28 Aralık 2009 Pazartesi

Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok*


Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok*

Kürtlerin çoğunluğu için derin-sığ devlet yoktur tam ve gerçek anlamda devlet vardır. Bu devlet, Türkiye Cumhuriyeti (Türk) Devleti'dir. Bir asıra yakın mücadelenin tarafı bu devlettir. Yüzbinlerce insanın ölümü, red, inkar, asimilasyon ve yurtsuzlaştırmanın müsebibi bu devlettir. Bu tespit, devletin kendi içindeki çelişkilerini, çatışmalarını gözardı etmez. Bugün devlete 'resmen' ve küçümsenmeyecek oranda 'fiilen' hükmeden AK Parti'dir. Yasama, Yürütme, ekonomi, kısmen medya, kısmen güvenlik birimleri ve kısmen de yargı tamamen onun kontrolü altındadır. Devletin kendi içinde adalet ve demokrasi lehine dönüşümü, hukuk sınırları içine çekilmesi, evrensel normları benimsemesi Kürtleri ancak mutlu eder. Ama belirleyici olan Kürt meselesine yaklaşımdır. Yoksa siz Özel Harp Dairesi'nin bir operasyonuna taş koyduğunuzu düşünürken, kurumların temizlenmesini afişe ederken Kürt siyasetçilerini tutuklarsanız, Kürtler iki kere daha düşünür. Yeni devletin aklı, Kürt meselesini çözmek yerine, meseleyi kontrol edilebilir düzeyde tutmak, meselenin siyasi aktörlerini bertaraf etmek istiyor. Bir önceki devlet aklını 'kaba' buluyor, sadece şiddet kullanmakla yetersiz kaldığını düşünüyor. Yoksa devlet zorunu reddetmiyor, gaspedilmiş hakların iadesini zorunlu görmüyor. Bütün bu tıkanma ve kıvranmanın kaynağı da budur. Kürt sorununu çözüyor gibi yapıp, 'terör' diye nitelendirdiği Kürt siyasi örgütlenmesini minimal düzeye çekmek. Bunu da devlet zoruna; ekonomik, siyasal, kültürel ve diplomatik lojistik sağlamakla yapmak istiyorlar. 

Yeni devletin aklı

Yeni devlet aklı konusunda devletin tüm etkin aygıtları hemfikirdir. Çünkü çerçeve Anayasa'nın ilk üç maddesinin Kürtlere kabulü, siyasi temsilden yoksun 'Türk milleti' Kürtlerinin itiraz etme yetilerinin yitirilmesi. Özetlenen bu çerçeveyi Kürt siyaseti görüp, tepki gösterince yine eski devletten aşırma psikolojik harp atraksiyonları devreye giriyor. Yeni devlet aklınının akıllıları, toplum mühendisliğine girişip, operasyonel adımları sıralıyorlar.  Şimdi, bu 'muhteremler'den bazılarından alıntılarla somutlaştıralım.

James Bond önerisi

Bu akılverenlerden en önemlileri, meşhur Ümit Özdağ'ın ASAM'ından doğma USAK (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi). Prof. İhsan Bal ve Doç. Sedat Laçiner, önde gelenleri; bir kısım sağcı, liberal da içinde yer alıyor. Yani Mehmet Metiner'inden Önder Aytaç'a kadar azımsanmayacak bir kütle. Kamu Güvenliği Müsteşarlığı'ndan nemalanan zevattan Sedat Laçiner, son olarak Show TV ekranlarında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in karşısına çıkarılınca açık sözlülüğüyle utangaç AKP'lileri de mahçup etti! Halbuki Sedat Laçiner'i, kalibresini, bagajındakileri; niye İçişleri Bakanı gibi konuştuğunu biliyoruz. Laçiner, Ermeni Soykırımı'na karşı açtığı savaş ve devlet tezlerinin akademik sosla savunmasıyla gündeme gelmişti. Sonra, yurtdışı tahsili, İrlanda'yı anlama çabası sayesinde karşımıza 'terör uzmanı' olarak da çıktı. 5 yıldır bütün enerjisini 'PKK ve Türk devletinin ortak çalıştığı' tezine harcayan Neşe Düzel sayesinde Laçiner'in '100 James Bond PKK'yi bitirir' şeklinde kocaman lafı ortalığa saçıldı. Az insan ve ekonomik kayıpla gerillanın etkisiz hale getirileceğini savunan Laçiner, emekli tümgeneral Osman Pamukoğlu'nun askeri görüşlerini afilli benzetmelerle ifade ediyordu. "İşini iyi yapan, komando eğitimi almış, SAT türü 35-100 James Bond gönderirsiniz, işi bitirirsiniz" diyen Laçiner için bu kadar basit. Bu kadar basit olduğu için de bunu üzerine bina ettiği bütün analizler, Kürt sorununu çözmeyi değil, onun sonucu temsil kabiliyetini bertaraf etmeyi öngörüyor. 

'Açılım'ın neyini savunuyor

Orhan Miroğlu'nun gözünün içine bakıp 'Aslında Öcalan tecavüz ve çocuk katiliğinden yargılanmalıydı' diyebilecek kadar pervasızlaşan Sedat Laçiner, 23 Eylül'de DTP'nin ömrünü biçiyor. PKK'nin de 'açılım'a karşı çıktığını belirterek, Kürt siyasetçileri en kibar haliyle  'ahmak' diye nitelendiriyor. Aynı dönemler, Başbakan, AKP kadro ve danışmanları, Türk medyası, 'Kürt aydın kontenjanı' da saldırı halinde. DTP'lilere hakaret eşliğinde 'analiz' döktüren Laçiner, 14 Nisan'da başlayan legal Kürt siyasetine yönelik darbenin, kendi deyimiyle 'KCK operasyonu'nun önemini anlatıyor. "Açılımın hedefinde sadece PKK yoktur, DTP tarzı siyaset tarzı da vardır. Eğer DTP değişmez ise belki de olaylar tarafından PKK’dan çok daha önce tasfiye olacaktır" diyor Laçiner ve bu 'kehaneti' gerçekleşiyor. 

Acı bir güç ve altın vuruş kardeşliği

Laçiner, henüz gerçekleşmeyen başka kehanetlerde de bulunuyor. Çünkü, 'Milli Birlik Projesi'ne dönüşen 'açılım'ın Kürtler tarafından makul karşılanmadığının farkındadır. Bunun için 'terör uzmanı' sıfatını konuştaran Laçiner, az askeri güç, büyük teknolojik imkanlarla ve mükemmel istihbarat desteğinde gerillaya karşı nokta operasyonların gerekliliğini izah ediyor. 'Bu da yetmez' diyor ve devam ediyor: "Eğer terör örgütüne verdirdiğiniz kayıplar örgüt tarafından telafi edilemiyorsa, güvenlik güçleri tabiri caiz ise tam anlamıyla acı bir güç ile terör örgütüne vurabiliyor ise, işte o zaman kazanmaya başlamışsınız demektir. Açılımın dağlarda ihtiyaç duyduğu silahlı güç böyle bir güçtür". İşte hemen bu öneriler dizisinden kısa bir süre sonra Taraf Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı, 'altın vuruş'tan bahsediyor. Yanlış anlaşılmasın diye de yumuşatıyor. 

Öcalan ve gösteriler

Türk ordusu operasyonları sürdürdü, kısa ve orta vadeli adımların ne olduğu anlaşıldı. Gerillayı sınır dışına çıkaracağı beklenen Öcalan'ın Yol Haritası'nın içeriği devlete ulaştı. Yine hükümete akılverenler takımından birileri, Öcalan'ın Kürtler için istediği bütün taleplerin altında yer alan 'kendi koşulları' kısmının öne alınmasıyla gerisinin dolgu olduğunun anlaşılacağı öğüdünü verdi. Barış gruplarının gelişine duyulan sevinç, linçe dönüştürüldü. Bir tek Çaldıran'daki yargısız infaz bile karşı karşıya bulunulan devleti anlamaya yeterken; Kürtlerin son protestoları, eylemleri gerekçe gösterilerek, DTP davası erkene alındı ve kapatıldı. Sine-i millet kararının sistemi nasıl kilitleyeceği anlaşılınca yine 'gel gel' çağrıları arasında Öcalan'ın da merhametine sığınıldı. DTP'lilerin Ankara'yı terketmeyeceği anlaşılınca tekrar 'mühendislik' oyunları başladı. 

Kürtlerin 28 Şubatı

Bu ifade Taraf yazarı Etyen Mahçupyan tarafından açıkça telafuz edildi ama örtülü ve süslü ifade edenleri de vardı. Yani 28 Şubat, Necmetin Erbakan'ın dinamik kadrolarını 'Biz Milli Görüş gömleğimizi çıkardık' önyeminiyle siyaset sahnesine fırlatmış ve malum olduğu üzere hükümet partisi yapmıştı. DTP'nin kapatılması da Kürtler arasında buna yol açabilirdi. Ancak bir şey daha yapmak gerekiyordu. Onu da da yine isimlerini ve konumlarını andıklarımız tedavüle soktu. Zaten Ahmet Türk, istifa etmeme gerekçelerini anlatırken Öcalan'ın adını anmıştı, dolayısıyla akıllanılmamıştı. 'KCK operasyonu' daha ne bekliyordu. Böyle bir operasyon sürekli isim sirkülasyonu yaptıkları şahin-güvercin ayırımına yardımcı olabilirdi.

Ve operasyon zamanı

11 ilde 80'in üzerinde gözaltı. Kürtlerin, DTP'nin üzerinde bir önem atfettikleri ve farklı bileşenleri olan Demokratik Toplum Kongresi'nin Eşbaşkanı Hatip Dicle ve belediye başkanları ile diğer siyasetçileri gözaltına alındı. 86 yıllık devlet aklının özünde aynı olduğunu gösterircesine elleri plastik kelepçeli, tek sıra halinde fotoğraflandı ve kamuoyuna sunuldu. Bu, Kürtlere net bir mesajdır: "Ben senin siyasal temsilini kabul etmiyorum. Senin itiraz gücünü ezerim". 30'a yakın kişi tutuklandı. Operasyonun geciktiğini bile düşünenler açıklıkla savundular. Bir eli Kürtlerin kafasında olanlar ise usule itiraz ettiler. Operasyonun zamanı, şekli ve AKP'ye vereceği hasarı hesaplayarak eleştirdiler. 'Kürt aydın kontenjanı' Türk televizyonlara arzıendam edip 'yargıya güvenmek lazım' dedi. 

Nasıl savundular

Zaman'dan Taraf'a kadar, Cumhuriyet'ten Yeni Çağ'a kadar operasyon nünslar bir yana memnuniyetle karşılandı. Bu memnuniyetin en bariz örneklerini yine yeni devletin akılverenlerinden gösterelim. Henüz adı 'Kürt açılımı'yken bunun tartışma platformuna ev sahipliği yapan Polis Akademisi'nden Prof. İhsan Bal, 16'sı belediye başkanı Kürt siyasetçiler için şunları yazdı: "KCK 90’lardaki PKK’nın gündüz külahlı, gece silahlı yapılanmasının 2000’lerdeki modernleşmiş halidir. Öldürme gücünün kravatlı görüntüsü olarak da tanımlanabilen KCK'ye yönelik operasyonla demokratik açılım sürecinin daha fazla kök salacağı söylenebilir."

Baydemir'in karşısına da çıktı

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, operasyonun mantığını ve devlet aklını bildiği için sert tepki gösterdi. Siz bakmayın, devlet aklına yönelik reste karşı 'Aaa çok ayıp' demelerine. Her gün bir ton sıfatla Kürtlere küfrettiklerini farkında değiller herhalde. Baydemir, Show TV'den Ail Kırca'nın sorularına yanıtlarken karşısına Sedat Laçiner'i çıkardılar. Aynı zamanda Çorum Sanayi ve Ticaret Odası Onur Üyesi de olan Laçiner, bırakın İçişleri Bakanı, onun da yetkilerine sahip Emniyet Genel Müdürü gibi konuşmaya başladı. Operasyonu, 'siz adam olmazsınız' edasıyla savundu. Devlet aklına 'has...tir' diyen Baydemir, Laçiner'in tavrına şu hatırlatmayla cevap verdi: "Sayın Laçiner devlet aklını temsil ediyor."

Baydemir, bu şiiri de okumuş olsun

Nazım Hikmet, kendisi hakkında atıp tutan Yakup Kadri'ye şöyle bir cevap vermişti:
...
Behey!
Kara maça bey!
Halka ahmak diyen sensin.
Halkın soyulmuş derisinden
                   sırtına frak giyen sensin.
Yala bal tutan beş parmağını
                          beş çürük muz gibi,
homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi.
Meydan senin...
                     mi dersin?
Hata edersin,
bizde o göz var mı baksana!!
Ben içirmek için sana
                     kendi kara kanını
bir ateş çemberle çevirdim dört yanını!
Sağa git
        yok geçit,
sola git yok,
ileri
     geri
          yok.
Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok
bir akrep gibi intihar et... 

22 Aralık 2009 Salı

İnsan, kadın ve Kürt: Emine Ayna

Kürtlerin tarihi serüveni, hakikatinin aksi yöndeki statüsü; hakları, talepleri, direnişi ve sonuçları; değer yargıları ve bunların hem sonucu hem taşıyıcısı hem de koruyucusu organizasyonları, Türk medyasının ve her katmandan elitist jakobenlerinin umurunda değil. Vicdan ve hakikat erdemini özümsemiş bir avuç aydını istisna olarak kabul edelim. Geriye kalan ve politik yelpazenin her cenahında yer alan ‘aydın/münevver’inden lümpen rotasızlığa gırtlağına kadar batmış ‘üstkimlik’ snopluğunun tezahürü algılamaları esas alamayız. Eğer bu, Kürtler için bir ilkesel ve olması gereken duruş ise herhangi bir organizasyon, davranış, lider veya siyasi figürü, bizi düşman gören veya rehabilite ve ıslah süreçlerinden sonra ehlileştirip entegre etme ‘yüceliğini’ gösterenlere beğendirmemenin kahrını yaşamamız yersiz. Nerede durduğumuz ve ne söylediğimizi bir kenara bırakıp, ‘aziz kardeşlerimiz’in bizi algıladıkları formu önemsersek, buldukları tanım ve sıfatlara bakarak boynumuzu uzatmamız gerekecek. Bu da kendisini sürekli tekrar edecek sonsuz bir cehennemdir.

Kimdir Emine Ayna?

Sadece ‘Kürt’ ve ‘şerefli insan’ olmanın külfetini çocukluğundan beri yaşamış, siyasal mücadelenin içinde yoğrulmuş iki dönem DTP gibi bir partinin eşbaşkanlığını yapacak ehliyete sahip olabilmiş bir insan, bir Kürt ve bir kadındır. Şarkın her türlü hokkabazlığının, riyakarlığın ve büzülen ruhların balçık sahasındaki oyununda figüran olamaz. Emine Ayna, soyadındaki gibi her hali, her tavrı, her söylediğiyle kendisidir. Ve ancak Kürt Ayna’daki yansımasında çirkin görünenler ondan nefret ederler. Emine Ayna, sözünü sakınmaz, hakikati destursuz söyler. En saf, brütlerden arınmış haliyle söyler. Budur, acıtan...

Ne söylemiş?

Şimdi bakalım Emine Ayna’nın hangi söyledikleri Türk medyasının korku cıngıllarıyla, ‘şok’, ‘flash’ anonsuyla sunulmuş.
*Emine Ayna, Türk devletinin ve tebaasının çizdiği kırmızı çizgilerin veya dokunulmaz çerçevenin somut hali olan 12 Eylül Anayasası’nın değeştirilmesini istemiş. Bunun için de 4. maddesinden başlanmasının zorunluluğuna işaret ediyor. 3. madde, Kürtlerin en temel talebi olan Kürtçe eğitime cevaz vermiyor. 4. madde de ilk üç maddenin değiştirilmesinin dahi teklif edilmemesini buyuruyor. Ayna, Meclis’in uslu çocukları olmayacaklarını bu talebiyle duyurunca ‘hassasiyet’ depreşiyor.
* Emine Ayna, Meclis’te barışa yönünü dönen tek partinin DTP olduğunu, savaş tezkeresi pratiği gibi argümanlarla söylüyor.  AKP, CHP ve MHP’nin savaştan yana olduklarını vurgulan Ayna, “AKP’nin savaşçı ve Kürtleri inkar eden tutumuna rağmen herhangi biri ortaya çıkıp, ‘Ben Kürt’üm’ diyerek AKP’den aday olmaya kalkmasın. AKP’den aday olan Kürtlükle ortaya çıkmasın, Kürt değildir. Bugün Kürtlerin inkarı üzerine siyaset yapanlara karşı, kimliğini, eşitliğini isteyen Kürtlere ‘beğenmeyen gitsin’ diyenlerin içinde yer alanlar gelip sakın sizden ‘Ben Kürt’üm diyerek oy istemesin” diyor. Bu, yukarıda tarif ettiğimiz bütün bileşenler tarafından yaygaraya neden oluyor. Özellikle sağ yandaki ‘hassasiyet’ depreşiyor.
* ‘Emine Ayna şehitlerimizin kemiklerini sızlattı’ diye sunulan sözler ise 15 Ağustos etkinliğinde söyleniyor. Emine Ayna,15 Ağustos’un Kürtler için nasıl bir dönüm noktası olduğunu anlattıktan sonra "15 Ağustos Zafer Bayramınız kutlu olsun" diyor.
* Emine Ayna, Davos'ta düzenlenen Gazze panelinde İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e “Çocukları nasıl öldürdüğünüzü çok iyi biliyorum. Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyen ve paneli terk eden Başbakan Recep T. Erdoğan'ı eleştirerek, “Siz de çocukları öldürmesini iyi bilirsiniz” diyor. Bunu niye söylüyor Emine Ayna? ‘Kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılır’ diyen Erdoğan’ın sözlerinin hemen ardından bir haftada 4’ü çocuk 11 kişi öldürüldüğü için. Ayna, bundan dolayı gayet net bir şekilde gerçeği yüzlerine vuruyor: “Başkasına akıl vereceğine önce kendi evindeki pisliği temizle”. Bu, ‘çirkin benzetme’ olarak yansıtılınca ‘hassasiyet’ depreşiyor.
* Sistemi teşhir ettikleri, onun yaftalarına itibar etmedikleri için maruz kaldıkları suçlamaları hatırlatan Emine Ayna, “Bize teröristsiniz diyorlar. Ben de diyorum ki sizin bizi terörist olarak görmeniz bizim için onurdur ve gurur duyuyoruz. Sizin gibi zalim olacağımıza, sizin gibi mazlumların sırtından geçineceğimize halkımızla birlikte hakkımızın ve özgürlüğümüzün mücadelesini veririz. Varın siz bize terörist deyin. Hiç önemli değildir” diyor. Bir ifade daha nasıl takiyye klişelerini paçavraya dönüştürür. Bu sözler, özel efektler ve fon müzikleri eşliğinde ‘terörist, terörist, terör, ter’ diye sunuluyor; yazılı hallerinde seçme fotoğraflarla sofralara konuluyor. Ee ‘hassasiyet’ depreşiyor.
* Halkı hor gören, hiçe sayan ve aşağılayan ırkçı zihniyeti çözen Emine Ayna ve arkadaşları, tek tek teşhir ediyor ve Anayasa’da yer alsa bile yanlıştır demeye devam ediyor. Emine Ayna, “PKK ve Öcalan'sız bir barış süreci olmaz. Birilerinin bizle görüşüp birilerini devre dışı bırakma niyeti varsa biz bu oyuna gelmeyiz” diyor. Hem de Başbakan Erdoğan ile görüşmelerinin ardından ve o görüşmeyi olumlayarak. Ama bir tuzağa işaret ediyor. Bu sözler hemen yankısını buluyor. Emine Ayna, ‘PKK ve Öcalan’ı muhatap gösterdi’ bir dehşet senaryosu gibi aktarılıyor. Vee ‘hassasiyet’ depreşiyor.
* Daha önce tek bir arkadaşlarına yönelik bir durum olursa Meclis’ten çekileceklerini açıklayan DTP, kapatma kararından sonra Meclis’ten çekiliyor. Emine Ayna, karardan önce bir riske dikkat çekiyor. “Bize ‘Siz halen o Meclis’te ne yapıyorsunuz. İstifa edin gidin dağa’ diyorlar. Tabanın öyle bir söylemi var. Söylendiği zaman güldük. Ama bir duygunun ifadesidir” diyen Emine Ayna, Ankara’dan çekilmenin sonuçlarının düşünülmesini istiyor. ”Ben PKK’yı önemsiyorum. Çünkü çok iyi biliyorum; eğer o yıllarda PKK gibi bir örgüt ve Öcalan gibi bir lider çıkmasaydı şu anda Kürt kimliğimizi bilmiyor olacaktık. Bu tarihi bir gerçek. Ben bir Kürt olarak tarihime sahip çıkıyorum. Tarihimde, benim onurumla, kimliğimle ilgili mücadele edenlere sahip çıkıyorum. Onlara sırtımı dönemem” diyor. Bu, sağdan ve ‘sol’dan salvolarla egemen zihniyetin, Emine Ayna’ya yönelmede ortaklaştığı malzemeye dönüştürülüyor. Hedef odaklanırken ‘hassasiyet’ depreşiyor.
* "Açılım bitti. İmralı'yla beraber bitti. Sorun odanın küçüklüğüyle, büyüklüğüyle alakalı değil. Bu, 'Kürt sorununu boğuyoruz, Kürt halkına nefes aldırmayacağız' demektir. Açılım bitti arkadaşlar. İçişleri Bakanı ve Başbakan'ın DTP'yi hedef almasıyla açılım bitti" diyor. Bu sözlere, spontane bir sinir halinin gülmesi eşlik edince malzeme tamamlanıyor. Bu sözler, muteber Türk demokrasisine dinamit olarak sunuluyor. Bütün cennahlar saldırı oklarını fırlatıyor ve ‘hassasiyet’ depreşiyor.

Ne diyorlar

Şimdi Emine Ayna’ya ne dediklerine bakalım. En kibarı psikolojik bir izahat getiriyor. Zaman’ın ruhuna uygun yazan şair, Ayna’ya merhamet gösterip, Kütahya’daki çocukluğuna verilmesini istiyor.
Emine Ayna’yı bir seri katil olan Elizabeth Báthory’e benzetenler var. Taraf’taki tesettürlü liberalizm Ebü Süfyan’ın hanımı Hind’e benzetiyor. Yani babasının intikamı için Hz. Hamza’nın kalbini yiyebilen kadına. Şimdi, yazara Ebü Süfyan ve Hind’in isimlerinin başına nasıl Hz. geldiğini anlatmanın anlamı yok.
‘Milli Birlik Projesi’nin en duygusal en ağlak en dindar sözcülerinden olan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise Emine Ayna’ya yönelik saldırısının dozajını artırarak sürdürüyor. ‘Kadıncağız’ diyerek aşağılamaya başlayan Bülent Arınç, önceki gün de ‘yaratık, çok garip bir yaratık’ olarak takdim etti. Halbuki ‘Milli Görüş’ gömleğini 28 Şubat ile birlikte attığına yemin billah eden Bülent Arınç, ‘yaratık’ın kullanımdaki anlamının ‘ne olduğu anlaşılmayan, herhangi bir türe dahil olamayan canlı’ olduğunu bilir. Gömleğini atmasaydı en fazla ‘mahluk’ diyecekti.

Bunların Kürtçesi nedir?

Yukarıda sıraladığımız ve her rengiyle ‘Türk algısı’nın hassasiyetlerini depreştiren sözlerin Kürt dünyasında ifadesi var mıdır? İnsan ve Kürt kimliklerine sahip çıkanlarda vardır. Bunlar, hem genel Kürt kitlesinin hem en büyük politik Kürt hareketinin misliyle söyledikleridir. Peki Emine Ayna’yı hedef alan Kürtler yok mu? Var elbette. Kendi kulvarlarında Kutbetin Arzu ve Ümit Fırat’ta ifadesini bulan bir ‘Kürt kökenlilik’te bu sözler makul karşılanmaz. ‘Kürt aydın kontenjanı’ndan yararlanan ve Kürtçe bilmek ve seçme şansları olmayan ebeveynleri dışında Kürt dünyasıyla rabıtaları olmayanlar da Emine Ayna’yı sevmez. Onların huzurunu kaçıran, beyinlerine soru kancaları atan bir Ayna’dır.

Neden sahip çıkılmadı?

DTP’liler bir iki ‘mahçup ifade’nin dışında Emine Ayna’ya sahip çıkma gereği duymadı. Ne eski Grup Başkanvekillerinin CNNTurk ve Taraf’taki izahat gayretlerine ne de DTP’de siyaset yapabilen bir yazarın ‘dağ ve kilo’ ile geçiştirme densizliğine tanık olmak iyi değildi. Belki Emine Ayna’nın savunmaya ihtiyacı yok. Sözlerinin isabetinden dolayı  DTP veya yeni adres buna gerek duymadı. Bülent Arınç’ın terbiyeden yoksun tanımının Türk medyasında güle oynaya işlenmesinin ardından neyse ki dün bir yazılı açıklama yapılabildi. ‘DTP’li milletvekileri’ imzasıyla Ayna’ya destek verildi, Bülent Arınç kınandı.
Yukarıda sıraladığımız ve yadırganacak hiç bir cümlesi olmayan Emine Ayna’ya sahip çıkılmayacaksa ‘necip Türk kamuoyu’nun bütün nefret objelerine sırt çevirmemiz gerekecek. Bunun varacağı nokta da malumdur...

TUNCEL FİKRET

27 Kasım 2009 Cuma

Bayramiç'teki Kürt

Çanakkale’nin 40 bine yakın nüfuslu bir ilçesi. Bayramiç, 1990 sonrasında Kürtlere yönelik ilk ırkçı saldırının meydana geldiği ilçe.



Türk devlet sistemiyle 200 yılı aşkındır sorunları olan, 86 yıldır hem sorunları katmerleşen hem de nispetinde direniş geliştiren Kürtler, hiçbir zaman karşısındaki gücü ‘Türkler’ diye somutlaştırmadı. Hesaplaşmaları devlet aygıtıyla oldu. İşte bu hesaplaşmanın güncel formatıyla tanışan Türkiye halkı, devlet filtresinden geçen bilgilerle donatıldı. Devlet bütün sistemi, yansıtmak istediği gibi organize etti ve evlatlarını alarak kurban ettiği Türklerin, salya sümük ‘bölünmez bütünlük’ edebiyatı yapmalarını sağladı. Devlet, ‘siz çok hassasınız’ dedi. Onlar da ‘evet yoksulluk içindeyiz, zihinsel dünyamızı, tarih algımızı, insani hasletlerimizi dumura uğrattın, yetinmedin evlatlarımızı alıp geri vermedin ama dediğin gibi bizden olmayanlara karşı çok hassasız’ dediler. Bu mutabakat, toplumun hatırı sayılır bir bömünü galeyana hazır, komut vereni de muteberli kılmaya devam etti/ediyor. İşte Bayramiç, bu müsamerenin pratikleştiği ilk yerlerdendi. 1991 yılı, yani artık Kürt serhıldınanının istenmeden duyulduğu ve Türkiye’nin batı yakasının da cenazelerle tanıştığı yıllar. Kayseri’de Diyarbakırspor’a yönlendirilen milliyetçi kusma test edilince, Bayramiç’te uygulandı. Kürtlere yönelmek için gerekçe bulmakta hem rahat davranıldı hem de öyle bir noktadan başlatıldı ki, ‘haketmişler’ denilebilsin. Bir keçiye tecavüz ettiği iddia edilen bir Kürt inşaat işçisine tepki biçiminde başlayan olaylar, Kürt karşıtı bir kalkışmaya dönüştü, cinayetler işlendi ve ilçedeki Kürtlerin önemli bölümü göç etmek zorunda kaldı. Daha sonra olayın, öyle olmadığı anlaşıldı. Bu durum Karadeniz, Ege, Akdeniz bölgelerinde de devam etti. Kimi zaman ‘cenazemiz geldi’, kimi zaman ‘kızımıza laf attı’, kimi zaman ‘amele geldiler işveren oldular’, kimi zaman da ‘huzurumuzu bozdular’ gerekçe oldu.

Tesadüf olsa gerek

Geçen hafta tesettürsüz yüzünü gördüğümüz faşizmin İzmir’de alarm vermesi boşuna değildi. Evet, İzmir’deki saldırganlar, kelimenin tam anlamıyla ırkçı faşistlerdi. Bunu, kökü ve özüne bağlılığın ruh haliyle bir ertuğrul portresi çizenler de özündeki lümpenlikle dilindeki ırkçılığı yılmazca servis edenler de bilebilir. İzmir’in transparan dışlaycılığı, Ergenekon sayesinde saldırganlaşmıştır. Bakınız. Bayramiç, Trakya’nın bir kenarına sıkışmış kapalı devre bir ilçe. Hiçbir özelliği olmayan, alkol tüketimi, muadillerine nazaran yüksek, üretimden uzak. Dikkat buyrun, hem İzmir hem de Bayramiç’te yerel yönetim CHP’nin elinde. Bunun bir anlamı var mı? Bayramiç’te birahanelerden fırlayan güruhu temsilen kaymakam ile pazarlık yapan MHP’li değil, CHP’liydi.

Bu güzergah biliniyordu

Türk devlet erkanı, siyasi partileri, medyası ve entelijensiyası, Habur’daki barış coşkusu karşısında afalladı, sarsıldı, özüne rücu etti. Kemalist formasyonu aşamadığı görüldü. Bu ruh hali, İzmir’deki faşist saldırıdan da DTP’yi sorumlu tuttu. Bir ton sıfatı olan Başbakan Yardımcısı, İzmirlilere teşekkür etti. AKP grubundaki İttihatçı artıklarından da cesaret alan AKP’nin Onur Öymen’i Cemil Çiçek’in teşekkürlerine, Bayramiç’in seçkin Türk nüfusu da Kurban Bayramı’ndan evvel mazhar olmak istedi. CHP, MHP, Emniyet, Kaymakam, Jandarma elbirliğiyle ilçelerine layık olmaya çalıştı. MHP İl Başkanı, sabah saatlerinde ilk açıklamayı yapan oldu: “Devlet herşeye hakimdir. Açılımdan vazgeçin”.

Saat 15:10

Bayramiç’teki Kürtler, tedirgin bir halde DTP merkezini, insan hakları örgütlerini aradı. DTP Grup Başkanvekili’ne ulaştılar. Belki o da İçişleri Bakanı’na ulaştı ve öğleye doğru Çanakkale Valisi, ilçeye vardı. Gözaltına alınan, evleri taşlanan ve ‘Kürtler dışarı’ sloganına maruz kalan Kürtler oldu. Dün saat 15:10 itibarıyle tek bir Kürt kurum, örgüt ve partisinden iki satırlık bir yazılı açıklama dahi yapılmadı. Türk medyası, olayı saptırıp ‘kız meselesiyle başladı’ diye yansıtsa da hem yazılı hem de görsel olarak ilk kez ‘Kürtler dışarı’ diye slogan atıldığını gizlemedi. Kürtler suskun olmayı tercih edince Türk Hükümeti de ‘sağduyu çağrısı’ yapmaya bile gerek duymadı.

Kürt medyası

Genel manzara bu olunca Kürt medyası, en azından olanları ilk elden paylaşma konusunda geç kalmayabilirdi. Elbetteki, kışkırtıcı, tahrik edici, boğazlaşmaya katkı sunacak bir yayıncılık beklenemez. Doğru bilgiye hızlı ulaşma ve zamanında yayma da medyanın görevidir. Özellikle en önemli Kürt TV kanalının sıradan ve hızlıca konuyu geçerek, ‘asıl haber’ine gelmesi şaşırtıcı oldu. Maalesef TV’deki arkadaşlar tam da böyle bir günde Ergenekon zihniyetinin hem en zinde hem de en örtülü birimini yöneten Soner Yalçın ve Oda’sının tuzağına düştüler. Dersim Katliamı nedeniyle zor günler geçiren CHP’nin imdadına yetişen Yalçın ve hempalarının ‘Bakın Fethullah hiç de Alevilerin dostu değil’ diye yayınladıkları bir videoyu yayınlayan TV, bu konuyu tartıştı. Eğer Kürt medyası, Fethullah Gülen’i Soner Yalçın ve tayfasından öğrenecekse yazık olur. Bu değil.

Bayramiçler ne olacak?

İşte Bayaramiç’teki Kürtlerin, köyleri yakıldı, ocakları söndürüldü; babaları, kardeşleri katledildi. Yaylası yasaklandı, arazisi mayınlandı; aç, perişan bırakıldı. Topraklarından sürüldü. Mecburen ‘Bayramiç’teki Kürt’ oldu. 30 yıl önce Bayramiç diye bir yerin olduğunu bile bilmiyordu. Şimdi herkes kendisini gece 24:00’te evi taşlanan, küfür edilen ‘Kürtler dışarı’ diye seslenilen Bayramiç’teki Kürt’ün yerine koysun. Karakol’da polis dayağına maruz kalırken kapıya biriken binlerce kişinin ‘bize verin’ diye beklediği Kürt’ün yerine koyun. Bayramiç’teki Kürt, bu kin ve nefretin altındaki ırkçı duygunun dışa vurumu karşısında kendisini nasıl savunsun? Bin yıllık kardeş güzellemesinin, yemin billah bölünmezliğin, en ufak bir sinyalle ‘gidin’e dönüşmesini nasıl yorumlasın? Kürtlerin sessizliğini hayra mı yorsun? Patnos’un Kürtleri, sonradan yerleştirilen Türklere, ‘Türkler dışarı’ diye seslense, devlet ve hükümet bu kadar sessiz kalır mıydı?
Bayaramiç’teki Kürt’ün işi çok zor...

TUNCEL FİKRET
http://twitter.com/tuncelfikret

Topunuza!

Türk devlet büyüklerini telaş aldı...
Dünyaya gelir gelmez zorunlu bir isme mahkum edilen, anadilini evinde bırakma trajedisi reva görülen, bazen ebeveynlerinin çaresizliği altında ezilen, bazen isyan ateşinin pürmüzü olan Kürt çocuklarının, suratlarına tükürmesinin telaşını yaşıyor...
Birazcık olsun kendisine dönüp insanlığın merhamet süzgecinden damıtılmış soruları sormayı akıl edemiyor...
202 yılda toprağa gömdüğü yüzbinlerin ruhunun bütün coğrafyayı sardığını görmek istemiyor...
Son 25 yılın insan sirkülasyonunun yüzüne çarptığı, taşı, molotofu; kimi zaman bombayı ya da patlayan insan bedenini anlamaktan uzak duruyor...
Hala doğumun gecikmiş olmasına bakarak, gebeliğin de olmadığına inanmak istiyor...
Böyledir...
Böyle olmazsa, Genelkurmay Başkanı afili kavramları, ölüm üzerine cümle kurmak için cebinden çıkarmazdı: Ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik tedbirlerle silahlı savaş desteklenmeli...
Başbakan, ‘varlığım varlığına armağan olsun’ canhıraşlığıyla ilk dört kavramın içini doldurma seferberliği başlatmazdı...
Böyledir...
Kolunu kırdığı, panzerini üzerine sürdüğü çocuğun arkadaşlarının öfkesine bakmaktan korkmazdı...
Denenmiş ama tutmadığı defalarca kanıtlanmış metodlara sarılmazdı...

Ölüm topları fırlatılacak

300 bine yakın ordu gücü... buna polis teşkilatı takvıyesi, paramileter yapılanması ve 70 bin paralı müsvedeyi dahil edin...
Bütün savaş gücü ve konsantrasyonu bu coğrafyada...
Utanmazlarsa Deniz Kuvvetleri’ni Van Gölü’ne taşıyacaklar... Silah ve cephane sıkıntısı yok, yeni silah satımı için herkes dostları...
Bu güç, gerilla ünitelerine karşı top da kullanıyor:
Kundağı motorlu toplar,
Çekme toplar,
Tanksavar topları,
Uçaksavar topları, vs...

GAP’a top da dahil

Başbakan ve kabinesi ile kollarınin, ilk dört kavramın içini doldurmayı üstlendiklerini söylemiştik. Hatırlatalım: GAP, DAP, TRT, Diyanet, beyaz yakalı müsvedeler, vs...
İşte ekonomi ile yetinmeyerek, sosyal-kültürel-sportif faaliyetleri de GAP’lıyorlar...
Neymiş?
Türk medyasından alıntı: Hükümet, GAP kapsamındaki 9 ilde yeni bir sosyal destek uygulaması başlatıyor. Sosyal bütünleşmenin sağlanması ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi amaçlı 398 proje için yıl sonuna kadar 42 milyon YTL harcanacak. “Taş atma, gol at”, “altın çocuklar”, “barış ve kaynaşma için spor”, “evde yaşlı ve hasta bakımı”, “ben yurttaşım”, “aile planlaması”, “kadın dayanışma merkezi” gibi başlıklarla geliştirilen projelerle de bölgede sinema, tiyatro şenlikleri düzenlenecek. Mahalli kulüplere spor malzemesi alınacak. Tenis kortları, kaykay pisti ve masal parkları kurulacak.

Tabii ki Badminton

Türk medyasından alıntı: Çocukların eylemlere katılması yetkilileri harekete geçirdi. Hakkari’de geliştirilen proje kapsamında miniklerin enerjilerinin spora kanalize edilmesi için, raket ve badminton topu dağıtılacak. Proje hemen hayata geçecek. Çocukların antrenörleri ise polisler olacak.
Projenin Hakkari ayağı AKP milletvekileri...
Hilalden bademe doğru yol alan bıyıklarıyla Türk bayrağı önünde sırıtan Badminton Federasyonu Başkanı Murat Özmekik, “Biz taş yerine raket ve top diyoruz. Taşı atmakla badminton raketini savurmak arasında fiziksel hareket olarak fark yok” diyerek tamamlıyor.
Efendim Çin ve Hindistan’daki köklerine İngiliz disipliniyle resmiyet kazanmış ama Türkiye’ye ‘90’lı yıllarda Azerbaycan seyahatiyle gelmiş bir spor: Kaz tüyünden yapılma bir top ve raketle oynanan, topun file üzerinden rakip alana atılması ve geri dönmesini sağlamak amacına dayanan bir oyun...

Fırtına biçenler
siz rüzgar ektiniz!

Şarapnel olup kusan askerin elindeki her çeşit top,
Çocukların ayaklarının dibine atılacak türlü büyüklükte, genellikle kauçuktan ya da plastikten top,
Kaz tüyünden yapılan top...
Bu toplar, o çucukların öfkeyle yoğrulmuş isyanını, abilerinin siyasal bilinçle perçinlenmiş dirençlerini, babalarının onlara sahip çıkan şahlanışını bastırır mı?
Cevabını badmintondan verelim: Badminton teorik olarak her yerde oynanabilir. Ancak rüzgar alan yerlerde oynanamaz!

TUNCEL FİKRET
http://twitter.com/tuncelfikret

Mercani Kunis ( 06 Ekim 2006 )

Hasan Murat Mercan ile doğum yerimiz aynı: Tutak(Dutax). Orda, Mercan’ınki gibi kütleyi, hafif spastik aktivite ile ‘itaat’ ve ‘tahakküm’ün zarını belirleyen vidası epey yalama olmuş bilinçle bütünleştirenlere ‘kunis’ denir.
Hasan Murat Mercan kim mi?
1959 yılında doğdu.
Eskişehir Anadolu Lisesi mezunu. 1981 yılında Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu ve aynı bölümde master yaptı. Daha sonra ABD’ye giderek Florida Üniversitesi Karar ve Enformatik Bilimler Bölümü’nde doktora yaptı. Clevand State Üniversitesi’nde yardımcı doçent, Bilkent Üniversitesi’nde de doçent oldu. Clevand State Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde öğretim üyeliği yaptı.
Toplam kalite yönetimi, yeniden yapılandırma ve organizasyon/karar verme teknikleri konularında uzman. Bu konularda yerli ve yabancı dergilerde çok sayıda makale yayınlayıp, uluslararası seminerlerde tebliğler sundu... Görüldüğü gibi müthiş bir akademik formasyon koşusu ve meyvesini almış bir çabanın sahibi. Ancak, bu formasyonun Türk siyasi yaşamının tornasından sonraki hali, yukarıdaki teveccühü dumura uğratıyor.
Devam edelim...
AKP Kurucu Üyesi. Eskişehir Milletvekili.
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ve Batı Avrupa Birliği Asamblesi Türk Delegasyonu Başkanı.
AKP’nin Medya ve Propagandadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığını yürütüyordu, ancak 2005’te görevden alındı. Adı, Erkan Mumcu’dan boşalan Turizm Bakanlığı ve AB Başmüzakerecisi olarak sadece anılmakla kaldı.
Mercan,1 Mart tezkeresinin reddinden sonra yani 2003 Mayıs’ında Washington’a giderek CSIS, AIPAC ve Washington Institute’da konuştu; American Jewish Committee gibi kurumların başkanlarıyla görüştü. Özür beyanında bulundu.
Bize ne?
Mercan, uzun süredir bu canhıraş çabasını Avrupa Konseyi nezdinde sürdürüyor. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Delegasyonu Başkanı olarak bunu yapıyor. Kürtlerle ilgili her karar alma sürecini sekteye uğratmak için elinden geleni ardına koymuyor.
Gelelim son icraatına...
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, önceki gün ‘Kürtlerin kültürel durumu’nu konu alan raporu görüştü. Rapor, genel doğruları içeren tespitleri yaparak, dört devlet arasında parçalanmış ve dünyanın her tarafına yayılmış dünyanın en büyük devletsiz ulusu tanımlaması doğrultusunda ilgili devletlere tavsiyeleri öngörüyor. Mercan ve ekibi rapora yönelik eleştirilerle yetinmeyerek tavsiye kararlarının sulandırılması için önergeler koşturdular. Sonuç olarak rapor kabul edildi. Ve Mercan’ın değerlendirmesi: “Kürtlerin nüfusunun belirlenme istemini engelledik. PKK’yi kınamadılar, siyasi olur diye ama olsun. Anadilde eğitim ile ilgili bölümün içini boşalttık. Gerisi de önemli değil, zaten tavsiye niteliğinde bağlayıcılığı yok.”
Başta anlattığımız akademia referansın, Türki havuzdan sonraki ucube hali ‘maalesef’ budur: Kunis.

TUNCEL FİKRET
http://twitter.com/tuncelfikret

Kût, Kêzik ve Kutbettin(23 Subat 2009)


Türk Başbakan nihayet bütün güçleriyle Amed’de bir miting yaptı ve gitti. Şunu hemen belirtelim ki; Amed, mitingte yoktu. Mitinge, tercihini yapmış Diyarbakır’daki misafirler, 8 AKP’linin ve bilumum Türk patentli cemaat devşirmeleri vardı. Bir devletin Başbakan’ı işgal ettiği bir coğrafyaya her halükarda gider ama rahat gitmez; tereddütlüdür, yüksek güvenliklidir, dolaylı mesajlarla yüklüdür, omurgasına monte edilmiş işbirlikçi iliğe rağmen titrek dizlidir.

Eğer bu Başbakan, Türk-İslam tornasından çıkmış, Türk devlet geleneğinin çıkınındaki ikinci yedek ‘islamcılığın’ sosuna da bulanmış bir konjonktürel figüran ise elinde düşürmediği ve bir tarafında münafıklık diğer tarafından hilekarlık akan kılıcının parlaklığının farkında oluruz. Amed’in gözü kamaşmaz... Türk devletinin kocaman bir ırkçılık üzerine oturttuğu eğreti bir cumhuriyet sopasının uçlarında ‘Kemalizm’ ve ‘İslamcılık’ın tahterevallisini bilir...

Son mitinglerinde artık Kanuni, Yavuz ve Fatih’ten alıntılar ile ‘Büyük Türkiye’ gibi yanılsamaları ciddi ciddi Neo Osmanlıcılık üzerine bina etmeye çalışan Türk Başbakan’ın Amed’deki konuşmaları üzerinde çok durmanın anlamı yok. Çünkü Türk Başbakan’ın adlı adınca Kürt meselesi ve Kürt halkına, savaşın bir tarafı olarak söylediği yeni bir şey yok. Sadece savaşı kazanmaya yönelik geliştirdiği yeni argümanlar dizisine çektiği seçim cilası var. Dolayısıyla kendi coğrafyamızın ucube yarasına dokunup bitirelim. Elbette şunun farkındayız; üniversitede kurgulanan bir organizasyonu dünyanın en güçlü halk hareketlerinden biri haline getiren Kürt halkıdır. Ortadoğu’nun en köklü üç egemen unsuruna karşı yüzyıllardır mücadele eden ve bugün hala Türk ve Fars devletlerine karşı muazzam bir direniş geliştiren Kürt halkıdır. Yüzyılların yarattığı tahribatın rehin aldığı, egemenin kendi içindeki kılcal damarı da olan bu halkın çürümüş yanıdır. 80 bine ulaşan korucu sayısı ile AKP şahsında sisteme eklemlenen yeni işbirlikçi kesim maalesef bu çürümüşlüğün tezahürüdür. Kuzey Kürdistan’da her zaman Türk iktidar gücüne teşne olan bir kesim vardır. Halkın deyimiyle sistem bunları ‘Kût’ ile beslemektedir. ‘Kût’: Yere gömülü tandırda yakılan tezektir. Açılarak tandırın iç çeperine yapıştırılan hamur tutmaz ve tezek közüne düşerse toparlanarak pişer ama insana yedirmezler. Ev sahibinin köpeğinin önüne atılır. Bunun adı ‘Kût’ ve bekleyeni çoktur.

Ben AKP mitingini başından sonuna kadar izledim; sahne kuruluş aşaması dahil... Evet, bir sistemi/anlayışı sorgulayacağız ama bizim gibi toplumlarda örneklemeler daha izah edici olur. AKP’nin Büyükşehir Belediye Başkan adayı aynı zaman AKP Milletvekili olan Kutbettin Arzu’dur. Arzu, kalburüstü Kürt işbirlikçisinin Türk İslamclığıyla sorunu olmayan kesiminin bir prototipidir. İnsani ve doğal hasletlerini yitirip ekonomik gücüyle varolmanın yarattığı pişkin insanımızdır. Ama kentin adı Amed olunca dili dolanır. Alt metinler servis edilir. Sahneye çıktığında haliyle efendisi düşünülerek tasarlanan kürsüye ‘az’ geldi. Bu durumdan efendisinin iltifatını hatırlatarak yanındakilerin alaycı bakışından kurtulmaya çalıştı; biri Tarım Bakanı Eker diğeri de yine milletvekili Arslan el ense güldüler.

İkinci sahne çıkarmasında bu kez kürsüyü arkasında bıraktılar ve tek başına kürsünün önünde kaldı. İşte o an yüzüne, gözlerine ve endamına baktım. Altını ıslatan bir çocuğun mahçubiyeti yoktu. Hayır, bu değildi. Daha ağırdı. Kale metaforuna atfen ‘Diyarbakır’a kapı açıldı’ diyen Mehmet Metiner’in kulağı da çınlasın. Şuydu: Annesiyle zina halinde yakalanmış müezzinin mahçubiyetiydi.

Başlıktaki ‘Kêzik’i mi soruyorsunuz?
Hani efendisi sahneye çağırdığı Kutbettin’in üçüncü kez başını okşarken ‘Kutbettin atom karınca gibidir’ demişti ya. Atom karınca her ne kadar kentin polisiyle işbirliği de yapsa nihayetinde kötüleri hedef alırdı. Ona haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Bu gerekçeyle Kutbettin için ‘Kêzik’ ama ‘Kêzikê Rêxê’ demek daha isabetli olur. O da şudur: Hayvan-Eklembacaklı-Böcek-Kın kanatlı... yanisi de şudur: dışkıyla beslenen böceklerin ortak adıdır. Sonuç olarak Kût, Kêzik ve Kutbettin sadece ‘Sezai Karakoç’un Diyarbakırı’na aittir. Ahmed Arif’in Amedi ise engerekler ve çıyanlara nerede olursa olsun tükürmesini bilir.

TUNCEL FİKRET
http://twitter.com/tuncelfikret

İşsizlik kimin umurunda (16 Ekim 2008)

Açlık sınırının 800, yoksulluk sınırının 2 bin 800 ama asgari ücretin 500 YTL civarında olduğu Türkiye’de, ekonomik kriz bir tek askeri harcamaları etkilemiyor. İşsizliğin tırmanışa geçtiği Türkiye’de hükümet sınır bölgelerine 300 trilyona mal olacak 168 karakol yapmak için kolları sıvamış durumda. Sırtındaki devasa boç kamburuyla(400 milar doları aşıyor) uluslararası nakit akışına mahkum yaşayan Türk devleti, 20 milyonu yoksulluk sınırı altında yaşayan Türkiye halkını savaş ekonomisine mahkum ediyor. İnsani Gelişmişlik sıralamasında 94’üncü ancak askeri harcamalarda NATO ikincisi olan Türk devleti, son olarak profosyonel ordu, denizaltı projesi, hava filosunu güçlendirme, insansız hava uçakları ve bilumum modernizasyon ataklarıyla, bütçeni önemli bir payını yutuyor.

Milli Savunma Bakanlığı’nın 2007 bütçesi 14 milyar YTL’yi aştı. 2008’de de eğitim ve sağlığa karşın her yıl artış gösteren savunma bütçesinde aslan payı yine TSK’nin oldu. Ayrıca tekel ürünlerinden milli piyango biletlerine, at yarışı kuponlarından sayısal lotoya kadar pek çok alandan kesilen fonların yüzde 2’si Savunma Sanayi Destekleme Fonu üzerinden TSK’ye akıyor. Bunun yanı sıra TSK’yi Güçlendirme Vakfı kaynakları, Milli Savunma Bakanlığı’nın Özel Kanunlara Dayanan Gelirleri, Geri Ödemeleri Hazine Müsteşarlığı Bütçesi’nden yapılan yabancı devlet ve firma kredileri de TSK’nin gelir kaynakları arasında. Ancak, denetlenemediği için bunların nerelere harcandığı bilinmiyor. BM’nin İnsani Gelişmişlik Raporu’nda eğitim ve sağlık gibi sektörlere ayırdığı pay açısından Türkiye 94’üncü sırada yer alırken, askeri harcamalarda ise, NATO içinde ABD’den sonra ikinci sırada bulunuyor. Kirli savaşı tırmandırarak, sınır ötesine taşımakla birlikte, eğitim ve sağlığın bütçeden aldığı pay daha da düştü. Kamu yatırımları, dinamo sektörü denilen inşaat sektörüne toplu konut üzerinden aktarıldı.

1 milyonu aşıyor

TSK, profesyonel orduya geçişle birlikte personel sayısını azaltmadı. Milli Savunma Bakanlığı’nın en son 2000 yılında yayınladığı ‘Beyaz Kitap’taki verilere göre, Kara Kuvvetleri’nin 402 bin, Hava Kuvvetleri’nin 63 bin, Deniz Kuvvetleri’nin 53 bin, Jandarma Genel Komutanlığı’nın 280 bin, Sahil Güvenlik’in de 2 bin 200 olmak üzere toplam 800 bin 200 TSK personeli bulunuyor. Gayri resmi rakamın 1 milyonu bulduğu kaydediliyor. Bu rakamın 115 binini rütbeliler oluşturuyor. Ayrıca TSK personelinin maaşları da gizli tutuluyor. Bir teğmenin maaşının her zaman bir öğretmenin maaşının iki katını aştığı biliniyor.

Daha ne olsun

Türk Silahlı Kuvvetleri, Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’ndan meydana gelmektedir. Yukaarıdaki rakamlarla, bu kuvvet yapısı birleştiğinden HPG’nin karşısında aktif savunma yaptığı gücün fiziki devasılığı daha net görülüyor.

Türk Kara Kuvvetleri : 4 Ordu, 9 Kolordu, 1 Piyade Tümeni, 2 Mekanize Piyade Tümeni, 1 Zırhlı Tümen, 1 Eğitim Tümeni, 11 Piyade / Motorlu Piyade Tugayı, 16 Mekanize Piyade Tugayı, 9 Zırhlı Tugay, 5 Komando Tugayı, 1 Kara Havacılık Tugayı, 2 Topçu Tugayı, 5 Eğitim Tugayı, 1Yardım Tugayı. Deniz Kuvvetleri: 13 Denizaltı, 18 Fırkateyn, 6 Korvet, 20 Mayın Avlama / Tarama Gemisi, 24 Güdümlü Mermili Hücumbot. Türk Hava Kuvvetleri: 17 Muharip Filo, 1 Keşif Filosu, 1 Tanker Filo, 5 Ulaştırma Filo, 3 Arama Kurtarma Filo, 10 Eğitim Filo. Bunlara paramiliter yapılanmalar dahil değil(Kontra örgütlenmesi, korucular vs.)