile start alan süreç, 2003 yılında yapılan karşılıklı üst düzey ziyaretlerle önemli ivme kazandı. Irak’a komşu olan Türkiye, Suriye, Ürdün, İran ve Suudi Arabistan ile Mısır dışişleri bakanlarının önce İstanbul’da ardından Suriye’nin başkenti Şam’da yaptıkları toplantılar ikili temaslara da zemin hazırladı. Ocak 2003’te Suriye Dışişleri Bakanı Faruk Şara, uzun yıllardan sonra ilk üst düzey ziyaret için Türkiye’ye geldi. Şara, Irak konusundaki görüşmelerin yanı sıra, Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın mesajını Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e ileterek, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi konusundaki temennilerini aktardı. Nisan ayı içinde Suriye, Türkiye ve İran’ın üçlü bir anlaşma imzalayarak özellikle "Kürt devletinin engellenmesi konusunda ortak hareket ettikleri" açıklandı. Bunu Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın 2004 yılında Türkiye’ye yaptığı resmi ziyaret takip etti. İlişkiler, bu minvalde devam ederek 2009 Aralık ayında Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi'nin ilk toplantısında 51 anlaşma, protokol ve mutabakat zaptının imzalanmasıyla zirve yaptı. 
Bu, üç devlet arasında Kürtlere yaşam hakkı tanımamayı hedefleyen ittifakın su üzerindeki yüzü. Trafik daha çok perde gerisinde tam hız devam ediyor. Güney Kürdistan için tetikte olmak ve diğer parçalardaki Kürtlerin haklarını gaspetmeyi sürdürmek için birbirlerini himaye eden, destek veren, uluslararası arenada işbirlikleri ve pazarlık yolu açan üç devletin, Arap dalgasını Nusayri ve Şia burçlarına ılık bir rüzgarla atlatma gayretleri anlaşılır. 20 milyonun üzerine basarak 'model' cakası satan Sultan'ın çarpıtma, manipülasyon ve pazarlama dehasının farkındayız. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in son Fars Şahı ile son Baas Orgenerali'nden daha az zalim olmadığını; Filistin meselesinin kirli bir manivelaya dönüştüğünü görebiliyoruz.
Pale D. Heban'ın "İtiraz, ret ve isyanım; Kahire'de Tahrir Medyanı'nda, Amed'de Özel Mahkeme'de, Urmiye'de idam umursamazlığında, Mutki'de utanca aynayım..." dediği kadar bütünlüklü ve bir o kadar parçalanmış olsak da atalarımızın “Hayatta her şey inceldiği yerden kopar ama zulüm en kalın yerinden” sözünü yabana atmayız... Engels'in "ayaklanma sanatı"nı izah eden Lenin'in öncü, halk ve koşullar üçlemesinin, zamanın insafına terk edilmemesinin zorunluluğu üzerindeki ısrarını unutmamak lazım. PYD dahil bütün Kürt siyasetinin 'belirsiz beklenti'nin kahrediciliğini dikkate alması ve ulusal birliği de zorlaması gerekmiyor mu?..